Friedrich Wilhelm Nietzsche'nin "Putların Alacakaranlığında" ve "Deccal-Sahte İsa" adlı iki eseri, Yusuf Kaplan tarafından metnin şiirselliği-yalınlığı ve özü korunarak Türkçe'ye kazandırıldı. Akla gelebilecek "Yığınla çevirisi yapılmışken bir kez daha neden Nietzsche?" sorusuna Yusuf Kaplan, her iki eserin girişinde yer alan "Bir Putkırıcı ve Hakikat Arayıcısı Düşünürün Arkeolojik Bir zihin Analizi" adlı makalesinde cevap veriyor.
"Bu küçük kitap, büyük bir savaş ilanıdır" diyen Nietzsche, Putların Alacakaranlığında'da, Batı aklını tarif ederek aklın nasıl tahrif edildiğini, tahrif edilerek insanlığı nasıl bir kumpasın içine tıktığını ifşa eder. Tarifi yapmak için en başa, o karanlık tortuyu kazıyarak, Antik Yunan'a döner ve burada karşısına Sokrates dikilir. İyi de, kimdir bu Sokrates? Büyük bir diyalektik-kurgu ustası, 'hayatı uzun bir hastalık' olarak niteleyen söz cambazı. Sokrates'in kurgusal aklı, Grek zevki ve beğenisini alt etmiş, asil zevk ve beğenisiyle hayatı dışlamıştır. Sokrates, aslında, aczin hayat bulduğu bir kafa ve gövde demektir. Çünkü diyalektik, aciz birinin elindeki en son silahtır. Kişinin aciz olmaması demek, hakkını gücüyle alabilmesi ve bu hakkını kullanması demektir. Sokrates ise, toplumun en alt katmanına mensuptur. Çirkindir. Avaredir. Kendini dışlayan aristokratları alt etmek için bizzat hayatın kendisini dışlar, kurgusal olanı ululaştırır. Bunu sevimli bir üslupla yapar. Akıl, erdem, mutluluk kavramlarıyla kurgusal gerçekliğin içini doldurur: "Akıl=Erdem=Mutluluk". Ne var ki, kurgusal gerçekliğin içeriğini doldurmak için kullanılan bu kavramlar anlamını yitirir. Geride artık ne akıl kalır, ne erdem ne de mutluluk. Diyalektik, karşıdakinin aklını kullanma çabasına indirilmiş son bir balyoz darbesine dönüşür, Sokrat'ın elinde. Böylece yoz, hasta, kötümser bir insan tipi; zevksiz, sevimsiz, beğeni yoksunu, hiçbir derinliği olmayan yoz bir kültür iklimi yeşerir.
İnsanlık, Sokrates ile birlikte 'kurgusal aklın' yol açtığı 'çıkmaz'a tıkıldığına ve hala buradan çıkamadığına göre, nasıl oldu da nice filozof varolageldi? Dahası nice filozof, insanlığa, o keskin çıkmazda ne söyledi, ne söyleyebilirdi? Evet, der Nietzsche, olan-biten hiçbir şeyin farkında değillerdi. Bu nice filozof, ele aldığı her bir şeyi ölümcül bir tehlikenin pençesine bıraktıklarını bilmiyorlardı ve aslında onlardan bize kalan "kavramsal mumyalar"dan başka bir şey de yoktu. Değişimi reddetmek suretiyle kurgularına sımsıkı sarılmışlar, bu nedenle de olup biteni dolaysıyla yanıldıklarını fark edememişlerdi. Donmuşlardı. Diyalektiğin doğal sonucu olarak kategorilendirme yöntemine başvurmuşlardı çünkü. Eflatun'un yaptığı da buydu, Kant'ın yaptığı da. Gerçekte dünya, "gerçek/hakiki" ve "görünen/zahiri" olarak ikiye ayrılmaya gelmezdi. Kategorilere ayırma, çözülmeyi, yozlaşmayı ve nihayetinde çöküşü kaçınılmaz kılar.
