
Oyuncu-yazar Bahadır Yenişehirlioğlu, TRT 1’in sevilen dizisi Barbaroslar Akdeniz’in Kılıcı dizisinde canlandırdığı Derviş karakterinin romanını kaleme aldı. Yenişehirlioğlu, “Romanda yapmak istediğim üçlü bir hikâyeyi yani; Cem Sultan’ı, Hızır dediğimiz Barbaros Hayrettin Paşa’yı ve onun hayatında çok ciddi etkisi olan Derviş karakterini bir araya getirmekti” diyor.
Kitapları ve oyunculuğuyla Türkiye’de ve dünyada büyük ilgiyle takip edilen Bahadır Yenişehirlioğlu, TRT 1’in sevilen dizisi Barbaroslar Akdeniz’in Kılıcı’ndaki oynadığı Derviş karakterinin romanını kaleme aldı. Timaş Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alan kitap, dizideki kurgudan farklı Derviş karakteri ile okuyuculara ve dizinin izleyicilerine keyifli bir deneyim sunuyor. Ustalıklı bir kurgu ve etkileyici bir üslupla bambaşka bir tarih anlatısı sunan kitapta; Fatih Sultan Mehmed’in Midlli’yi fethinden sonra Akdeniz’i ele geçirmeye ant içmiş Haçlı ittifakının Türk varlığını silmeye kararlı olduğu günler tasvir ediliyor. Bu noktada Yakup Ağa’nın mücadeleci ruhlu oğlu Hızır ile nereden geldiği bilinmeyen sırlı bir “Derviş”in yolları kesişiyor. Esrarengiz bir üslubu olan eserdeki kurgu, Cem Sultan’ın “mirasına” uzanıyor. Biz de Yenişehirlioğlu ile bir araya gelip yeni kitabını konuştuk.
- Esas derdim; bir yazar ve bir aktör olarak ikisini de bir araya getirmek. Sadece oynadığım karakterlerin romanlarını yazmıyorum tabii. Madem ben bir aktörüm ve yazarlık yönüm de var bu da kabul görmüş durumda ki oynadığım karakterler bahsettiğiniz Payitaht Abdülhamid’teki Tahsin Paşa olsun, Barbaroslar Akdeniz’in Kılıcı’ndaki Derviş karakteri olsun nevi şahsına münhasır, kült karakterler. Dolayısıyla bu benim açımdan kışkırtıcı ve bunların hikayesini yazmak bana nasip olsun istedim. Ama ben kendi Dervişimi yazdım tabii ki.
DERVİŞ VE HIZIR BÖLÜMLERİ BİR ÇIKIŞ NOKTASI
Benim Derviş’im dizide izledikleri Derviş karakteriyle zaman zaman birleşiyor ama ciddi manada da ayrılıyor. Diziye baktığımız zaman Derviş karakteri gerçek, tarihte karşılığı olan, kerametleri olan bir karakter. Hem siyasi hem felsefi aklı temsil ediyor. Romanda yapmak istediğim ise aslında üçlü bir hikayeyi bir araya getirmekti. Yani Cem Sultan’ı, Hızır dediğimiz Barbaros Hayrettin Paşa’yı ve onun hayatında çok ciddi etkisi olan Derviş karakterini bir araya getirmekti. Üç hikayeyi birbirinin içine geçerek yazdım. Tasavvuftaki kabz ve bast hallerini; yani sıkışma ve açılma hallerini bir manada romanda gerçekleştirdim. Cem Sultan’ın hayatı çok distopik bir hayat. Hem iç dünyası açısından hem dış fiziki dünya açısından birbiriyle çok örtüşüyor. Biz buralarda hem zihni yapıdaki karanlığa, hem fiziki,coğrafi, iklim olarak bir karanlığa şahit oluyoruz. Yosun tutmuş şatolar, kayalıklar, gri denizler. O dönemin ulaşım aracı olan kalyonlar, onların gıcırtıları, bütün kanalizasyonların sokakta akması, insanların veba ile baş etmesi, mücadele etmesi, Cem Sultan’ın kendine bir çıkış yolu araması ve ne yaptığına dair kendini sorgulaması tam bir distopik dünya. Burada okur olarak sıkılıyoruz bir manada ama açılma halini Derviş ve Hızır bölümlerinde okuyoruz. Pandemiler, ekonomik sıkıntılar, savaşlar birçok şey bizi zor duruma sokuyor. Bu noktada Derviş ve Hızır’ın bölümleri günümüz insanının da çıkış noktası olabilecek bir önerme sunuyor romanda.
GÜNÜMÜZ İNSANIN KENDİ MAĞARASI
- Sadece oynadığım bir karakteri romanlaştırmak değil, Cem Sultan’ın iç seslerini bir romancı olarak hissederek, düşünerek yazarken çok tatmin oldum. Cem Sultan’ın o yosun tutmuş şatolar da, esir tutulduğu kulelerde, kendi kendine neler söylediğini, geride bıraktıklarına dair o iç acısını bilmiyoruz. İşte bir romancının vazifesi aslında bu. Cem Sultan’la empati kurarak, onun iç dünyasının kafa seslerini, aşklarını, hikayesini yazmak benim için çok kışkırtıcıydı. Cem Sultan’ın hikayesi aslında bizim toplumumuzda hüzünlü bir hikaye. Biz de Derviş ile Cem Sultan’ın aralarındaki irtibatın ne olduğunu romanın sonuna doğru anlıyoruz ve zaman ve mekan boyutundan çıkıyoruz. Adeta bir paralel evren gibi Cem Sultan’la Derviş karakteri arasında evrenden evrene geçiş yapıyoruz.
Okuyucunun kendi mağarası o. Okuyucu, günümüz insanı yani bugünün insanı. Biraz önce parametrelerini belirlediğimiz ve içinde yaşadığımız dünyada sıkışmış olan günümüz insanının kendi mağarası. Evet, bir metafor, bir anlatım aracı. Herkesin kendi mağarasından nasıl çıkacağına dair ipuçları var. Adeta Hızır’ın bir korsan iken böyle büyük bir hülyası ve dünyası olmadığı halde ona ulaşan bir katalizör, bir mentör pozisyonunda olan Derviş’in, yani hayatta hepimize değebilecek tılsımlı o anlatımın değişin bu bazen bir söz, bazen bir kitap, bazen bir anlatı, bazen bir sohbet olabilir. Bulunduğumuz yerden nasıl zirveye çıkacağımıza dair bize yön gösteriyor, ipuçları veriyor. Hızır’ın bir korsan hükmünden bütün Akdeniz’i fetheden Barbaros Hayrettin Paşa’ya evrilmesini hikayesini okuyoruz aslında. Derviş de gerçeğe dayanıyor ama masalsı bir dünya içinde sizi sürüklüyor. Bir karakterin hikayesini okuyor gibisiniz ama aslında kendi hikayenizi okuyorsunuz. Günümüz insanına siz de böyle olabilirsiniz diyorum. Bulunduğunuz pozisyonu hangi pozisyonda iseniz mutlak kabul etmeyin. Çünkü kendi gücünüzün farkında değilsiniz. İsterseniz başarabilirsiniz. Romanı bitirdikten sonra arzu ettiğim şey: Okur kendi mağarasına dönüp bu mağaradan ışığın nereden geldiğini ve çıkış noktasına dair o ışığın nasıl ulaşacağına dair pek çok veri elde etmiş olacak.








