Hıristiyan Avrupa'da müziğin, bu köşeye asla sığmayacak kadar geniş ve bir o kadar da ilginç bir macerası vardır. Özellikle Aziz Gregorius döneminde müziğin, kilise doktrinine göre yeniden şekillendirildiğini ve bu doktrine uygun hâle getirdiğini söyleyebiliriz. Aziz Gregorius, milâttan sonra 540-604 yılları arasında yaşamış bir din adamıdır ve Aziz Ambrosius'un halk ezgilerine giydirdiği dînî içerikli sözlerden oluşan ilâhileri halk ezgilerinden arındırarak ve bu ilâhileri “fazla popüler ve dejenere olmuş” gerekçesiyle yasaklayarak işe başlar ve müzikte yeni ve daha katı, toleranssız bir dînî geleneğin başlamasına öncülük eder. “İçinde şeytan var” diye, org haricindeki bütün enstrumanlar ve bununla birlikte kadın sesi yasaklanır, “schola cantorum” adıyla sadece erkek çocukların kabul edildiği bir tür müzik eğitim kurumunu kurar. Ama asıl önemli olan şey, bu dönemde müziğin kilise öğretisine uygun hâle getirilmesi meselesidir.
Batı müziğinin tampere sistemi, Aziz Gregorius döneminde kilise öğretisine göre şekillendirilen müziklerden filizlenip gelişmiştir dersek, yanlış bir şey söylemiş olmayız. Tampere sistem bilimsel bir sistem olmaktan çok, muharref bir kitabın ve Allah'ın gönderdiği tevhid dîni olma özelliklerinden uzaklaştırılmış kilise dîninin ve yine Allah'tan uzaklaşılarak, indirgenmiş bir kutsalın şekillendirdiği bir müzik olarak anlaşılmalıdır ve bizim müziğimizin sahip olduğu “koma sistemi”nden oldukça farklıdır. Batı'nın tampere sistemi vertical (dikey), Doğu'nun ve Osmanlı'nın koma sistemi ise horizontal (yatay) hareketlerden oluşmaktadır. Gerçi dikey veya yatay; hareket şekli nasıl olursa olsun, bütün iş bestecide bitmektedir ve bu durum onların üretkenlikteki zenginliğini etkilemez, etkilememiştir de. Fakat ilginç olan şey, gerek Batı ve gerek Türk müziği bestecileri hiç kuşkusuz sınırları zorlamışlar ve melodi üretmek konusunda yeni hareket alanları açmaya çalışmışlardır. Bizim yakın müzik tarihimiz, müziğimizin nasıl çoksesli hâle getirileceğine dâir arayışlarla ve çalışmalarla, denemelerle doludur. Batı'da da müzisyen, “tamam, her şey buraya kadar, bu sistem mükemmel hâlini almıştır” deyip oturmamış, tam tersine müzik üzerine arayışlar ve tartışmalar her zaman yaşanmıştır. Gelişme ve yenilenme arzusu insanın hamurunda vardır çünkü. Doğulu olsun Batılı olsun, Müslüman olsun Hıristiyan olsun putperest olsun… fark eden hiçbir şey yoktur. İnsan insandır!
Batı'daki arayışlar içerisinde en fazla dikkat çekenlerden ve Batılı müzik tarihçileri tarafından da üzeri en fazla örtbas edilmeye çalışılan arayışlardan bir tanesi, “minik aralıklı müzik”, yani “mikrotonal müzik” olarak da adlandırılan tarz olmuştur. 20. yüzyılın ilk yarısında, tampere sistemin “birbirine eşit oniki yarım aralık” yerine, Doğu'nun ses cevherine daha yakın küçük aralıklarla müzik yapıldı. Bu küçük aralıklara “minik aralıklar” yani “mikrotonlar” adı verilmektedir. Müzikte Neoklasisizm'in (yeni klasikçilik) kurucusu Ferruccio Busoni (Yeni klasikçilik'ten söz ederken Busoni kadar İgor Stravinsky'yi de hatırlamak gerekmektedir) tam perdeyi ya da tam aralığı dörde, altıya bölerek elde ettiği minik aralıkların, yani mikrotonların yani daha açıkçası koma seslerin kullanılmasını önermişti. (Ortaya çıkan şeyin Türk müziğine yakın bir sistem olup olmadığı tartışılabilir).
