Yıldız Teknik Üniversitesi'ni akademik başarı sıralamasında 40. sıradan 20. sıraya yükselten, 100 yıllık üniversitenin 180 bin metrekare kapalı alanını 4 yılda 400 bin metrekareye çıkartan, üniversiteye teknopark kazandıran Rektör İsmail Yüksek, Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar'a İstanbul'un depreme hazırlanması için büyük destek veriyor. Yüksek, "Milyonlarca İstanbullunun canı kurtulacaksa Bakanla arkadaş olmanın, birlikte çalışmanın, siyasetçilerle aynı karede görünmenin akademiye ne zararı var? diye soruyor.
İsmail Bey'le Yıldız Teknik Üniversitesi'nin Yıldız Kampüsü'ndeki Rektörlük Binası'nda görüştük. Rektör Bey'in günlük çalışma masasında kocaman bir Mac bilgisayar görünce şaşırdım. İsmail Beyle ilgili bir şey bilmeseydim, sadece o ekranı bile çalışkanlığının delili kabul edebilirdim. İlgililerinin bildiği üzere Mac hızlı çalışma, yüksek performans gibi kavramlarla birlikte anılır. Bu arada röportajı yaptığımızda YTÜ'nün Rektörlük seçimleri yapılmamıştı. Ancak seçimden yüzde 81 gibi bir başarıyla çıkan İsmail Bey'in ne kadar oy alacağını tahmin etmek de zor değildi. Yani bu röportaj, zorlama bir rektör adayını yüceltme röportajı değil, koltuğunun hakkını veren bir rektörle sizi tanıştırma söyleşisidir. Bu arada İstanbul bahsinin de kulağa küpe olmasında yarar var.
Birinci tercihim ODTÜ Makina'ydı aslında. YTÜ ikinci tercihimdi. ODTÜ'yü dayım orada okuduğu için tercih etmiştim. YTÜ'yü tercih edişim ise biraz gariptir. Süleyman isimli komiser bir ağabeyimiz vardı, YTÜ'de çalışıyordu. Bizim kiracımızdı. Onunla birlikte gider geliriz diye tercih ettim. Kazandık, okuduk, asistan olduk.
Öğrencilik sürecinde de, asistanlık sürecinde hep sosyaldim. Hemen hemen tüm toplumsal faaliyetlerde yer alıyordum. Araştırma Görevlileri Derneği başta olmak üzere birçok dernekte, vakıfta bulundum. Toplum içerisinde etkin olma, bir yere gelme eğilimi tüm Karadenizliler gibi bende de vardı.
Ömrüm boyunca bana verilen görevlerde itiraz etmeden çalıştım. Mesela bölüm başkan yardımcılığı yapmak makina bölümünde çok zor bir iştir. Beş bin öğrenci var, onlarla ilgileneceksin, sabredeceksin. Ayrıca ekonomik ve akademik bir artısı da yoktur. Bana verilen her görevi yaptım ve çok da mutlu oldum. Her görevin ayrı bir mutluluk kaynağı var. Dekan yardımcılığı ve fakülte yönetim kurulu üyeliğinin ardından mekatronik mühendisliği kuruldu, oranın bölüm başkanlığına getirdiler...Bunların hepsini itirazsız kabul ettim. Tek ölçüm, faydalı olmak, hizmet etmek oldu.
Rektörlük adaylığım da enteresan. Bir seçim süreci oldu. Arkadaşlarla kahve içiyorduk. Aramızda da farklı görüş ve ideolojilerden arkadaşlar vardı. Bu arada şunu hatırlatmakta yarar var. Bizim kuşak siyasi olarak kamplaşmış bir kuşak değil. Bizden öncekiler ayrışmışlar ama biz hep içiçe olduk. O sohbet sırasında bu dönem kim rektör olacak diye konuşulmaya başlandı. Seçime de henüz bir yıl vardı. Bir arkadaş 'İsmail iki yıllık ama rektör olamıyor mu?' diye sordu. Ben de büyüklerimiz, abilerimiz varken bize düşmez dedim. Ancak korkum yoktur böyle işlerde. Biz destekleriz seni girersen denilince niyetlendim. Ertesi günden itibaren üniversitede yayıldı bu konu. Kışla gibidir üniversite. Herşey hemen duyulur. İsmimi duyanlar arasında tepki gösterenler de olunca rektörlük adaylığına daha fazla ısındım ve buradayız.
