
Anadolu’nun farklı şehirlerinde yaşayan yazar ve şairler iletişim çağında merkez taşra ilişkisini nasıl etkilediği üzerine yorum yaparken edebiyatın taşra/merkez ile bir bütün olduğunun altını önemle çiziyor ve taşralı yazar olmanın mesafeyle değil zihniyetle mümkün olacağına dikkat çekiyor.
Anadolu’nun sesi soluğu olmuş pek çok yazar vardır. Yunus Emre, Karacaoğlan, Aşık Veysel bugün Anadolu’dan çıkıp hepimizin gönlüne dokunan isimlerdir. Yine Türk edebiyatının en çok okunan pek çok romanı Anadolu’da geçer. Anadolu’nun sesi soluğu olan pek çok yazar ve şair ya doğup büyüdükleri topraklardan ilhamla ürünlerini kaleme almıştır ya da gezmek, çalışmak için gittikleri yerleri anlatmışlardır. Bugün ise Anadolu’nun dört bir yanında yaşayan pek çok yazar ve şairimiz var. Günümüzde teknoloji ve iletişim ağlarının hayatımızın her alanında olması, dünyada sürekli bir değişimin ve dönüşümün olması edebiyatta da etkilerini gösteriyor. Edebiyat da büyük bir hızda değişmekte ve kendisini yenilemekte. Dünyanın böylesine bir değişim süreci geçirdiği dönemde edebiyat alanında da birtakım değişimler ve dönüşümler olacaktır elbette. Teknolojinin ve iletişim ağlarının artmasıyla merkez-taşra anlaşıyımız da yeniden şekillendi mesela. Taşra-merkez anlayışında yayıncılığın merkezi kabul edilen İstanbul dışında yaşayan yazarların eserlerine de her geçen gün ilginin arttığını söylemek mümkün. Anadolu’da yaşayan yazar ve şairlerle konuştuk. Mustafa Çiftçi, Abdullah Harmancı, Ömer Yalçınova, Metin Önal Mengüşoğlu, İhsan Deniz, Mehmet Sabri Genç, İbrahim Gökburun, Zeynep Arkan, Müzeyyen Çelik, Ayşegül Genç ve Ayşe Dilara Akdeniz teknolojinin ve iletişim ağlarının artmasıyla taşra-merkez anlayışının nasıl bir değişim yaşadığını, taşrada yaşayan birer yazar/şair olarak günümüzde okuruna ulaşmaları ile kitaplarını okurlarla buluşturmalarının avantajlarını ve dezavantajlarını Yeni Şafak Kitap okurlarıyla paylaştı. Taşrada yaşayan yazarlar, iyi eser üretmekte taşranın daha verimli olduğu konusunda hem fikir. İyi eserin iyi yayınevlerini ve okuru bulması da artık günümüzde çok fazla sorun değil ancak okurla yüz yüze iletişim kurma hususunda taşrada yaşamak olumsuz bir etken. Yazarların tartışmaya açtığı bir başka husus ise taşralığın mekânla değil zihinle alakalı asıl ‘aşılamaz’ bir sorun yaşadığı. Şimdi sözü yazarlarımıza bırakalım:
Dijital devrim edebiyat hayatımı ikiye böldü

Edebiyata 1990’ların başından itibaren girmiş bulundum. Otuz seneyi devirdim. Bu, şu anlama geliyor: Dijital devrim edebiyat hayatımı ortadan ikiye böldü. Bir başka deyişle, edebiyat hayatımın ortasından itibaren internet ve sosyal medya biçimleri hayatımızda egemen olmaya başladı. Örneğin sosyal medyanın güçlenmesi, medyada yer bulmakta zorluk çeken yazarlar için bir avantaja dönüştü. Bunu daha çok kitaplarının tanıtılması, duyurulmasında zorlanan yazarlar için söylüyorum. Sosyal medya, medya gücünü atomize ederek herkesi kendi çabasıyla ve şansıyla baş başa bıraktı. 