
Türkiye’nin siyasi tarihini dönemin müzikleri üzerinden araştıran, yazan Derya Bengi, 70’lerin 60’ların birikimini cepten yediğini hatta har vurup harman savurduğunu söylüyor ve ekliyor: “Bugünse artık fevkalade parçalanmış, atomize olmuş bir müzikal kültürden söz edebiliriz. Kitleleri peşinden sürükleyen yeni akımlara, yeni şarkılara, toplumsal ortak paydalara rastlamak zor.”
Çeşitli gazete ve dergilerde, müzik, popüler kültür üzerine yazılar kaleme alan Derya Bengi, Türkiye’nin siyasi tarihini dönemin müzikleri üzerinden araştırıyor. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ‘50’li Yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük – Şimdiki zaman beledir’, ‘60’lı Yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük – Dünya Durmadan Dönüyor’ isimli kitaplarından sonra ‘70’li yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük – Görecek Günler Var Daha’yı okurlarına sunan Bengi ile yetmişli yılların popüler kültürünü, müziğini konuştuk. 70’lerin, 60’ların birikimini cepten yediğini hatta har vurup harman savurduğunu söyleyen Bengi, “Bugünse artık fevkalade parçalanmış, atomize olmuş bir müzikal kültürden söz edebiliriz. Kitleleri peşinden sürükleyen yeni akımlara, yeni şarkılara, toplumsal ortak paydalara rastlamak zor. Ama bu, niteliğin düştüğü, fakirleştiği anlamına gelmiyor. Her şey yan yana, üst üste, darmadağın” diyor.
Tarihe ne kadar çok pencereden bakarsak o kadar iyi. Müzik de bir pencere. Toplumsal ve siyasal ortamdan fazlasıyla etkileniyor ve o ortama sazıyla sözüyle müdahale ediyor. Bu kitaplarda müziğin kendisini anlatmaktan ziyade müziğin eşliğinde dönemin toplumsal olgularını ve gündelik alışkanlıklarını anlatmaya çalıştım. Bunu yaparken o günün gazetelerine, dergilerine, o günlerin tazeliğine başvurdum.
TÜRKİYE DÜNE İNANIYOR
60’lı yıllar müzikte en büyük değişimlerin olduğu dönemdi. Aranjman, Anadolu rock, arabesk, şarkı yazarlığı, gündelik dille yazılan Türk sanat müziği eserleri ve politik Alevi ezgileri hep bu dönemde adeta sıfırdan yükseldi. 70’lerse bunların olgunlaştığı bir on yıldı. 70’ler sanki biraz da 60’ların birikimini cepten yedi, hatta har vurup harman savurdu. Bugünse artık fevkalade parçalanmış, atomize olmuş bir müzikal kültürden söz edebiliriz. Kitleleri peşinden sürükleyen yeni akımlara, yeni şarkılara, toplumsal ortak paydalara rastlamak zor. Ama bu, niteliğin düştüğü, fakirleştiği anlamına gelmiyor. Her şey yan yana, üst üste, darmadağın. Dünya ahvali böyle. Türkiye bu durumu daha da sert deneyimliyor. Örneğin bir Neşet Ertaş, Tarkan’dan, Hadise’den, Duman’dan, Ezhel’den daha popüler. Türkiye bugününe pek güvenmiyor, Beatles’ın şarkısındaki gibi “düne inanıyor.”
Arabeski en başa koymak gerekir. Şanar Yurdatapan’ın ve Cem Karaca’nın öncülüğünde politik pop ve rock da yükselişte. Batı disiplininin olumlu etkisi arabeskte bile zannedildiğinden fazla. Tersi de geçerli, Batılı müzisyenler dünyanın her çiçeğinden bal toplamayı bildi 60’lı yıllardan itibaren. Batı her zaman emperyalist bir canavar değil, yerel kültürler Türkiye gibi çoğu yerde Batıyı kendine uyarlamayı, kendine yontmayı bilmiştir. Müziğin sözel dünyası şiire ve hikaye anlatıcılığına yaklaştığı oranda, Türkçe için hayırlı bir dönemdi 70’ler. Bora Ayanoğlu’nun, Bülent Ortaçgil’in özgün şarkılarını veya Nâzım Hikmet şiirlerinden yapılan besteleri örnek verebilirim.
