Hayat Prof Dr İhsan Süreyya Sırma Viyanada moral dersi verdim

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma: Viyana’da moral dersi verdim

İslam Tarihçisi Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, Sakarya’dan Viyana’ya uzanan gurbet hikâyesini ve 28 Şubat dönemi şahitliklerini “Viyana Günleri” kitabında anlatıyor. Sırma, “Başörtülü kız öğrencilerimize Viyana’da verdiğim dersler daha ziyade moral dersleriydi” diyor.

Abone Ol Google News
Dilber Dural Yeni Şafak
​Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma: Viyana’da moral  dersi verdim
İslam Tarihçisi Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma,

İslam Tarihçisi ve ilahiyatçı Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, 10 yılı aşkın yaşadığı Viyana’yı ve bir döneme şahitliklerini konu aldığı 28 Şubat’ı “Viyana Günleri” isimli hatıra kitabında anlatıyor. Sırma,

28 Şubat döneminde Sakarya Üniversitesi’ndeki görevine son verildikten sonra başörtüsünden dolayı Türkiye’deki üniversitelerde okuyamayan binlerce kız çocuğuna Viyana’da hem hocalık hem babalık etti. Sırma, mağdur olan kız öğrencilere Viyana’da ders vermenin yanı sıra öğrencileriyle seyahatlere çıktı, kendi elleriyle onlara yemek yaptı. O dönem gurbette olan öğrenciler kendilerini yalnız hissetmesinler diye kendi deyimiyle hem hoca hem baba hem de arkadaş oldu. Geçtiğimiz haftalar Beyan Yayınları’ndan çıkan Viyana Günleri adlı kitabından yola çıkarak Sırma ile Viyana günlerini konuştuk.

- Bir haftalığına gidip 10 sene kaldığınız Viyana günlerini yıllar sonra kitap haline getirdiniz. Size o günleri kitap olarak yazdıran ne oldu?

  • Doğrusu böyle bir şey düşünmüyordum. Fakat sadece Viyana’da değil, herhangi bir yere gidince bir şeyler yazıyorum. Mesela benim Nehirlerin Dili, Dağların Sırrı kitaplarım böyle oluştu. Avusturya’ya gittiğimde gurbet elde yalnız başıma, çatı katındaki odamda, çoğunlukla geç saatlerde canım sıkılınca bilgisayarımın tuşlarına basıp yazdığım bir şeylerdi “Viyana Günleri”. Bir kitap olması için yazı yazmadım ama böyle bir şey çıktı. Yazdığım şiirler, hatıralar var. Sonra bunlar çoğalınca bir iki arkadaş bunu kitaplaştırmam gerektiğini çünkü orada 10 sene geçirdiğimi söyledi. Bunun üzerine “olur” dedim ve böyle bir kitap çıktı ortaya.

- 28 Şubat’tan sonra Viyana’ya gittiniz. O dönemde sizin de 28 Şubat mağduru olduğunuzu ve üniversiteden uzaklaştırıldığınızı biliyoruz. O günlere dönersek gitme kararını verirken zorlandınız mı? Size o kararı aldıran tam olarak ne oldu?