Öyle düşünmüyorum. Çünkü seçildikten sonra yaptıklarımızla Sayın Cumhurbaşkanımızı yaptığı seçim konusunda hayal kırıklığına uğratmadık. Onun takdirine layık çalışmalar yaptığımıza inanıyorum. Üniversitenin, sanayinin, yıldız mezunlarının desteğini alarak yüzyıllık üniversitenin yapılanmasını 2 katına çıkardık alt yapı ve diğer alanlar olarak. En önemlisi de hakkaniyetten taviz vermedik. İyi bir diyalog kurduk.Senelerce hakettiği halde doçentlik, profesörlük kadrolarını bekleyen insanlar vardı, zerre kadar ideolojik davranmadan hakeden herkes hakettiğini aldı. Bu insanların çalışma azmini de artırdı.
Bir süre öncesine kadar üniversitelerde hocalar siyasi iktidarlarla uğraşıp onların yönlendirmesi ve ülkenin yönetimine etki etme eğilimindeydi. Benimle aynı bakış açısını paylaşan rektör arkadaşların ülkeye hizmet etmenin kaliteli öğrenci, mühendis, yetiştirmekten geçtiğini ortaya koyduğuna inanıyorum. Siyasi iktidarlarla, hükümetlerle, belediyelerle kavga etmek yerine birlikte hareket etmek gerektiğini gösterdik. Rektörlüğe atandıktan sonra İstanbul'daki tüm belediye başkanlarını parti ayırmadan ziyaret ettim. Üniversite ile belediye ortak neler yapabilir diye tümüyle istişare ettim. Başarıyı bu bakış açısı getirdi diye düşünüyorum.
Fiziksel yapı olarak düşündüğünüzde üniversitenin 180 bin metrekare kapalı alanı vardı, şu anda sadece bizim dönemimizde 190 bin metrekare kapalı alana daha kavuştu. 60 bin metrekare daha yapımı süren alan var. Yani 1,5 kat artmış. Alt yapının tamamı yenilendi. Üniversite sanayi işbirliğinden bahsediyoruz ama YTÜ gibi bir üniversitenin teknoparkı yoktu. İki yıl önce inşaatına başladığımız teknoparkta bugün 2 bin arge mühendisi çalışıyor. 10 yıllık teknoparklara sahip ODTÜ ve İTÜ'de henüz 3 bin civarında çalışan olduğunu düşünürseniz, bu rakam size bir şey söyleyebilir.
İnsan kaynağı çok önemli. Hakkımda kadrolaşıyor iddiaları ortaya atanlara ben 'Evet kadrolaşıyorum' cevabını veriyorum. Ama ideolojik değil. Kaliteli kadrolaşıyorum. Kaliteli adamları yurtdışında buluyorum ve getiriyorum. Bu arkadaşların yaşam tarzları başkalarını rahatsız ediyor olabilir. Beni rahatsız etmiyor. Ben yaptıkları işe bakıyorum. Benim üniversiteme ne kattıklarına bakıyorum. Benim ülkeme ne kattıklarına bakıyorum. 50'ye yakın yurtdışı doktoralı eleman aldık. Şu an lojmanları yapıyoruz. Lojmanlar bittiğinde yurtdışından 50'nin üzerinde bilim adamını getireceğiz. Bunların organizasyonları, bunların çalışmaları büyük bir ivme katacak. Sayısal olarak baktığımızda 0.35'lerde olan kişi başına düşen yayın sayısı 0.57'ye çıkardık. Yeni alınan elemanların performansları ve çalışmaları daha da etkileyecek. Şu an ilk 5'teyiz, yakın bir dönemde mühendislikte ilk 2'de olacağız.