MÜSLÜMAN GENÇLİĞİN GÖNLÜ OKŞANDI
1960’lı ve 70’li yıllarda İslami cenahta şiir ve öykü alanındaki belli ölçüde uyanış ve hareketlilik herhalde herkesin malumudur, ama popüler roman, sinema ve müzik bana kalırsa tel tel dökülüyor. İslami tandanslı Milli Sinema anlayışının “Gençlik Köprüsü” filmine veya ülkücü kesimin “Güneş Ne Zaman Doğacak” filmine bakarsanız, temel kültürel motiflerden birinin müzik olduğunu görürsünüz. İlkinde pop müzik bir zehir olarak gösterilir, ikincisinde folklor oyunlarının Boney M şarkılarını alt etmesi beklenir. Yeşilçam normallerini kat kat aşan bu radikal şematizmin muhafazakar kesimde bile kabul gördüğünü sanmam. Tersine muhafazakar taban ‹Tamirci Çırağı› gibi toplumsal gerçekçi şarkılara, ‹Yarınlar Bizim› veya ‹Arkadaş› gibi dostluk çağrılarına sırtını dönmemiştir. Çünkü kültür neyse ki kaygandır ve geçişkendir. Sağcı gençlik 60›lardan itibaren anti komünizm safsatasına kapılarak siyasi bir baht arayışına yöneldi ve kültürel alanı tamamen boşladı. Boşlamakla kalmadı, kaba kuvvetle engellemeye kalktı. Sol partilerin mitinglerini basan militan kadrolar, Anadolu’da turneye çıkan Anadolu rock gruplarının otobüslerini de taşladı, bombaladı. Kimilerince sağcı bilinen Barış Manço bile «Top tüfek vuruşmayı cümbüş mü sandın?» diyerek sağcı militanlara karşı şarkı yazmıştı.
Hidayete erince müziği bırakan birinden bahsediyoruz. “Peace Train” veya “Wild World” gibi şarkıları bir Müslümanın dinlemesinin veya söylemesinin ne sakıncası olabilir, onu tartışmak bana düşmez. Muhammed Ali 1976’da, Roger Garaudy 1983’te, Cat Stevens 1986’da Türkiye’ye geldiğinde Müslüman gençliğin elbette gönlü okşandı, yaptıkları toplantılar doldu taştı. Şarkıların, onu yazandan bağımsız bir varlıkları ve özgül ağırlıkları oluyor. Şahsen Cat Stevens’ın bazı şarkılarını severim. Salman Rushdie’ye verilen ölüm fetvasını desteklediğine dair gazete haberlerini okuduğumda bile o şarkıları dinlemekten vazgeçmemiştim. Gerçi sonraları fetva konusunda öyle demek istemediğini iddia etti ve biliyorsunuz en sonunda gitarını yeniden eline aldı.
Hayat kavgası arabeskin gizli gündemi
Toplumun beklentilerine karşılık geldiğini düşünüyorum. Sadece köyden kente göç olgusuyla analiz edilemeyecek kadar geniş bence arabeskin beslenme kaynakları. Orhan Gencebay’ın erken dönem şarkılarından biri “Bir yanda hayat kavgası var, bir yanda aşkın ızdırabı” der. Çoğu arabesk şarkısı ikinci şıkka, yani risksiz olana odaklandı, ama hayat kavgası meselesi arabeskin her zaman gizli gündemiydi sanki.
Arabesk örneğini deştiniz diye söylüyorum, 12 Eylül olmasaydı arabesk gitgide siyasallaşacaktı. Hak taleplerine ve sola yaklaştığına dair ipuçları vardı. Darbe yalnız müziğin değil, yirmi yılın kültürel birikiminin üzerinden tankla geçti. 80’lerde Batı’da da geçmişin ideallerine bir sünger çekildi, kapitalizm acımasızlaştı. Ama sünger başka, tank başka. Arabeskçe söylersek, Türkiye’nin kaderine tank düştü.