1990’larda edebiyat âleminde gördüğümüz merkez–taşra uzaklığı veya ikiliği, dijital devrimle birlikte iyice azaldı. Silindi diyemem. Ama ulaşım ve iletişim hızlandıkça yaşadığınız şehrin pek bir önemi kalmadı. Son yirmi senede, edebiyat dergilerinde gördüğümüz isimlerin büyük bir kısmı Anadolu’dan ürün gönderen kalemlerdir. Taşra yok oldu. Ya da bir hayli merkezileşti. Ancak dijital değişim nereye kadar giderse gitsin, bütün network alanları için söylüyorum, kişisel tanışıklık hâlâ etkisini sürdürüyor. Şunu da belirtmek isterim: Yayın teknolojisinin kolaylaşması ve yaygınlaşması, 90’larda bile hâlâ gördüğümüz, merkezde ve taşrada üretilen yayınlara yansıyan nitelik farkını neredeyse tamamen ortadan kaldırdı. 80’lerde veya 90’larda, bir dergi için, bu taşra dergisidir veya taşra yayınıdır, demek çok muhtemeldi. Artık değil. Edebiyat ilişkilerinde taşranın merkeze bağımlılığı eskiye oranla çok daha azalmış görünse de, sonuçta belli başlı yayın odakları İstanbul’da bulunmaya/var olmaya devam ediyor. Her şeyde olduğu gibi kültürel hareketlilik konusunda da İstanbul hâlâ hakimiyetini kaptırmış değil. Ama merkezin taşradan beslenme/yararlanma/taşraya ihtiyaç duyma oranı giderek daha fazla artıyor.
İyi eserin alıcısı merkezde hâlâ

Taşra halen taşra. Merkez de halen merkez. İmkanlar arttı. Artık bir mektup yazıp, onun cevabını günlerce veya haftalarca beklemiyoruz. E-mail gönderiyoruz. Ya da WhatsApp’tan mesaj. Sosyal medyadan takip ediyoruz dergileri, şairleri ve yazarları. Fakat verilen tepkilere dikkat ettiğimizde taşrada yaşayanlar halen taşralı. Bunların merkeze taşınmaları, yani İstanbul veya Ankara’da ikamet etmeleri de durumu değiştirmiyor. “Taşrasın sen taşra kal” demiyor belki kimse onlara. Ama onlar “Taşralıyım, taşrada kalayım” diyor. Ya da kendini merkezde zannedip, “Ne taşrası ya!” diye düşünebiliyor. Taşradan merkeze gelip, kendini artık merkez kabul edip, taşralıya “Taşrada kal,” diyenler de tabii ki olabilir. Onlar da taşralıdır zaten.
ALGILAR DEĞİŞTİ SADECE
Ben Türkiye’de herhangi bir değişim görmüyorum. Bu sadece merkez-taşra meselesinde değil. Kıyafet değişiyor. Ev değişiyor. Araba değişiyor. Ama adam aynı adam. İmkânlar da değişti. Ama algılayış değişmedi. Ruh aynı yani. Hani dedim ya, merkeze taşınmış ama taşralı kalmış yığınla edebiyatçı var. Bunlar mesela dergi çıkarıyorlar. Bakıyorsunuz taşrada çıkan dergiden farkı yok. Şiir yazıyorlar, durum yine aynı. Yani o kabuğu kırmak çok zor. Taşralı olmak bu manada hem kolay hem de zor. Oysa fark her zaman vardır. İnsan olmak noktasında değil. Algılayış, yorumlayış, anlamlandırma ve tepki manasında. Taşrada yaşayıp, merkez dergiler çıkaranlar da vardır. Bu da merkez-taşra ayrımının mekânla bir ilgisinin olmadığını gösterir. Dediğim gibi taşralılık bir algı meselesidir. Hayatı değerlendirme, hayata bakma konusu yani. Bu, kendini nerede gördüğünle ilgili değil. Kendini ve çevreni nasıl gördüğünle ilgili. Bana “Eğer sen şiirden anlasaydın, önünde duran şiirlerin günümüz Mevlana’sına ait olduğunu fark ederdin,” diye sinirden tir tir titreyen ihtiyar amca taşraya sıkışıp kalmış, halüsinasyon görüyordu. Kendini Mevlana sanıyor. Bu durum bir taşra hastalığıdır. Kendini hep olmadığı yerde görmek yani. Bir yerden sonra kendine de dürüst olamamak. Bu kişi çevresindekileri de uğraştırır durur. Edebiyattan anlamayanlar da ona, “Evet ya, sen günümüzün Mevlana’sısın,” der. Yalan yalanı doğudur. Sonrasında eleştiriye kapalı bir ruh hali içine girer o kişi. Sen “Bu şiirler zayıf,” dediğinde, sinirlenir, tir tir titrer.
