Mehmet Güreli, yazar, şair, sinemacı, müzisyen ve ressam... Kimimiz onu yazılarıyla kimimiz ise resimleriyle biliyor. Ancak hayatın bir çok alanında onun eli var. Bu durum insanın algısını adeta allak bullak ediyor. Güreli ile varoluşuna dair güzel bir sohbet...
Cihangir'de. Evimizde çok kitap okunurdu. Babam eve bir elinde meyve diğer elinde kitap ile gelirdi. Abim benden bir yaş büyüktü ve Pazar günleri beraber matematik problemi çözerdik. Abim çok erken yaşta resme başladı. Sonra ben karikatür çizmeye başladım. O dönemde evimiz sanatçılar kahvesi gibiydi. Sait Faik, Nermi Uygur, Behçet Necatigil gibi isimler gelirdi.
İki. Abim var, o resimli roman uzmanıdır. Hem tarihçisi, hem koleksiyoncusu, hem de çizer. Evine bir gitseniz çıkamazsınız.
Babam gizli ressamdı. Kendisi değildi ama tüccarlık yapıyordu. Annem ise Sümerbank'ta memurdu.
Hem de çok… Bir defa Salat Birsel'in evinde oturmak ayrı bir nimetti. Ben aileyi çok önemsiyorum. Hepsi de çok özel insanlardı. O yıllarda Beyoğlu kitapçıdan geçilmezdi. Salah Birsel'in anlattığı "ah Beyoğlu vah Beyoğlu" kitabında olduğu gibi kafeler mekanıydı. İstanbul'un kendisi Viyana ile Paris'in karışımı gibiydi. Artık Beyoğlu elbise yeri oldu, sinema bile kalmadı. Ben Beyoğlu'nun yok olduğunu düşünüyorum.
Bilmiyorum. Özgüven tabi büyük bir kelime… Ben bunun öğretilebilen birşey değil, doğuştan olduğunu düşünüyorum. Ancak ev huzurunuz sokağa yansır. Mesela ben arkadaşlarımı birçok alanda etkilerdim. Yaşadığımız dönem bunların garipsendiği bir dönem değildi. Her şey çok normaldi.
"Bizim zamanımızda" diye başlayan cümleleri sevmiyorum. Sadece anlatılmayanı anlatmaya çalışıyorum. Mesela sokakta yürürken Ulvi Uraz'ın bir oyunun konuşulduğunu duyardık. Şimdi bunu sokakta biri duysa dönüp bakmaz. Bizi etkilen yalnızca ev değildi aynı zamanda dolaştığımız ortamlardı.
Evde erken yaşlarda felsefe okumaya başladım. Lise üçüncü sınıfa geldiğimde mahalledeki çocuklara felsefe dersi veriyordum. Hepsi de o dersi geçti. Yaptığım tek şey çok okumak ve okuduklarımı anlatmaktı. Felsefeye ilgim vardı o yüzden okula girdim.
Okula başlayınca orada öğretilenlerin hepsini bildiğimi anladım ve zaman kaybı olduğunu düşünerek bıraktım ve er olarak askere gittim. Orada da müzik yaptım. Ankara'da ve Gölcük'teki orduevinde baterist ve gitarist olarak 20 ay askerlik yaptım. Orada grup kurdum sonra İstanbul'a geldim ve stüdyoya girdim.
Bu biraz kabul ettirmekle ve yanındaki insanların buna yatkın olup olmamaları ile ilgili bir durum. Sadece sende bir şey olması da bir şey ifade etmez. Yanınızda iyi adamlar olması lazım. Gitarı alıp 500 kişiye çalarsanız bu bir cesaret işidir. Ondan sonrası zaten geliyor.
Hayatın hoş kısımlarını bulmaktan… Genlerimde ironi var. Salah'ın ironisi biraz bana geçmiştir. Her şeyi direk anlatmanın da bir anlamı yok. Nietzsche'nin "içinde kahkaha çınlamayan hiçbir düşünceye doğru demeyiniz" diyor. "Önemli, zeki bir adam olmanız yetmez dostlarınızın izin vermesi lazım" diyor. Hayat, hayattan zevk almayan ve onu mahveden insanların elinden alınmalı.
Hayır, birçok şeyin yanlış yapıldığından ders alarak söylüyorum. Mesela insanların birbirlerini öldürmesi üzerine bir sistem olabilir mi? Dünya hala bunu tartışamıyor. Herkes içinde bulunduğu savaşın anlamlılığı ve kutsallığı üzerinde duruyor. Halbuki insanların öldüğü bir hikaye neresinden bakarsanız bakın korkunç. Biz daha o raddeye gelemedik. Savaş muharebelerini gösteriyorlar binlerce insan ölmüş yerde yatıyor. Bence onu izlemesi bile günah!
