'Monşer'in iyisi kendi içkisini kendi yapar!

Taceddin Ural
00:0020/07/2008, Pazar
G: 19/07/2008, Cumartesi
Yeni Şafak
'Monşer'in iyisi kendi içkisini kendi yapar!
'Monşer'in iyisi kendi içkisini kendi yapar!

Türkiye'nin, ceman 140 Büyükelçisi, bir haftadadır Ankara'da. Bir dizi konferansı takip etti diplomatlar. Bu, nadir görülen toplanma vesilesiyle Yeni Şafak Pazar da, tecessüsünü Hariciye'ye yöneltip, eleştirilerden anekdotlara bir küçük derleme yaptı. Ağımıza takılanlar arasında Humeyni'nin ardında namaza duran da vardı, şarap bulamadığı İran'da, paçaları sıvayıp kendi şarabını kendisi yapanda...

İster “marka yönetimi” başarısızlığı deyin, ister haksızlık, ister şu, ister bu; sonuçta “aslolan imajdır”. Nedir o peki? Diplomatların üzerine yapışıp kalan “monşer” sıfatı. Bunu kimi Dışişleri mensupları da paylaşır. Halen Tel-Aviv Büyükelçimiz olan Namık Tan, iki yıl önce, “Bizi çok büyük bir kitle, 'elinde içki bardağı olan monşerler' olarak biliyor. Hemen suçlamayı tercih ediyoruz ve 'biz öyle değiliz' diyoruz. Anlatmıyoruz bunları, hep kendi içerimizde konuşuyoruz” demişti. Oysa, nice menfaatlerimizin onların keskin dikkati ile kurtarıldığını biliriz. Sözde Ermeni tezlerinin gerçek terörüyle karşı karşıya kalıp, bu vatan için görev yaparken canlarını verdiklerini de kahrolarak izlemişizdir. Kalabalıkların bilmesi gerekmeyen nice “müzakere masası atraksiyonları” ile devletin başından nice badireleri alıp, küstah Batılı meslektaşlarına nice şamarlar indirdiklerine de kaniiyiz. Sorun, burada belki de şu: “Performans denetimi”. Bir başka anlatımla, “aynı kaynaklarla daha iyisi olamaz mıydı?” sorusuna tatminkâr cevaplar bulabilmek mesele. Hariciyecilerimizin kimi görüşlerinin, önceliklerinin “sokaktaki vatandaş”a alışıldık gelmediği ise bir vakıa. Neyse, fazlasıyla ciddileştik. “Derlememiz”, belki meramımızı daha iyi anlatacaktır.


TAHRAN'DAKİ İLK İCRAAT: “ATA BARI”

Cumhuriyet'in ilk yıllarıydı. Tevfik Rüştü Aras Dışişleri Bakanı'ydı. Bir seyahat vesilesiyle İran'a gitmişti. Büyükelçiliğe atanan diplomat, “aferin” alacağı beklentisiyle icraatını anlatıyordu. Ustalar getirtmiş, konutun bir köşesine bar yaptırmış, bir de isim vermişti buraya: “Ata Bar” Bakan Aras, bu ilginç icraat karşısında, “Genç arkadaşım, daha farklı çalışmalara yönelseniz” demekle yetinmişti. Anekdotun aktarıcısı Falih Rıfkı Atay isim vermediği için bu barın mucidi diplomatı bilemiyoruz.