TAŞRADAYSAN ÇOK İYİ OLMAK ZORUNDASIN
Eğer ortaya vasatın üzerinde bir eser koyuyorsan, bunun merkezde alıcısı her zaman olur. Yine de yayıncılık açısından taşrada olmanın dezavantajları vardır. Avantajları hiç yoktur. Yayıncılık merkezin işidir. Taşralılık merkezi görememektir. Yok saymaktır. Ya da kendini merkezle aynı sanıp, onunla boy ölçüşme yanılgısıdır. Vasatın altındaysan zaten merkezden iltifat görmezsin. Kimse de senin gözünün yaşına bakmaz. Vasatın altındaysan ve merkezdeysen bir şekilde (bu, eş dost ilişkisi de olabilir) kitabını yayımlatırsın, şiirlerinle dergide görünürsün. Taşrada iyi şiir yazan kişiyse, yıllarca uğraşmak zorunda merkez dergilerinde itibar görmek için. Yine de çok bir itibar görmez, orası öyle. Ama şöyle böyle ismini duyurur yine de. Merkez-taşra ayrımı halen var. Yayın konusunda bilhassa var. Hatta bu ayrım en çok yayın noktasında ortaya çıkıyor.
Mesele sadece uzaklık değil

Bir şeyin dışında kalmak günümüzde çok da mümkün değil. Yetişememek, yaklaşamamak mümkün ama dışında kalmak, olmamak, görünmemek, kaybolmak çok zor. İnternet ve teknolojik gelişmeler insanı sürekli kıyıdan alıp topluyor ve içeriye çekiyor. Siz boş boş baktığınızı düşünürken optik okuyucular, mobeseler sizi kaydedip kategorize ediyorlar. Bir kıyı mümkün ama bir dış mümkün değil artık. Dolayısı ile taşranın tanımını nasıl yapacağız. Taşra, dışarıda kalan yer midir kıyıda kalan yer mi? Taşrada yaşayan yazar dediğimizde neyi kastediyoruz, dışarıda yaşayanı mı kıyı da yaşayanı mı? Edebiyat dünyasının dışında kalmış yazarı mı yoksa kıyısında kalmış yazarı mı? Misal Bodrum’da yaşayan yazar ile Erzurum’un bir ilçesinde yaşayan yazar için ikisi de taşralıdır diyebilir miyiz? Sadece kilometre cinsinden değil sınıfsal mesafeler de var. Bazen de belirli grupların aynı isimleri tekrarlaması bir ıssızlık hissi oluşturabiliyor. Gelişmeyi engelleyen sınırlar elbette var. Anlamayı engelleyen genişliklerin olduğu gibi. Edebiyat hem merkezle hem kıyı ile hem sınırlar hem genişlikler ile ilgili. Çok yaklaşan insanlar uzaklaşmazsa göremez, çok uzak insanlar ise yaklaşmazsa göremez. İnternet yaklaştırırken körleştirebilir, uzak duran başka yakınlıklar keşfedebilir. Böyle bir çağdan geçiyoruz. Ne “evet”ler büyük ne “hayır”lar büyük. Büyük olan tek şey ağızımızdaki bu belirsizlik çizgisi.
Teknoloji gelişti ama zihniyet aynı

Taşrada yaşıyor olsanız bile taşranın sizi görebilmesi için merkez tarafından görülmeniz gerekir. Mesela burada yaşayanların bir doktoru sevmesi ve kabul etmesi için şöyle bir yol vardır. Hastanızı önce buradaki doktora götürürsünüz, sonra bir de Ankara’da doktora götürürsünüz Ankara’daki doktor da hastaya aynı teşhisi koyarsa o zaman buradaki yani taşradaki doktoru kabul edersiniz. Bu hal edebiyatta da böyledir. İstanbul, Ankara dergileri sizin eserinizi yayınlarsa o zaman buradakiler de “hımm” der, alaka gösterir ve kendi memleketinizde merkezin onayına muhtaç halde eser vermeye devam edersiniz. İletişim imkânları bu hastalıklı yapıyı değiştirmedi bilakis kolaylaştırdı. Artık İstanbul’daki dergi sizi beğenirse taşraya bunu göstermeniz daha kolay oldu. Yani teknik değişti ve fakat zihniyet değişmedi.