Aslında hayat çok sıkıcıdır. Ben o sıkıcı kısımları atıp film yapıyorum. Belgesel izlerken aslanları ve kaplanları uyuyan insanlar gibi görüyorum. Sadece beslenmek için başka bir hayvanı parçalarken konsantre oluyorlar. Çoğu zaman uyuyorlar. Zamandan iyi kullananlar şikâyet ediyor, iyi kullanmayanların zamandan bir şikâyeti yoktur.
Çalışıyorum. Ben hiçbir şeyi iyi yaptığıma inanmıyorum. Sadece yapmaya çalışıyorum.
İki üç sene önce her gün çıkan bir sanat dergisi yaptım. Sonra maddi sıkıntılardan dolayı kapattık. Bir gün Ahmet Altan yazıya başlamamı istedi, bir gün belirledik ve ben yazmaya başladım. İlk başladığımda Pazar akşamından yazıyordum yine de zor yetiştiriyordum. Bittiğinde çocuk gibi seviniyordum.
Hayır, aksine sıkılmadığım için. Bunlarla hayat benim için çok anlamlı. Film çekmezsem mutsuz oluyorum. Başımı o yüzden derde sokuyorum. Ben bu işler için dünyaya geldiğimi düşünüyorum.
10 yaşında yönetmen olmaya karar vermiştim. Hatta kendimi kameranın yanında çizerdim. Arkadaşlarımla oyunlar oynardık. Sonra sinemanın çok pahalı bir şey olduğunu anlayınca üzülüyorsun. Böyle olunca ben de bölünmeye başladım. Önce resim, sonra şiir, müzik derken bugüne geldik. Köşe yazarlığı da benim için hikâye yazmak gibidir. Ben günlük olayları takip etmem. Sadece sevdiğim insanları kaybettiğimde sıkıntıdan yazıyorum.
Bilmiyorum. Her gün beni birine benzetiyorlar. Beyoğlu'nda yolda yürürken beni hep çevirirler. En sonunda şöyle dedim; "ben onlara değil onlar bana benzemeye çalışıyordur"
Ben koymadım. Açıkçası ne yüklediklerini de bilmiyorum o tarz şeylerle ilgilenmiyorum. Bana 'Rönesans adamı' diyorlar.
Evet, ama aynı zamanda saklanan da bir adamım. Bir şeyi yaparken başka bir şeyin üzerini örttüğümü düşünüyorum. Yakın arkadaşım Görkem Yeltan benim için: "Şimdi kendi işini bozar" der. Birinin seni alkışlayacağını anlayınca vazoyu kırmak gibi.
Yok, mesela şuanda Beyoğlu'nda olmalıydım. Öğlen üçten sonra dışarda olurum.
Takip etmeyince nelerin kaçtığını da bilmiyorsun aslında. Hayat seçimlerden ibaret… Mesela bir akşam kitap okumak istiyorsun, doğal olarak diğer kitap sırasını beklemek zorunda. O kitap "beni niye okumuyorsun?" diyebilir. Ama her şeyi yakalamak zorunda değiliz.
Elbette. Bu benim için çok güzel bir metafor. Bazı kapıları bu yüzden kapattığımı da düşünüyorum. Hayat bana 'Sen resimde gitmeliydin ya da oyuncu olmalıydın' demiyor. Enerjimi hepsinde eşit kullanamamış olabilirim.
Zaman insana şöyle bir ders veriyor; sen gitmiş oluyorsun, fakat geri dönüyorlar ve seni bir yerde buluyorlar. Bulduklarında definenin yanında başka bir şey var mı diye bakıyorlar. Eğer beğenmezlerse bırakıyorlar. Onu da belki başka birileri gelip bulacak. İlk defineyi bulan haklıdır diye bir şey yok.
Keşfedilmek güzel... Defineyi o yüzden kullanıyorum. Arayıp bulmak da güzel… Ben defineci de olmak isterim. Alayım çantamı dağın başında define bulmak için kazı yapayım. Belki bir adamın defteri çıkar. Bach'ı kasap kâğıtları içinde buldular. İnsan bu dünyaya bir şey saklamak için değil, paylaşmak için gelir.
11 yaşımda sinema tarihini biliyordum. O zamandan beridir var.
Ev, araba, gibi şeyleri hiç önemsemedim. Araba kullanmayı bilmem. Oyuncak arabalar beni daha çok mutlu ediyor. Dikili ağacım yok. Benim bütün servetim bu evin içinde. Kitaplarım, filmlerim, resimlerim yanımda olsun bana yeter.