ALMANYA'YA ALMANCA BİLMEYEN BÜYÜKELÇİ

“Dil problemi” Hariciyemizin kadim meselelerinden. Lazım olan yerde, lazım olan dil bulunamıyor her zaman. Büyükelçi Mehmet Baydur'un eşi Melâhat Baydur, “Bir Sefire'nin Anıları”nda, 1961'de Almanya Büyükelçiliği'ne Almanca bilmeyen eşinin atandığını anlatır. Yine, 15 yıldır elçilikte çalışan personelin “bir tek kelime bile Türkçe bilmediği” bu kitapta yazmaktadır. Şaka gibi değil mi? Dünyada en fazla Türk'ün bulunduğu bir ülkeye Almanca bilmeyen Büyükelçi atamak, yetmezmiş gibi Türkçe bilmeyenlerle çalışmak! Bunları anlatan Melâhat Hanım da, ancak görev çıkınca öğrendiği “çat pat Almanca”sıyla meselâ, Almanya Cumhurbaşkanı'nın eşi Bayan Lübke'ye elçilikte evsahipliği yapar. Bayan Lübke ise Rusça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca bilmektedir. Büyükelçi Tansuğ Bleda da, dönemin Bonn Büyükelçisi olan Vahit Halefoğlu'nun yanına 1975 yılında “ikinci adam” olarak atandığında Almanca bilmediğini ve “öğrenmenin de imkansız” olduğunu anlatır “Maskeli Balo”da. Alman Dışişleri'nin Türk Masası Şefi ise Bleda'ya “Almanca konuşma” şartı getirmiştir! “Bu diyalogların” akîbetini bilmiyoruz. Bleda, Fikri Sağlar'ın, Kültür Bakanı iken seçim çevresinden bir Fransızca öğretmenini “Kültür Ataşesi” olarak Paris'e gönderdiğinden de sözetmektedir. Yalnız “ufak” bir sorun vardır, Fransızca öğretmeni “Fransızca'yı epeyce değişmiş” bulmuştur! Kemal Baytaş'ın “Bir Bürokrat ve Devlet Baba”sında ise başka bir hikaye vardır. Nihal Atsız'ın oğlu Yağmur Atsız'ın Bonn Büyükelçiliği Basın Ataşeliği'ne atandığını anlatan Kemal Baytaş, “Ancak bir gün bile büyükelçiliğe uğramıyordu. Üstüne üstlük Köln Radyosu'nda programcılık yapıyordu” demektedir.


DİPLOMATLARIMIZ TİYATRO OYNARKEN

Ermeni terörünün azdığı, 1970'li yıllardı. ABD, her zamanki “Ermeni sırtı sıvazlayan” tavrıyla Washington'daki Türk hariciyesini uğraştıracak yığınla mesele ortaya çıkartıyordu. Bu da yetmezmiş gibi, 1975 yılında Türkiye'ye silah ambargosu koymuştu. Fakat bütün bu yoğunluğa rağmen Türk diplomatlar, “kordiplomat”ın karşısına değişik bir etkinlikle çıkmaya vakit bulabilmişlerdi. Tiyatro oynuyordu diplomatlarımız! Şaka değil. Gerçekten de, “Türk kültürünü tanıtacak bir etkinlik yapalım” diye düşünmüşler ve Reşat Nuri Güntekin'in Hülleci isimli oyununu İngilizce'ye çevirip, “ambargo yılı”nda sahneye koymuşlardı. Reşat Nuri'nin, İslâm Hukuku ile acımasızca alay ettiği bir tiyatro eserini, muhtelif hariciye kadrolarındaki memurlarımız “başarıyla” sahnelemişlerdi.


DEDE, BABA, TORUN

“Dışarı”ya (!) kapalı olduğu eleştirisi de sık sık yöneltiliyor Dışişleri'ne. Denilesi ki, dededen, babadan diplomat olmak ya da “seçkin” ailelerden gelerek bu bakanlıkta yer almak yaygındır. Bakın, “soyadlar” ne söylüyor bu konuda. Eski general, diplomat ve Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk: Osman Korutürk, Salah Korutürk, Zergün Korutürk. Ünlü politikacı Osman Bölükbaşı: Deniz Bölükbaşı. Eski Meclis Başkanı Abdülhaluk Renda: Mithat Renda. TDK kurucusu şair Celal Sahir Erozan: Ahmet Erozan. Halit Ziya Uşaklıgil: Halil Vedat Uşaklıgil, Bülent Uşaklıgil. Yazar, diplomat: Yakup Kadri Karaosmanoğlu: Selim Karaosmanoğlu. Milletvekili, yazar: Ruşen Eşref Ünaydın: Tevfik Ünaydın. Namık Kemal'in torunu, eski Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu: Turgut Menemencioğlu. Eski İstanbul Belediye Başkanı Haşim İşcan: Erdoğan İşcan. Tarihçi Hikmet Baydur: Solmaz (Baydur) Ünaydın, Mehmet Baydur.