Taşrada yaşamak bir tercihse yani bilerek ve isteyerek burada yaşıyorsanız, eserinizin okunacak kıvama gelmesi için gerekli sabra da sahip oluyorsunuz. Mesela ben ilk hikayem dergide yayınlandıktan sonra kitabımın çıkması için yedi yıl beklemiştim. Ama zorunlu olarak burada ikamet ediyorsanız o zaman sizde eser verecek iştah ve sabredecek takat kalmıyor. İstanbul’a gidip eser vermek için çırpınan yazarlar var. Yaşamıyorlar da tükeniyor gibiler. İstanbul adam harcamada pek mahirdir ya. İşte taşraya sabredemeyenler İstanbul’a tahammül etmek zorunda kalıyorlar. Bir de teknoloji sayesinde taşrada yaşasa bile kitabını bastırabilenler var. Hatta bazı yayınevleri kitabı dijital ortamda aldığı sipariş kadar basıyor. Kitap basılı halde mevcut değil. İnternetten sipariş gelirse, sipariş ne kadar ise o kadar basılıp okura ulaştırılıyor. On kitap kadar da yazara veriyorlar ki kitabını görsün de hevesini alsın diye. Yani taşra ile merkez ilişkisi değişiyor, karmaşıklaşıyor anlaması zor ama nerede yaşarsanız yaşayın, eser vermek için sabır ve emek hâlâ olmazsa olmaz şarttır.
Yazarlığa ilk adımı taşrada attım

Geçen yüzyılın kırklı yıllarında doğup ellili yıllarından itibaren okuryazarlıkla münasebet geliştirmiş biri sıfatıyla merkez-taşra ayrımını iliklerime kadar yaşamıştım. 1962 tarihinden başlamak üzere şiir, hikâye, deneme türlerinde kendimce yazmaya başlamıştım. Orta tahsilimi Malatya şehrinde sürdürüyordum. Malatya Lisesi’nin resmi dergisi Yeni Adım’da ürünlerim yayımlanıyordu. Dergiyi yöneten edebiyat öğretmeninin ideolojik tutumu bir süre sonra beni uzak tuttu. Diyebilirim ki onun sayesinde kendimi Dal adlı bir derginin editörü ve Çile adlı bir mahalli derginin de başyazarı olarak bulduğumda yaşım on altıdan on yediye yürüyordu. Şehrimize konferans vermeye gelen Necip Fazıl üstada takdim edilip onun tarafından övgüler alınca başyazarlığını yaptığı İstanbul’da neşredilen Yeni İstiklal dergisine bir şiir postaladım. Taşralı yazarın (şairin) merkeze ilk adımı böyle atıldı. Şiirim orada küçük eleştirilerle yayımlanınca müthiş bir cesaret gelmişti bana. Hemen ardından Ankara’da Türk Yurdu, İstanbul’da Fikir ve Sanatta Hareket mecmualarına ardı ardına yazdıklarımı (bir daktilom yoktu) el yazısı ile kopyalayarak postalıyor ve hemen hepsinde karşılığını alıyordum, şiir, hikâye ve denemelerim yayımlanıyordu.
TAŞRADA KALSAYDIM YERİMDE SAYARDIM
Salt taşrada kalsa, orada yayın yapmayı sürdürse ve Türkiye sathında tanınır bilinir olmayı bekleseydim, yerimde sayacağımı biliyor böyle düşünüyorum. Bahsi geçen tarihlerde merkez-taşra ayrışması son derece keskindi. Ama iletişimin, haberleşmenin, bilginin dijital akışının yapay zekâya kadar varmış bulunan sürati bu ayrımı kısmen zayıflatmış ve hafifletmiş görünse de, Türkiye kültür hayatı bakımından asırlara dayanan merkezi iktidarı ve saltanatı hâlâ asla sarsılmamış bulunan bir İstanbul var karşımızda.