Aslında başörtülü öğrenciler için gittim. İmam Hatip Mezunları Derneği (ÖNDER)’ndeki kızlarımız Viyana’ya gitmek istediler çünkü o yıllarda Türkiye’de başörtüsü problemi vardı. Ben de oraya bir konferansa çağrılmıştım. O konferansa, o zaman Milli Görüş Başkanı olan Mustafa Mollaoğlu da gelmişti. Mustafa, Erbakan Hoca’nın Viyana’da bir araştırma enstitüsü açmak istediğini söyledi. Daha sonra tüzüğü gösterdi. Tüzük Almancaydı ve ben Almanca bilmiyordum. Bu tüzüğü tercüme ettirdik. Orada bir madde vardı. Bu maddeye göre Avusturya’da bir araştırma enstitüsü açılabilirdi. Bunun üzerine, bu araştırma enstitüsü tüzüğüne “ders de verilebilir” maddesini ilave edelim dedim. Bunun üzerine “Hocam o zaman burada kalmanız lazım” dediler. Önce tereddüt ettim ama 28 Şubat döneminde benim de üniversitedeki görevime son verilmişti. Bu yüzden Viyana’da kalmaya karar verdim. Enstitü kurulunca üniversitelerde kendilerine mani olunan kız öğrencilerimiz Türkiye'den oraya geldiler. Öğrencilerin bir kısmı ÖNDER vasıtasıyla geldi. Onlara evler bulduk. Bir kısmı da Milli Görüş vasıtasıyla geldi. Bu şekilde Viyana’ya yerleştiler. Ben de onlara ders vermeye başladım. Bu dersler daha ziyade moral dersleriydi. Haftada bir gidip onlara Siyer ve İslam tarihini anlattım. Kendilerini yalnız hissetmesinler diye düşündüm. Ama sonra baktım ki bu dersler bir düzene girdi, tıpkı üniversitedeki derslerim gibi oldu. Hem ÖNDER öğrencilerine -ki daha sonra adı WONDER oldu-, hem de Milli Görüşteki öğrencilerimize ders vermeye başladım. Bu dersler çok güzel dersler haline geldi. 28 Şubat mağduru kız öğrenciler ve hocalar vardı. Sonradan anladık ki beni de üniversiteden attıran bu FETÖ grubu aynı zamanda 28 Şubat'ı yapanlarla da beraber hareket etmişler.

EVLATLARIMIN YERİNE KOYDUM

- Kitabınızda anılarınızı anlatırken okumak için gurbete gelen bu kız öğrencilerini evlatlarınızdan ayırmadığınızı görüyoruz. Onlarla birlikte gezilere katılıyorsunuz, ellerinizle öğrencilerinize yemekler yapıyorsunuz.... O günlerle ilgili neler anlatırsınız?

Ben o çocukları kendi çocuklarım gibi görüyordum. Gurbete gelmişler anne-baba sevgisinden uzak, kardeş sevgisinden uzaklar. Biraz olsun yaşadıkları yalnızlığı onlara unutturmak istiyordum. Sadece ders vererek değil de bir de sosyal yaşamlarında da yanlarında olmak istedim. Bunlar başörtüsü mağduru çocuklardı. Vaktim olmasa da onlara zaman ayırarak gezilere, pikniklere götürdüm. Onlara hem hoca hem arkadaş oldum. Zannediyorum ki bu onlar için de iyi olmuştur, faydalı olmuştur. Mesela onları Endülüs’e, Umre’ye, Macaristan’a hatta doktoramı yaptığım Paris’e bile götürdüm. Tabii bir de hem gezip hem de kendim anlatıyordum. Paris’te bana biraz kızdılar hatta.

- Neden kızdılar hocam?

Özellikle Paris’te epey yürüttüm onları. Ben de öğrenciliğimde Paris’e gitmiştim. Dedim ki Paris’i size anlatabilmem için yürümeniz lazım. Öyle metroya, otobüse, taksiye binmek yok. Ama sonra onlar da Paris’i böyle gezmekten memnun oldular.

- Ne kadar kaldınız Viyana’da ?

10 senem geçti orada. Tabii bu çocuklarımız mezun olduktan sonra hem Türkiye’ye hem dünyanın değişik yerlerine dönüp görev

BU DEVLET TÜRKİYE’DE YAŞAYAN HERKESİNDİR

- Kitabınızda Viyana’da enstitüyü kurmanızın, öğrencilere rahatlıkla ders vermenizin sebebini Avusturya’nın İslam dinini kabul etmiş olmasıyla açıklıyorsunuz. Onlarda olan biz de olmayan ne vardı?