İnsan birikiyor zaten. Sağlam dostlarım var. Onlar bir kişi bile olsa razıyım. Fazla aramak da tamahkarlık. Hiç bir şeyin fazlasını sevmem. Çok zengin olsan ne olacak en fazla üç öğün yemek yiyebiliyorsun. Bazıları onu bile yiyemiyor çünkü gut hastalığı var. Halkın alamadığı yemekleri yiyenlerin hastalığı bu.
Sorularınızın hepsini cevaplayamadım. Deneme edebiyatın en güzel türlerinden biridir. O kadar güzeldir ki seni bir yere hapsetmez, oradan oraya bir kelebek gibi özgür kılar. Hayatı da öyle görmek lazım. Aynı şeyleri tekrarlayan insanlardan uzak durun. Gücüm yettiği kadar uğraşmaya çalışıyorum. Mutlaka bir sonuca varacağız diye de bir şey yok. Final sadece susmak.
Yalnızlık gibi bir meselem yok. Tabi ki kitap okurken ya da gitar çalarken yalnız kalacağım. Tüm bunların içinde bir yolculuk yapıyorum. Korkunç bir yolculuk bu… O bittiğinde ise başka bir yolculuğa insanlarla birlikte çıkıyorum.
Bir orkestra var.
'Çabalamamak nereye kadar?' sorusunu yanıtlarsanız ben de bu soruyu yanıtlarım. (gülüşmeler) Hiçbir şey yapmadan "Allah'a şükür gidiyoruz" demek de var. Ben bunu günah olarak görüyorum. İnsanlara bir şeyler sunmamız gerek. Başkasından daha fazla çalışıyorsun diye bunun bedelini ödetmek bana ayıp geliyor. Yaparsın bırakırsın. Alan alır, almayan almaz.
Öğrenemiyor. Bir kitabında 'İnsanın kendini tanıyamaması da bir ömür sürer' demiştim. İnsan ömür bitince kendimi tanıyorum zannediyor. Kendi kitabımı okurken bu cümlemin altını çizmiştim. İnsanlar hiçbir şeye yetişemeden gidiyor. Bunun için tek duamız var. Zamanında gider olmak.
Negatif taraflarım çoktur aslında. Bu negatiflikleri anlatıp da hayatı zehir etmenin bir anlamı yok. Hayatta hep iyi örnekler alınmalı. Oyuncak arabalarım var benim. Ben o arabayı aldığımda kırk yaşlarındaydım. Ben bütün altmış veya yetmiş yaşında insanlara oyuncak araba hediye ediyorum.
Sabır ile ilgili. Az önce 'insan kendisi olmadan ölür' demiştim. Ömür boyu kendin olamayabilirsin. İstediğin adam olamayabilirsin de. İnsanlar da kendilerine büyük payeler biçiyorlar. Kırk yaşında kendi olamadığını anlayan birisi mutlaka karamsarlığa kapılıyor. Bu yüzden mutlu olduğunu düşündüğümüz ama mutsuzluktan ölen birçok adam var.
Geç de olsa anlaşıldığımı düşünüyorum. Bir şarkım 13 sene sonra keşfedildi. Çünkü öldükten sonra keşfedilmek de var. Kurduğum bazı cümlelerin hayatı ıskalayacağını düşünmüyorum. Bir gün mutlaka keşfedilecekler. Böyle keşfedilmemiş, elli şarkım yüzlerce resmim ve yazdığım kitabım var. Üzülecek bir şey yok. Demek ki insanlar geç keşfediyorlar. Bugün bine yakın resmim satıldı. Bütün dünyada resimlerim var ama benim dışımda kimse bilmiyor.
Yok.
Hayır.
Bu kadar çok şeyle uğraşırken çocukla nasıl ilgilenecektim. Çocuğum da en sonunda bana benzemeye çalışacaktı. Kendi işimi bırakıp çocuğumla ilgilenmeye başlayacaktım. Ben bu dünyaya kendimi çocukluğumu büyütmek için gelmişim. Kendimi yetiştirme hakkımı kullandım. Bu sistem bana çocuk yetiştir diyor. Ben de diyorum ki içimdeki çocuğu yetiştireceğim.
Yok. Fakat 'benden olan bir şey ne yapardı?' diye düşündüğüm oluyor. Hiçbir şey yapamasaydı başıma kalırdı. Bu bana kötü hissettirirdi. Ya gölgemde kalırsa diye korkardım. Kendimle ilgili hiç hesap yapmadım.