Kesinlikle. Çünkü matematik problem çözmenin anahtarıdır. Karşımıza çıkan hertürlü problemde, doğru sonuca ulaşabilmenin yolu matematik zekasına sahip olmaktan geçer. Biz, üniversite son sınıfa gelene kadar matematiğin ne işe yaradığını öğretemiyoruz. Bilim müzeleri açılmalı. Bunu Japonlar yapıyor. Herşeyin matematiksel bir sebebi olduğunu işliyorlar.
Yatkınız ama sosyal bilimlerde de aman aman bir yerlerde değiliz. Ayrıca sosyal alanlarla mühendislik birlikte yürümeli. Sosyal alanda ilerleyenlerin matematiğe ne kadar ihtiyacı varsa, mühendislerin de sosyalleşmeye o kadar ihtiyacı var. Biz, bir çocuğu bir alana hapsediyoruz sadece o alanda kalmasını istiyoruz. Bırakın mühendisler müzik de dinlesin.
Böyle bir genelleme yapmak zor ama şahsi görüşüm şu. Mühendislere verilen bakış açısı ürün/çıktı odaklı. Sosyal bilimciler ise biraz daha yönetsel ve detaycı. Sosyal bilimcinin yönettiği kurumlar uzun sürede bir yere gelir ama ben katlanamam. Bir an önce sonuca ulaşılmasını isterim.
Rahmetli Özal, mühendisleri ülke yönetimine katınca nasıl mesafe aldığımızı gördük. Ekonomide nereye geldiğimizi gördük. Ama her alanda da başarılı olamaz mühendisler tabiki. Aileden sorumlu bakanı elektrik mühendisi, içişleri bakanını uçak mühendisi yaparsanız olmaz.
Mühendislikte verilen vizyon gerçekten farklı. Olaylara, probleme bakış açıları çok daha sonuç odaklı. Elbette bunun büyük bir etkisi vardır.
Rektör adayı olduğumda gözümü korkuttular. Tehdit ederler, rahat bırakmazlar dediler. Bir de konjonktürün etkisi vardı. Bir akşam düşündüm, iki çocuğum var. Eşim hamile. Ben bu işe niye giriyorum dedim. Arkamda kimse var mı bana sahip çıkacak diye düşündüm. Ankara'da bir iki müfettiş akrabam var, hepsi bu. Sonra kendi kendime dedim ki., ben bu işe bir hainlik için mi soyunuyorum. Hayır. Ülkeye millete faydalı olmak istiyorum, Allah'a inanan bir insanım, faydalı işlerle onun rızasını kazanmak istiyorum. O zaman ben niye korkuyorum dedim. Beni Allah korur. Allah'tan başka güvenecek birini aramama da gerek yok. Böyle başladım...
Göreve geldikten sonra 38 ülkeyegittik. 15 tanesinde ben de vardım ama İsmail Yüksek değil, Yıldız Teknik Üniversitesi geziyor. 8 ülkeyle ikili anlaşma yaptık. Bizden önce sadece Bosna ile anlaşmamız vardı. Amerika'ya gittik, 8 günlüğüne, 11 üniversite gezdik. Arkadaşlar bana sitem etti şehirleri gezmeye zaman ayırmadık diye. Malezya, Küba, Haiti, Meksika'ya kadar gittik. Bu gelişmeler ancak bu ilişkilerle oluyor. KültürBakanımız bu binaları (Yıldız Sarayı birimleri) kendilerine vermediğimiz için kızıyor ama son bir yılda makam odamda 100'ün üzerinde üniversite rektörünü ağırladım. 1000'ün üzerinde profesör geldi.
Dünyada eğitim bir sektör. Birçok ülkede üniversiteler yabancı öğrenci getirerek ayakta kalıyor.