İSTANBUL’UN İKTİDARINI YIKMAK HENÜZ MÜMKÜN DEĞİL
Taşrada yaşamak, orada yazar-şair olmak başka bir şey, ancak kültür hayatında/ dünyasında bilinir tanınır olmak başka bir şeydir. Bu sebeple biz taşralılar hala ve belki daha uzunca bir süre İstanbul merkezine muhtaç durumdayız. Onun iktidarını yıkmak öyle kolay görünmemektedir. Unutulmamalıdır ki bir yerde taşradan söz açılıyorsa orada mutlaka bir merkez mevcuttur. Ne var ki tek başına bırakılmış herhangi bir oluşum, taşraya muhtaç kalmaksızın merkez ismini alacaktır. Türkiye açısından İstanbul işte tam böyle bir merkezdir.
Taşralı olmak zihinsel bir mesele aslında

İnsanları sınıfsal kategorilere ayırmak, ön yargılarla beslenen ayrımları genelleştirmek sağlıklı gelmiyor bana. Taşralı olmak, merkezin dışında olmak, zihinsel bir şey aslında. Kişilerin, zihinlerin ürünü olan edebi eserler belirleyici, öncü olma iddiasını taşıyorlarsa durdukları yerin merkezini de belirliyorlar. Oysa merkezde de olsa, zamanını yakalayamayan her üretim taşra zihniyetiyle yaftalanıp dışlanabilir. Türkiye’nin genel yapısı taşralı olmaya yakındır. Burada tabii ki kendine ve diğerine yönelik zihniyeti, dünyayla kurulan ilişkiyi kast ediyorum. Yine de taşralı derken hangi merkezi esas alıyoruz, merkezin karşısına koyduğumuz kültürel yapı ne kadar belirgin? Bu soruları sormak zorundayız. Fakat sorunuzun merkeze aldığı şekliyle internet ve teknolojik gelişmeler sayesinde taşralılık ve sıradanlığın mekânı ortadan kalktı. Tam tersi de olabilir. Artık taşra ve merkez adına mekânsızlık var. Edebiyatın merkezi kabul edilen bir coğrafyada dışarıda kalmışlık, dışlanma, kendini belirleyici olanla uyumlayamayan kişiler olabilir. Ya da taşrada, zamanın ruhunu yakalamış eserler sayıları çok az olsa da üretilebilir. Taşra dediğimiz şeyin insanı sınırlayan, uyarı düzeyi ve fiziksel imkânları düşük yapısı internet ve teknoloji sayesinde değişime uğradı. Dediğim gibi mekânlardan ayrı biçimde zihinsel bir durum olarak kaldı. Taşrada yaşamak sadece coğrafi sınırlılıkları içeriyor. Fakat imza günü için Kars’tan İstanbul’a gelecek bir yazar için uçak seferleri hazır artık. Bir eserin dergilerde yer bulması, bir kitap dosyasının yayınevine ulaşması internet yoluyla kolay ve hızlı bir hal aldı. Sosyal medya hesaplarını aktif kullanan bir isim muhatabına rahatça ulaşabilir. Kitabının tanıtımını yapmak, e-dergi çıkarmak, online edebiyat söyleşileri yaparak bir kitleye ulaşmak artık çok kolay. Ulaşacağı kitleyi bile, sosyal medya hesabının yapısına göre kendisi seçebilir. Ne kadar merkezde veya dışarıda olmak istediğine bağlı olarak üretimini rahatça kitlesine sunabilir. Burada merkez yazarın kendisidir. Yeter ki zamanını yorumlamayı bilsin.
Kaliteli işin sadece merkeze ait olmadığı anlaşıldı

İletişim imkânlarının genişlemesi yanında ulaşım hatlarının da çeşitlenip yaygınlaşarak mesafelerin azalması neticesinde merkez-taşra konumlanması giderek eski anlamından uzaklaşır oldu. Edebiyat-sanat dünyası için ne kadar böyle? Bir kere, sanat-edebiyat bağlamında taşra daha görünür hâle geldi. Merkezin merceği taşradakine daha çok odaklandı. Taşraya kulak verildi. Yayımlama imkânları arttı. Baskı teknolojileri açısından merkez-taşra ikilemi hemen hemen ortadan kalktı. Kaliteli dergiler ve kitaplar, baskı teknolojilerinin sadece merkeze ait olmadığını gösterdi. Ve fakat anlam, anlayış, algı dünyalarının iletişim ve ulaşım imkânlarıyla karşılaştırıldığında pek o kadar da gelişmediğini fark ettik, en azından benim için böyle. Bana sorarsanız, edebiyat dünyasında dünün kavramları olan ‘köylülük’, ‘kasabalılık’ veya ‘taşralılık’ hâlen muhafaza ediliyor. Bu tür algı biçimlerinin mekân/konum belirlemesi değil, bir ‘zihniyet’ işareti olduğunu yıllar önce ifade etmiştim. Anlayan anladı.. Ve esas problemin merkezde yaşadığı, şiir yazdığı, roman okuduğu, dergi çıkardığı, sinemaya gittiği, resim yaptığı vs. hâlde köylülük veya taşralılık zihniyetini üzerinden atamayanlarda olduğunu da. Yıllar geçmiş, neler neler değişmemiş!