Ne tuhaftır ki Batı müziğinde arayışlar, müzisyenleri Doğu'ya, Osmanlı müziğine doğru yöneltiyor. Batı müziğinde Doğu müziklerine ve seslerine yöneliş, aslında bir arayışın göstergesi. 16 ve 17. yüzyıldan itibaren İstanbul müziğinin Batılı müzisyenleri etkilediği artık yeni bir bilgi değil, Mozart'ın, Beethoven'in, Lizst'in eserlerinde bu etkiyi görmek mümkün. Ama Busoni'nin arayışlarının benzerlerini, ritm ve melodide başka Batılı müzisyenlerde de
görebiliriz.Rimski-Korsakof'un Şehrazâd'ını dinleyin, hak vereceksiniz. Claude Debussy'nin Prelüd ile öncülük ettiği Cava ve Doğu müziği etkilenmesi, Albert Roussel'in Padmavati opera-balesinde Hind müziğinden etkilenmiş olması, Cage'in Zen-Budizm'den etkilenerek raslamsal müziğe kapı açması, Harry Partch, Henry Cowell ve Olivier Messianen'in eserlerindeki Doğu-Hind etkisi, Batılı müzisyenin arayışlarının bir göstergesidir. Bu arayışlar ve özellikle Doğu'ya yönelişler, tampere sistemin tıkanmasını ve bestecinin iç dünyasını ifade etmekte yetersiz kalmasını mı göstermektedir? Ben bir müzisyen olarak evet, bu görüşteyim.
Başka bir ilginç gelişme de 20. yüzyılın başlarında Leningrad'da yaşandı. Leningrad, Moskova ekolü yanında Rus müziği için önemli bir ekol olma özelliği taşır. Leningrad'da mikrotonaliteyi savunan ve bu yolda somut çalışmalar ortaya koyan, besteler yaptıran bir dernek bile kuruldu. Ama “siz Türkleşiyor musunuz, Osmanlılaşıyor musunuz? Şimdi sizin için bunca yıllık gelenekten vazgeçip, mikrotonaliteye uygun piyano mu yapmak gerekecek?” gibi gerekçelerle kavgalar çıktı, tartışmalar yaşandı. Batı müziğinin katı savunucuları, yenilikçilerin önünü kesti. “Minik aralıklı sisteme uygun çalgılar yapmak zor” denilerek işin içinden çıkıldı. Ama buna rağmen uygulamalar yok mu? Var! Amerikalı besteci Ernst Bloch'ta var… Bela Bartok'un keman konçertosunda var… Çek besteci Alois Haba'nın eserlerinde çeyrek sesler, hatta altıdabir aralıklar kullanılmıştır. (Koma sistemi eleştirerek çağdışı bulan ve yerden yere vuran kompleksli ve önyargılı kişilere duyurulur.)
Bu ilginç gelişmeleri ve arayışları unutmamak gerekiyor. Batı aradıkça Doğu'ya, Doğu aradıkça Batı'ya yöneliyor, yaklaşıyor. İnsanlık, Allah'ın kendisine verdiği arzın genişliği üzerinde dolaşıyor… birbirini tanımaya, keşfetmeye çalışıyor. Galiba iletişim araçlarının da artık iyice geliştiği günümüz dünyasında Batı'nın Doğu'yu, Doğu'nun da Batı'yı keşfedip tanıması, seslerini duyabilmesi daha da kolaylaştı. Zaman vertical hareket ile horizontal hareketi birbirinden iyice ayırıp düşman etmek değil, birbiriyle kaynaştırıp birleştirerek mükemmele ulaşmak zamanı. İki tarafın da bağnazlıklarına rağmen buna az kaldı. Benim yüreğim öyle diyor.






