Tam 29 dile çevrildi, 40'tan fazla ülkede basıldı. Brezilya'dan Japonya'ya, Kanada'dan Endonezya'ya dünyanın dört bir yanında okurların büyük beğenisini kazandı, birçok ülkede haftalarca bestseller oldu. Bu başarıya imza tan nadir kitaplardan biri olmayı başaran Kayıp Gül'ün yazarı
Kayıp Gül, bir çok ülkede bestseller listesine girmiş bir roman. Kitap, bundan altı yıl önce basılmasına rağmen Türkiye'de adnı yeni yeni duyuruyor. Peki bu romanın bu kadar okunmasının sebebi ne? Batıda 'Türklerin Küçük Prensi' olarak adlandırılan, yurt dışında bir çok eleştirmen tafarından beğeniyle sözedilen kitap için yazarı ne diyor? Serdar Özkan'ın yaşamı kişisel gelişim kitaplarından fırlamış gibi.. Ama o bunu başarıdan daha çok hediye olarak görüyor. Biz kitabı okuduk ve her okurda farklı bir duygu yaşatan hikayenin ardındaki sırrı öğremek istedik. Onca çabamıza rağmen Serdar Özkan ser verip sır vermedi. Ama siz yine de dikkatli bakın. Sır bu nerede ortaya çıkacağı belli olmaz.
Bunun nedeni, içimde anlamlı bulduğum hikayeleri paylaşmak. Paylaşılamayan güzellikler bana her zaman acı vermiştir. Sonuçta bu öyküler ve mürekkeple okurun kalbinde yazıya dönüşüyor. Eğer öykü ortaya çıkmasaydı, kendimi kötü hissedecektim.
Kendimizi başkalarına beğendirme arzumuz, bizi bizden çalıyor ve başkasına dönüştürüyor. Düşüncelerimiz ve inançlarımızdan bu uğurda ödün veriyoruz. Bütün bu yok olan değerleri düşünerek bu kitabı yazdım.
22 Ocak 2002'de ilk cümle yazıldı.
Kitabı İstanbul'da yazdım. İlk olarak 2003 yılında Türkiye'de basıldı.
Sahici güllere ve babama ithaf ederek yazdım. Çok sevdiğim veya herhangi bir insana değil, bu hikayenin içinde olanlar için yazdım.
Kokusunu umursamayan, gül kokusunu taşıması birşey ifade etmeyen kişiler...
Her insanın içinde ilahi bir koku var. Bazı insanlar bunu örterler ve umursamazlar. Kokuyu umursamayan güller yapay güllerdir.
Ben metaforik öykü ve romanlar yazıyorum. Onların en büyük özelliği de yazarın okurların ve hikayenin üzerinde bir hak sahibi olmaması. Ben gülün anlamını, okurun kalbine bırakıyorum. Kendime düşen anlamı paylaşmak için bu öyküyü yazdım. Ama bunu okurun keşfetmesi lazım.
Bu sorunun cevabı kitapta var. Çünkü bir iki cümleyle açılacak birşey değil. Çok farklı anlamları ve açılımları var.
Tabi. İnsan katmanlı ve git gide açılıyor.
Kitabın kahramanı aslında insan. Gül de insanın içindeki yönleri temsil ediyor. Dolayısıyla farklı yönler var.
Gül metaforuna bir anlam koymadım. Onu açık bıraktım. Siz gülün bir perde olduğunu düşünüyorsanız öyledir. Çünkü herkes farklı birşey söyleyecek.
Gül yetiştirmiyorum. Ama herkesin bir gül bahçesi ve gülü vardır.
Evet. O yüzden gül yetiştirmektense gülün beni yetiştirmesini tercih ederim.
Öyle, hem de anlamları kapatmış oluyoruz. Kur'an meallerinde de o anlamlar kapatılıyor. Allah bir kelime koymuş ama o kelimede çok katmanlı ve derinlere inen bir mana var. Tercüme edildiğinde o mana kapanmış oluyor. Yazarın bağımsız olduğu metaforik hikayelerde de manalar açıktır ve yazarın bilmediği şeyler bile vardır. Onun için gülün neyi temsil ettiğini söylemek doğru değil.
Hayır sır yok. Kitabı okuduklarında kendilerinden çok şey bulan okurlar var. Mesela; benimle Golden Rose isimli Macaristan'dan Hıristiyan bir grup temasa geçti.
'Kitabınızı okuduk sanki bizim felsefelerimizden yola çıkmışsınız' dediler.
Hiç alakası yok aslında. Bahsetmek istediğim de bu herkesin farklı yorumladığını söylüyorum.
Misyon değil. Bu sadece; bir bahçede güzel bir gül görüp size 'bakın şu güle demem' diyorum. Kendi içimde şekillenen anlamlı ve güzel olduğunu düşündüğüm hikayeyi paylaşma arzusu. Ama bu hikayede bu gülü koparalım saksı yapalım gibi bir gaye yok.