Yıldız'a 2016'ya kadar 5 bin yabancı öğrenci getirmeyi hedefliyoruz. Suud-i Arabistan'dan, Ürdün'den Avrupa ve Amerika'ya göre çok daha hesaplı fiyatlarla öğrenci okutalım. Çünkü bölge insanı gittiği ülkelerde potansiyel terörist muamelesi görüyor. Türkiye'deki eğitim sistemi de artık Avrupa'dan, Amerika'dan aşağı kalmıyor. Dünyanın hemen her ülkesine gittim. Bu ülkede biz iyi doktora da yaptırırız, iyi öğrenci de yetiştiririz, iyi masterda yaptırırız. Ortadoğu'nun Türki cumhuriyetlerinin tüm öğrencilerini paralı olarak buraya çekebiliriz. Suud-i Arabistan Krallığı 50 bin öğrenciyi yurtdışında okutuyor bursla. Biz alt yapımız müsait olmadığı için alamamıştık ama bu sene öğrenci alacağız.
Biz bunu bilinçli yapıyoruz. Şirket gibi yönetelim istiyoruz üniversiteyi. Buna mecburuz. Çünkü 30 bin çalışanı olan, elektriği, suyu, geliri gideri olan bir şirketiz. Bu şirketin çıktısı nedir? Öğrenciler. Bu öğrencileri iyi çıkaracak şekilde şirketin fiziksel altyapısını, eğitim öğretim kadrosunu kurarsanız, gelir gider tablosunu dengelerseniz öğrenciler iyi çıkar. Bizim için fiziksel altyapının başında insan kaynağı geliyor. Bunun için yurtdışından hocalar getiriyoruz.
Belki, üniversite rektörlerinin yanında bir de üniversitelerin CEO'ları olmalı. Bu işleri o yönetmeli. Vaktimin yüzde 50'sini yapısal işlerle harcıyorum. Bu işi yapabilecek kişiler olmalı. Genel sekreteriniz var, yönetiminiz var ama rektör seçildiğinizde genel sekreterinizi, yapı işleri daire başkanınızı, hiç bir bürokratınızı değiştiremezsiniz. Onlarla beraber çalışmak zorundasınız. Kendi personelim için söylemiyorum ama adam art niyetliyse, beceriksizse ne yapacaksınız? 35 bin nüfuslu bir şehrin yetkisiz belediye başkanı gibiyiz.
YoO, biz de yürüyüş yapıyoruz, bildiri yayınlıyoruz.
Kentsel dönüşüm, afet ve şehitlerimiz konusunda toplam üç bildiri yayınladık. Tabi bizi de hükümete yağcılık yapmakla eleştiriyorlar. Ancak biz kendi samimiyetimizi biliyoruz. O yüzden kimin ne dediğini umursamıyoruz.
Deprem konusunda çok hassasız. Toplum unuttukça biz hatırlatıyoruz. Avcılar'da 50 bin liraya satılmayan dairelerin fiyatları yeniden 500 bin liraya çıkmış. Allah korusun, muhtemel bir depremde sadece Türkiye ekonomisini değil, bir kaç ülke ekonomisini yıkacak bir sonuçla karşı karşıya kalırız.
Biz üniversitelerin işin içinde olmasını öneriyoruz. Bizim ekibimiz Van'da 10 günde bin bina inceledi. Profesyonel manada bir ekip oluşturup Türkiye'nin tamamını inceleyebiliriz.
Çok iyi bir organizasyonla altı aylık bir sürede İstanbul'un tüm binalarının sağlamlık fotoğrafını çekeriz.
Siyasi iktidar bir şeyler yapalım diyor ama her kafadan bir ses çıkıyor. Muhalefetin herkesin buna sahip çıkması gerekiyor. Bu terör gibi, diğer konular gibi Milli bir dava. Hemen arkasında şunu arıyorlar: "Acaba müteahhitlere peşkeş mi çekilecek?" Tabi ki peşkeş de çekilmesin ama insanın canından daha mı önemli. Biz bildiri yayınladıktan sonra Mimarlar Odası karşı çıkıyor, bizim üniversitemizden hocaların da imzaları var yapılan açıklamaların altında. Davet ettim hocalarımızı, niye karşı çıktıklarını anlamak için. Anlattılar. Ben de dedim ki bakın bu işten benim gibi makine mühendisleri değil, siz, mimarlar olarak para kazanacaksınız. Ayrıca milletin canını kurtarıp sevap kazanacaksınız. Hocalarımız, müteahhitlerin çok para kazanacağından kaygı duyduklarını ilettiler. Onlar da haklılar ama bu sadece karşı çıkmakla olmaz. Hocalara 'gelin birlikte çok para kazandırmayalım ama işe engel de olmayalım, işin altına elimizi koyalım' dedim. Siyasi iktidarla çalışıyor olmam nedeniyle hemen çamur atma peşindeler.