  • Halkı Müslüman olan bir ülke ayrıdır, devleti Müslüman olan bir ülke ayrıdır. Avrupa’nın laikliğini seçtik ama ben şahsen Türkiye’de laikliğin uygulandığına inanmıyorum. Daha ziyade laiklik bizde İslam düşmanlığına dönüştü. Avrupalılar laiktir ama şu manada laik: Herkes istediği gibi yaşayabiliyor. Avusturya’da İslam dini 1912’den itibaren zaten kabul edilmiş. Kimse kimseye karışmıyor. Yahudi, Hristiyan, Müslüman herkes kendi dininde yaşayabiliyor; ama Türkiye’de kurulmuş olan bu laik rejim adeta İslam düşmanlığı üzerine kurulmuş. Yani İslam’ı istemeyenlerin hoşuna gitmeyen bir şey oldu mu laikliğe aykırı kabul ediliyor. Senin dinine ben karışmıyorum, sen benim dinime neden karışıyorsun? Ama diyorlar ki bu devlet bizim. Oysaki bu devlet, Türkiye'de yaşayan herkesindir. Fakat belli bir “kutlu azınlık” kendini Türkiye’nin sahibi sayıyor. Diğer unsurların yaşamasına tahammül edemiyorlar. Türkiye’deki problemlerin ana fikri de budur zaten. Türkiye’ye de bu hürriyet inşallah gelir bir gün. Bunu söyleyince bazı arkadaşlar kızıyor. “Daha ne hürriyeti diyorlar?” Oysa herkese hürriyet var ama henüz Müslümanların, Müslümanca yaşama hürriyeti yok.

Öğrencilerimi evlatlarımdan ayırmam

- Kitapta adı geçen öğrencilerle halen ilişkileriniz devam ediyor mu? Şefika Bakan Kaya, Hülya Küçük, Ayşegül İlhan, Hatice Çolak... İsimler uzuyor…

Emin olun onları çocuklarımdan ayırmıyorum. Çocuklarımla görüştüğüm gibi görüşüyorum onlarla. Çocuklarını da kendi torunlarımdan ayırmıyorum. Onları gördüğümde kendi çocuklarımı ve torunlarımı görmüş gibi seviniyorum. Onların başarılarından da gurur duyuyorum.

Başörtülü kızlara müslüman olmayan halk sahip çıktı

- Kitabınızda Kayserili Hacı Aziz Kaya’nın hikâyesi dikkatimi çekti. Hikâyede çiftlikten marul alırken Avusturyalı bir kadınla diyaloğu var. Kadın başörtülü öğrencilerin okumak için Türkiye’den Viyana’ya gelme sebebini öğrenince Kaya’ya “Bir insan diğerinin kıyafetine nasıl karışır. Afrika ülkelerinde bile kimse kimsenin kıyafetine karışmıyor. Tarlaya girip istediğin kadar marul kes ve o mağdur kızlara götür, para da istemiyorum…” diyerek tepkisini göstermiş. Hikâyesini anlattığınız Hacı Aziz Kaya’yı merak ettim?

Hacı Aziz hâlâ orada yaşıyor, çok fedakâr bir arkadaş ve onun iki kızı benim öğrencim oldu. İlk senelerde bizim kız öğrencilere henüz yurt tutmamıştık, bir evde kalıyorlardı. Yani 8-10 kişi bir evde 8-10 kişi başka bir evde. Bizim Hacı Aziz de onlara sebze götürüyor, ihtiyaçlarını görüyordu. Allah oradaki Müslümanlardan razı olsun hep yardım ettiler. Kitapta da anlattığım gibi Hacı Aziz, bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri satarak geçinen yaşlı bir kadından alışveriş yapmaya gidiyor. Çok fazla marul alması yaşlı kadının dikkatini çekiyor. Sebebini sorunca da Hacı Aziz, okumak için Türkiye’den gelen öğrencilerden bahsediyor. Onlara yardımcı olmak için bu sebzeleri aldığını söylüyor. Yaşlı kadın, “Benim başımı örtüp açmama kim ne karışabilir” diyor. O kızlara alınan marulların parasını istemiyor, “benden olsun” diyor. Müslüman bir ülkeden kovulan kızlara Müslüman olmayanlar sahip çıkıyor. Böyle bir tezadı yaşadık ama bütün bunlara rağmen o çocuklarımız okudular ve her biri bugün hem Türkiye’de hem Türkiye dışında güzel makamlarda hizmet veriyorlar.

1907’yi mi yaşıyoruz?
DÜŞÜNCE GÜNLÜĞÜ
1907’yi mi yaşıyoruz?

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.