Dekadantın/yozlaşmanın üreticileri olan filozların yanılgılarını süreksizleştiren bir neden daha vardı. Diyalektik çıkmazın rengini verdiği bu unsur, "Nedenlerle sonuçların birbirlerine karıştırılması"ydı. Nietzsche, durumu örnekler: Genel yargı, erdemli insanın mutlu insan olduğunu söyler. Oysa ki insan, ancak ve ancak, mutlu oldukça erdemli olabilecektir. Aynı şekilde, genç bir insanın, bir anda çökmesi üzerine çevresi, gencin düştüğü duruma neden olarak hastalığı gösterir. Oysaki o gencin çökmesi, sefil hayatından, yozlaşmış ve bunaltıcı hayatından kalan mirasın tabii sonucudur. Bu örneklerin aynısı Batı aklının ürettiği her düşünceye-'şey'e uyarlanabilir.
Modernliğe ve modern bir teori olan ilerleme fikrine eleştiri oklarını yönelten Nietzsche, kazanımları üzerinde durduğu Rönesans ile yaşadığı dönemi kıyaslar. Dönemlerinin hiçbir şekilde Rönesans ile kıyas edilemeyecek kadar geride olduğuna inanır. "Bizim kendimizi, Rönesans şartlarına yerleştiremeyeceğimiz apaşikar ortadadır... Sinirlerimiz böylesi bir duruma/gerçekliğe tahammül edemez" der. O yüzden ilerleme modern bir düşüncedir, batıl-boş bir fikirdir. Rönesans'ın aşıldığı yönündeki yaygın kanıya karşı çıkar: "Her çağ bu şekilde düşünür, düşünmek zorundadır". Yaşanılan hayatın niteliklerini, hız ve sorumsuzluk olarak niteler. Hız ve sorumsuzluk ise, modern insanın içinde kaybolduğu bir labirenttir. İlerleme teorisi konusundaki kötümserliği, liberalizmle ilgili değerlendirmesinde de kendini gösterir. Liberalizmin hayat bulması mümkün değildir, çünkü vaat ettiği şey özgürlüktür. Liberalizm adına tesis edilecek kurumlar, ilkin liberal olma özelliklerini yitireceklerdir. Çünkü bu kurumların kendisi, bizzat özgürlüğün önündeki en büyük engel olacaktır. "Dağ-ovanın düzleştirilmesi" demek olan liberalizm, insanı küçültür, korkaklaştırır ve kibirli bir varlığa dönüştürerek "sürü-hayvana" indirger. Liberalizm güç eksenli bir özgürlük anlayışı üzerinden var olur. Nietzsche'ye göreyse özgürlük, "kişinin kendi sorumluluğuna sahip olma iradesine sahip olma çabasıdır."
Nietzsche, Modern dünyaya ve modern düşünceye yönelik sarsıcı eleştirilerini “Deccal-Sahte İsa”isimli kitabında da sürdürür.
Neticede Nietzsche insanın fıtratını dikkate almayan Batı'nın saf-kurgusal aklı ile Hıristiyan-Kilise'nin, anarşizme, nihilizme yol açtığına, bu şekilde insanı çözerek zayıflattığına, güçsüz bıraktığına; insanlığı 'çıkmaz'a sürüklediğine dikkatleri çekmek istiyor. Her iki eserinde de bu 'çıkmaz'ı tasvir ediyor. Ve o çıkmazdan konuşur, çığlık atıyor. Bu nedenle sistematik olmayan pasajlarda şiirsellikle, söz oyunlarıyla, metaforlar ve aforizmalarla, adeta, tasvir ettiği 'çıkmaz'ın surlarını yıkmaya çalışıyor. Nietzsche, İslam'ın, İslam kültürünün, bugün Seküler-ideolijik saldırıların hedefinde olmasının arkasındaki zihniyeti, ta o zaman gün yüzüne çıkarıyor. Bugün evrensellik vehmedilen Batılı değerlerin insanlığı sürüklediği 'yıkımı' öngörüyor, ifşa ediyor ve uyarıyor: Hayata Evet.