İkizlik çok önemli bir metafor. Çünkü aynaya baktığımızda da bir ikiz görüyoruz. Kendi suretimizde olan mümin, müminin aynasıdır. Bu bağlamda çok önemli...
Birbirlerinden farklılar ama aslında aynılar. Nefsin derecelerinde olduğu gibi... Aslında tek bir nefs vardır ama katmanlara ayrılır. Onun için bu hakikati paylaşmak için biçilmiş kaftan.
Yurtdışında çok farklı ülkeler kitaba güvendiler. Ardından bestseller listelerine girince bu diğer ülkeleri de tetikledi. Şimdi otuz dile çevrildi. Bir kartopu etkisiyle büyümeye başladı.
Evrensel nitelikli bir hikaye. Bu süreçte beni çok sevindiren olaylardan biri bir Japon, Kanadalı, Avrupalı gibi bir birlerinden çok farklı okurların hikayeyle aynı derecede etkileşime geçebilmeleri.
Yazdığım öykülerde ele aldığım şeyler dışta kalan farklılıklarımızdan daha çok, içteki benzerliklere odaklanıyor. Elbette kültürel farklılıklarımız var ama bunlar dışta kalıyor. İçteki birliğe olan inancımı evrensel temalar içeren bu hikayede zahiri alemde gerçekleştirdim. Bu süreçte Türk Edebiyat tarihinin en çok dile çevrilen romanlarıdan biri oldu, uluslararası bestseller listesinde yer aldı. Dünyadaki farklı kültürden okurlarda aynı şekilde etki yaratması beni mutlu etti.
Polisiye türünden romanlar bir formülle yazılabilir. Kayıp Gül'ü okuyanlar bu tarz eserlerin kalpten geldiği için belli bir stratejide yazılmadığını bilirler. Bir sufi sözü var; 'kalpten gelen kalbe gider' diye. Hiç birşekilde stratejiye gitmedim. Çünkü en güzel hikaye okurun yazarı unuttuğu hikayedir.
Kitap piyasaya çıktığından itibaren gelen okur yorumlarından hikayeden akıl değil, tat alındığını hissettim.
Bir hikaye akıl veriyorsa bu zihinden gelen bir hikayedir. Ama okura tat vermesi önemli. Benim istediğimde okurun zihnine değil, kalbine gitmesi. Bunu gördüğüm için endişe taşımadım. Benim amacım bestseller arasında olmak veya ödül almak değil.
Bu bir hediyedir. Kendimi hediye almış gibi hissediyorum. Yazarın çalışıp çabalayarak elde edebileceği bir sonuç değildir.
Kitaptaki Zeynep Hanım, onun temsil ettiği düşünceler ve felsefeler değer verdiğim şeylerdi. Tek amacım onu paylaşabileceğim bir öykünün oluşması. Sadece ona niyet ettim. Mümkün olduğunca hikayeyi kendimdem soyutlamaya çalıştım. Çünkü hiç kimse başkasına birşey öğretebilecek konumda değil. Herkesin hayatı farklı ve özeldir. Açıkçası tavsiyelere ve akıl vermeye inanmıyorum.
Doğru. Bu güzel bir şey. Çünkü gerçekte bu köprü var ve birbirimize bağlıyız. Ben de zaten hayata ve birlikteliğimize bakarken elbette doğu ile batı arasındaki birliktelik hikayeye yansıyor ama bu, doğu ile batı arasında bir köprü kurayım diye yazılmış bir roman değil.
Batılı bir tarz olduğu doğru. Ama aynı zamanda bizim kültürel hazinelerimiz de var. Zaten batı da, doğu da olmalı. İnsanı sadece insan olarak görmek istiyorum. Aksine bundan sevinç duyuyorum. Baktığınızda doğunun da batının da Allah'ı birdir. Herkesin tercihleri var ve hayata ben böyle bakıyorum.
Ben sadece insanım.
Bu cevabı bilinçli verdim. Sonuçta bir insanım ve hikaye canlandığında, kağıda en uygun şekliyle aktarıyorum. Bu kadar basit bir olay aslında. Hepimiz edebiyat dersinde bize öğretilen güzel, kalbe giden şiirleri alıp parçalara böldükten sonra o tadın uçup gittiğini görmüşüzdür. Benim için aslolan hikayedir. Doğu ile batının birleşimi hikayeye zenginlik katar.
Her insanda benlik var. Ama bunu olumsuz olarak söylemiyorum.
İşte o özbenlik herkesin özünde olduğundan bir 'ben' var. O öz benliğe gitmek için de diğer küçük 'ben'in yani ben ve sen olarak ayıran o bölücü 'ben'in ilaca ihtiyacı var.
Sevgi.