Benim şehircilik bakanıyla arkadaş olmam, iktidar partisi üyeleriyle tanışıyor olmamın ne zararı olabilir. Bakan beyle sürekli istişare halindeyiz. Gelin, odalarınız hazır, birlikte çalışalım yeterki İstanbul'da muhtemel bir depremde tek kişinin burnu kanamasın diyor. Hangi siyasi görüşte olursanız olun, bu çağrıya kulak vermek zorundasınız. Üniversitelerin görevleri bu olmalı.
Biz yolumuza devam ediyoruz. Kanunun çıkmasını bekledik. Hızlı bir şekilde komisyonları oluşturacağız yakın bir tarihte.
Bu işin en önemli ayağı binalardan kanıt alınması işi. Bunun profesyonel ekipler tarafından yapılması gerekiyor. Bunun belirli bir ücreti var. Diğer ücretler çok büyük meblağlar değil. Mesela Van'da bizim arkadaşlarımız çok cüzi ücretlerle çalıştılar. Ama para da kazandılar. 15 günde bir devlet memurunun kazanamayacağı parayı da kazandılar ama devletin işi olduğu için cüzi ücretler aldılar. Tabi ki emek de sarfettiler. Bakan Bey'e de söyledim. Üniversitelerin elemanları emek sarfedeceklerse bunun karşılığını da almaları gerekiyor. Çünkü bu verimi de, özveriyi de artırır.
Hayır. Ben bu işe tüm teknik üniversiteleri dahil ederek bakıyorum. İTÜ'yü de alacağız diğerlerini de. Rektörler olarak koordinasyon ekibinde bulunacağız.
Karadeniz bölgesinde insanlar geleceklerini kurmak için eğitim almak zorundalar. O bölgede toprak sınırlı, iş imkanı sınırlı herşey sınırlı. Çaykara ilçesi biraz daha yukarıda ve orada imkanlar daha da sınırlı. İnsanlar bir dönem yurdşına işçi olarak gittiler bu yüzden. O nesilden sonrakiler de yaşamlarını sürdürebilmek için o bölgeden çıkmaları gerektiğini düşünüyorlardı. Çıkmak da ancak eğitimle mümkündü. Okuma oranı o kadar yüksektir ki bizim nesilde, bir halamıza sormuşlar bir gün, 'Oğlan okuyor mu' diye. 8 tane oğlu var hepsi de profesör. O zaman demişki, 'okursa okur, okumazsa yaparım onu öğretmen.' O derece yani. O zamanlarda öğretmen okulları yaygın, en kötü şartlarda öğretmen oluyor köydeki nesil. Okul için 5-6 kilometre yürüyerek ilçeye iniliyordu. Arazi zaten çok eğimli. Yağmuru da eksik olmuyor. İnerken çok kolay, koşarak inmek zorundasınız, 20 dakikada iniyorsunuz çıkarken 1,5 saatte zor çıkıyorduk. Ama mecburduk. Rahmetli babam, baktıki zorlanıyoruz, ufak tefek boyumuzla, bizi aldı İstanbul'a geldi. Beykoz'a geldik.1974'te taşındık, 1982'ye kadar evimizde ne su vardı, ne elektirik. 1981'de üniversiteye girdiğimde evimizde elektrik yoktu. 1982'de geldi elektrik. Ama mutluyduk, çünkü okullar yakındı...