Az önce kısaca değindim. İmkânlar gelişti ve çeşitlendi. Taşra için eskiden dezavantaj sayılan şartlar nerdeyse tamamen ortadan kalktı. Ancak mesele bu değil! Eşya kavrayışınız, hayata bakışınız, dünya algınız, sanata-edebiyata yaklaşımınız köklü bir değişim/yenilenme barındırmadıktan sonra kitabınız taşradan merkeze veya merkezden taşraya ulaşmış, okuru bulmuş ne önemi var? Üç yıl kadar süren pandemi sürecinden sonra ‘bulaşıcılık’ nasıl bir merettir, öğrendik sanıyorum. Dikkat: ‘Köylülük’ bulaşıcıdır!
Edebiyat taşrası ve merkeziyle bir bütündür

Teknolojinin ve özellikle sosyal iletişim ağlarının gelişmesi durumu merkez-taşra anlayışını bir dereceye kadar şekillendirdi ama bu ayrımı tamamen ortadan kaldırdığına inanmıyorum. Taşradaki yazarlar becerileri doğrultusunda sosyal medyanın imkânlarından faydalanıyorlar. Eserlerini dergilere, yayınevlerine gönderme konusunda da sorun yaşamıyorlar ama yine de merkezdekiler kadar etkin olduklarını düşünmüyorum. Bu taşradaki eserler zayıf merkezdekiler güçlü anlamına gelmesin. Edebiyat taşrası ve merkeziyle bir bütündür. Özellikle dergiler çevresinde yine İstanbul ve Ankara merkez olarak ağırlığını koruyor bu bir gerçek. Taşra yine kenarda kendi yağıyla kavruluyor.
Bir diğer nokta sosyal medya etkisiyle taşrada edebiyat yapanların görünürlüğü, tanınırlığı arttı. Taşradan da iyi eserler çıkabileceğini insanlar gördü. İçerik olarak ise hiçbir değişiklik olduğunu düşünmüyorum. Sosyal medya olmadan da merkezdekiler taşradakilerin eserlerini, taşradakiler de merkezdekilerin eserlerini bir şekilde okuyordu. Herkes kimin neyi nasıl yazacağını kestiriyordu. Bu değişmedi. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin içeriğe, kafa yapısına büyük bir etkisi olmuyor. Kimileri metropol ruhunu küçük bir şehirde hissetmek istese de samimi eserler çıkmıyor ortaya. Kendimiz olabildiğimiz kendi sesimizi yansıtabildiğimiz eserler başarılı oluyor. Bu yüzden taşra taşradır, merkez de merkezdir. Biz iletişim ağları sayesinde merkezdekilerle daha iyi iletişim kurarız, eserlerimizi sosyal medyada görünür kılarız o kadar. Yine de haksızlık edemem. Dergilere mektup yazıp aylarca cevap beklemiş biriyim. O yüzden bu iletişimi önemsiyorum. Bana iyi bir edebi çevre kazandırdı. Yalnız yine taşradan bir yazarım. Taşra deyince akla ilk gelen isimlerden biriyim artık. Kitabı herkes internetten alıyor. İnternetten kitap alışverişi şehirlerinde büyük kitabevleri bulunmayan taşralı yazarlar ve okurlar için büyük bir avantaj oldu. Tanıtım ve kitap satışında taşra ve merkez eşit. Dezavantaj olarak yayınevinize, bazı edebi çevrelere yakın değilsiniz. Toplantılara, sohbet ortamlarına katılamıyorsunuz. Canınız isteyince yayınevinize çay içmeye gidemiyorsunuz. Hep kenardasınız, uzaktasınız.