Benliği, siyah bir boya olarak düşünürsek, bu boyayı açmak, onun zıddı olan beyazı karıştırmak ile olur. Çünkü ben'in de bir zıttı vardır ve o da 'sen'dir. O benliği zayıflaştırmaya niyet eden kişinin 'sen' demesi lazım. En güçlü 'sen' ise sevgidir.
Hayır, değildir. Ama günümüzde gerçek sevgiden uzaklaşmış, aşk diye tabir edilen kavramda sadece 'benlik' için bir sevgi oluşturulmuştur. Bu da koşullu sevgidir. Yani 'bana iyi davranırsa veya beklentilerimi gerçekleştirirse severim' yoksa sevmem gibi. Zararlı 'ben'in tek ilacı karşılıksız sevgi.
Tabi ki bende de var. Ama o koşulsuz sevgiyi hayatıma dahil etmeye niyet ediyorum.
Hikayeyi kendi yapıp ettiğim birşey olarak görmüyorum. Burada yazarından bağımsız olan bir hikaye var. 'Ben oturdum birşey yazdım insanlar çok etkilendiler ve dünyaya yayıldı' bu düşünceyle bakmıyorum. Bunların hepsi bana Allah'tan gelen bir hediye. Hediye ile gurur duyulmaz.
Hediye verdiği zaman 'Ne kadar güzel bir hediyem var' da denmez. Allah'la en büyük edepte size gelen her şeyi hediye olarak görmenizdir.
İnsan kendine birazcık objektif olursa hiç bir övgüden etkilenmiyeceğini düşünüyorum. Çünkü insan kusurlu, hatalı ve eksik olduğunu görüyor. Birisi size gelip 'sen dünyanın en zengin insanısın' dese bile siz bundan mutlu olmazsınız. Onun için kendimize karşı objektif olmalıyız.
Benim anlatmak istediğim de içinde iyiyi de kötüyü de barından bir varlık olduğumuz. Bir insan kötü birşey yaptığında kendisinin değil, kötüye meyleden yönünün onu yaptığını bilirse, iyi birşey yaptığında da kendisinin değil iyiye dönük tarafının onu yaptığını bilir. O zaman hem kendisini anlaması, hem de kendini affetmesi daha kolay olur. Nefs de var ruh da. Onun için bu ikisi arasında süre giden hayat bir mücadele. Bu nedenle insan seslere kulak vermeli. Bir düşünce tasavur ettiğinde 'ben böyle düşünüyorum' diye değil, 'benim şu yönüm böyle düşünüyor' demeli. İkisi arasında ayrımı kurup tevazuya ve hiçliğe dair küçülmeye giden bir yol çizerse sonunda bu iki ses, tek ses olur.
Sadece insanım.
Türkiye'nin en büyük problemi insanları bir yere oturtmak. Anlamak için katagorize ediyoruz. Ama bu katagoriler hakikati bizi bölüyor.
Küçüklüğümden beri hayatı ve çevreyi algılamaya çalışan bir çocuktum. Bunun için mi psikoloji okudum ve yazıyorum açıkçası onu bilmiyorum. Her psikoloji okuyan bu tarzda roman yazmıyor. Hayatı, insanları ve kendimi anlamaya dayalı bakış açım 'Kayıp Gül'ü ortaya çıkardı.
Hayatı, okuduğum kitaplarla, akademik bir bakış açısıyla değil, insan olarak özümüz, zihnimiz ve kalbimiz varlığını bilerek algılamaya çalışıyorum. Diğer tarafta da karşımızda duran bir hayat var. Baktığınızda hayatı anlama konusunda en üst seviyeye çıkmış kişiler peygamberlerdir. Ama onlar bile marongoz, çoban gibi sıradan mesleklere sahipti. Hiçbiri üniversite bitirmemişlerdi. Entellektüel birikimleri olmasa da hayatı en güçlü ve en derinden anlayan onlardır. Yıllar sonra adlarına üniversiteler kuruluyor ve anlamaya çalışılıyor. Ama sadece akıl ile anlaşılamazlar.
Denge kurmuyorum. Yapmamız gerekeni iyi bilip onun üzerine çalışmak lazım. İnsan kendi kendini tedavi etmeye çalışırsa kafası karışır. Çünkü zihin karmaşasının sonu yok. Çok güzel bir manzara karşısındayken, insanı rahatsız eden bir müzik çalmaya başlarsa o tat gider. O yüzden zihnin kendisini anlamaya çalışması da bu sese benzer.
Kalbin meselesi zihinle anlaşılmaz. Mevlana Hazretleri'nin Yunus Emre'nin yaşantısı, onunla ortaya çıkan hakikat kalbi bir meseledir. Bunu zihinle anlayamazsınız. Mesela; Sevgi. 'Acaba onu seviyor muyum' diye sorarız. Bu garip bir sorudur. Çünkü sevgi kalbi bir meseledir. 'Acaba seviyor muyum' sorusu sadece zihni bir değerlendirmedir.