Büyükelçi namazda Türkmen'in üzerine nasıl düştü?

Yine, “Maskeli Balo”dan okuyalım… Yıl 1982. Tansuğ Bleda, Tahran Büyükelçisi'dir. Dışişleri Bakanı İlter Türkmen ise resmî bir ziyaret için Tahran'dadır. Programda, İran'ın dini lideri merhum Humeyni'nin imamlığında namaz kılmak da vardır. Bleda, yanlışlıkla Humeyni'nin yatak odasına girince, iki Devrim Muhafızı kollarından tutup, onu namaz kılanların yanına iter. Bir anda saf dağılırken, İlter Türkmen de namazını bozup Bleda'ya, bir yandan “Neden debelendiğini” sorar, bir yandan da “kamuflaj olarak huşu içinde 'Allah' diye” bağırır. Cevabı duyunca gülme krizine giren Türkmen'e, Bleda da eşlik eder. Büyükelçi, “Namaz sırasında” bir kez daha Türkmen'in üzerine düşünce, selam verilesiye kadar ikisi de “hıçkıra hıçkıra gülerler.” Tansuğ Bleda, İlter Türkmen ile yaşadığı başka bir olayı da anlatır. Türkmen gene Tahran'dadır ama Büyükelçi, görüşmelerin bir bölümünde bakana eşlik etmez, çünkü “işi” vardır. Temaslarını bitirip büyükelçiliğe gelen İlter Türkmen, Tansuğ Bleda'nın “işini” bizzat görür: Türkiye Cumhuriyeti'nin Tahran Büyükelçisi, İran'da şarap bulamadığı için şarabını kendisi yapmaktadır, geziye de bu nedenle katılmamıştır! Elçisini, dizlerine kadar sıyrılmış pantolonuyla leğen içerisinde üzüm ezerken gören Türkmen ise kızmak şöyle dursun esprileriyle Bleda'yı teşvik bile eder.


Diplomatı önce köyde çalıştırmalı

Merhum Ahmet Kabaklı, “Bürokrasi ve Biz” isimli kitabında sert yazmıştır Hariciye hakkında. İşte, birkaç paragraf: “Hariciyemize; henüz demokrasi şöyle dursun, Meşrutiyet bile uğramamıştır. Hâlâ Büyük Reşit Paşa'nın kurduğu Tanzimat düzeni içindedir. 1839'dan beri, bir hanedan geleneği sürüp gitmektedir. İyice aristokrattır, demokrat değildir. 'Babası veya büyükbabası hariciyeci olmayanın bu mesleğe giremediği' acı acı söylenmiştir. (..) Tanıdığım iyi diplomatlar vardır ama çok azdır. İyi diplomatın az yetişmesinin sebebi, biraz gözden ırak, tenkitten ve teftişten muaf, dolayısiyle sorumsuz hatta çok defa işsiz olmalarıdır. Öyle bir meslek ki, kusurları kadar meziyetleri de sırdır. (..) Hariciyeciler, yurdun en ücra, en yoksul köşelerinde uzun müddet çalışmalıdır. Ta ki, bu fakir halkın nafakasından dövize çevrilen paraların pek kolay yenmeyeceğini öğrensinler. (..) Dışarıda beygir kadar menfaatlerimiz uçar gider de, biz içeride onun nalı üzerine çekişir dururuz.”