Asıl imkânların taşrası ve merkezi vardır

Edebiyatın merkezi, ortaya konulan üründür. Dil ve kelime her yerde herkese eşit mesafede. Şiir, herkese aynı imkânları sunar. Edebiyatta neyin nerede anlatıldığı merkez veya taşra pek önemli değil. Aslolan neyin nasıl anlattığıdır. Ancak imkânların taşrası ve merkezi vardır. Uzak şehirlerin ve kasabaların imkânsızlıklarını vurgulayan taşra olgusu; bir ruh hali olarak yansıtıldı. Taşra kavramı, coğrafi sınırlardan çıkartılıp zihinsel bir işleyiş sürecine dönüştürüldü. Merkez, taşrada yaşayanlara kendi şehirlerinde, kasabalarında sıkılmaları, sıkıntı yaşamaları için sebepler sıralamış olabilir geçmişte. Taşra dergileri, taşra yayıncılığı, taşra mekânları, taşra sıkıntısı gibi… Merkez, elindeki imkânları kullanarak imkânlardan yoksun taşrayı; şiir, hikâye, eleştiri anlamında da yoksul gibi göstermiş olabilir. Taşranın farklı şehirleri ve kasabalarında farklı imkânlar ve insanlarla karşılaşabilirsiniz. Doğup büyüdüğüm Kahramanmaraş’ta şairler parkında veya bu park çevresinde küçük çay evlerine gittiğinizde, selam verip masasına teklifsiz oturabileceğiniz birini mutlaka bulurdunuz. Masada çayla birlikte yeni çıkmış bir kitap veya dergilerin yeni sayısı ya da kendini ikinci defa kapısına çağıran bir kitap olurdu. Burada da şairler, yazarlar var; ama bir şairler parkı yok, ya da şiirin edebiyatın ve sanatın konuşulduğu küçük çay evleri yok. Belki de var ben bulamadım. Aynı durum merkez için de geçerli yaklaşık on yıl öncesine kadar İstanbul’da Cağaloğlu’na uğradığımda mutlaka birilerine rastlardım. İlk şiirleriyle dergilerde görünen gençlere ya da Sezai Karakoç, Mustafa Kutlu gibi üstatlara rastlama ihtimaliniz vardı Cağaloğlu’da. Şimdi İstanbul’da Üsküdar, Kadıköy’de dost grupları dışında biriyle görüşmek için bir süre önceden ortak bir program yapmak gerekiyor. Teknoloji, iletişim ve ulaşım imkânlarıyla günümüzde merkez-taşra arasındaki farkı giderek daraltıyor. Taşrada yaşayan bir şairin, kitabını okurla buluşturma sürecinde karşılaştığı zorluklar, merkezde yaşayan bir şairin de karşısına çıkabiliyor. Türkiye’de nitelikli bir okur kitlesi var. Eğer bir okur kitlesi var ise şairin taşrada veya İstanbul’da yaşaması fark etmiyor, bir şekilde ulaşıyor okuruna. Ancak şiirin okura ulaşması, hak ettiği karşılığı bulması oldukça zorlu bir süreç. Bu süreçten herkes payına düşeni alıyor.
Teknolojik ağlar merkezin işine yarıyor

Evvelden beri, edebiyatta Merkez-Taşra anlayışını oluşturan mercilerin çıkış noktası eserin niteliğine değil de eserin müellifinin nerede yaşıyor olduğuna dayandığı için iletişim ağlarının hayatımızda etkin bir role bürünmesiyle, bu hatalı çıkış noktası belki de çözülmeye başladı. Bilincimizi alt üst etmiş şarkiyatçı anlayışın self-oryantalist devamı olan merkez-taşra algısı, bu bilinci oluşturanlar tarafından aynı coğrafyada ‘hatasız’ bir çıkış noktasıyla ele alınıyordu hâlbuki. Amerikalılar Osmanlı topraklarındaki ilk üniversite eğitimi veren kurumu Central Turkey College yani Merkez Türkiye Koleji adıyla 1856 yılında boşuna Gaziantep’e kurmamıştı. Robert College henüz lise eğitimi seviyesindeyken Gaziantep’teki Merkez Türkiye Koleji üniversite eğitimi veriyordu. Demek ki onların bilgisine ve bakışına göre burası taşra değil bir merkezdi, önemliydi. Yine bu sebeple Osmanlı topraklarındaki ilk Protestan Kilisesi’ni ve ilk Tıp Kongresi’ni burada yaptılar. Bu örneği vermemin sebebi, bizatihi oryantalistler dahi farklı merkezler oluşturmaya çalışırken ya da mevzubahis coğrafi bölgeyi bir merkez olarak görürken, bizim edebiyatta ya da başka herhangi bir alanda merkez olarak sadece tek bir şehri kabul etmemizin ne kadar feci sonuçlar doğurmuş olduğu üzerinde düşünmemizi sağlamaktır. Avrupa’nın da Amerika’nın da taşraları var mı? Evet, var. Ancak hiçbir filozofun ya da yazarın oradaki taşralarda yaşamış olması, henüz hiçbir teknoloji ağı yokken bile yazdıklarının bertaraf edilmesine ya da görmezden gelinmesine sebep olmamıştır. Heidegger de taşrada yaşamıştır, Thomas Bernhard ta, nobel ödüllü yazar Svetlana Aleksiyeviç de. Bu kişilerin eserlerinin ya da düşüncelerinin niteliğine bakılmıştır. Nerede yaşıyor olduklarına ya da hangi ideolojiye sahip olduklarına değil. Dolayısıyla bu sorunun oralar için geçerli olduğunu düşünmüyorum. Yani orada eskiden de şimdi de bir değişikliğin olduğunu sanmıyorum. Ancak mesele şu ki; zihniyle ve algılarıyla oynanmış, bir başkasını merkezde yaşasa dahi ötekileştiren yani taşralaştıran bizim gibi aşağılık kompleksine duçar edilmiş toplumlardır. Taşra ya da merkez bir coğrafi adlandırma değil, bir zihnî şekillendirmedir. Taşradan merkeze göç etmiş ve oradaki merkez güçlerle ilişki kurmuş ancak eserlerinde herhangi edebi bir niteliğe rastlanmayan bir yazar sırf oradaki çevre merkez güçler tarafından desteklendiği için nasıl olur da iyi bir edebiyatçı olarak algılattırılabilir/algılanabilir? Bu şekilde hastalıklı bir zihin olduğu sürece, merkez-taşra ilişkisini en son teknoloji buralara ulaşsa da yine aynı hastalıklı zihin belirleyecektir. Yine aynı merkez, örneğin sosyal medyada taşradaki sosyal medya kullanıcılarını etkileyecek paylaşımlar yaparak ya da paslaşmalara girerek ya da birbirlerini pohpohlayarak kendi kendilerini parlatmaya devam edeceklerdir. Merkezde yaşayan edebiyatçılar sosyal medyalarından sadece merkezde yaşayan ve kendi çıkarlarına uygun kişileri reklam edebilecektir. Örneğin Kültürlerarası Felsefe’de tartışılan en önemli konulardan biri Avrupa Merkezciliği ya da batının ‘ben merkezciliği’dir. Bu minvalde verilen örneklerden biri de şudur. Çok önemli bir eseri Oxford Üniversitesi Yayınları basarsa mı daha etkili olur yoksa Nairobi Üniversitesi Yayınları basarsa mı daha etkili olur? Cevap elbette Oxford Üniversitesi Yayınları’dır. Ancak burada her ne kadar merkeziyetçilik rol oynasa da ortada yine de mevzubahis üniversiteler arasında bulundukları coğrafyalardan öte bir nitelik farkı vardır. Bu anlayış kendi ülkemiz için de geçerlidir. Yani İngiltere-Kenya uzaklığında bir örneğe gerek yoktur. Dolayısıyla sorun daha derindir. Çok nitelikli bir eseri örneğin İletişim ya da Ketebe Yayınları basarsa mı daha etkili olur yoksa Gaziantep’teki ya da Konya’daki bir yayınevi basarsa mı daha etkili olur? Peki, gerçekten de merkezdeki tüm eski ve güçlü yayınevlerinin yayınladığı eserler nitelikli mi? Sırf o güçlü yayınevinden eser çıktı diye o eser gerçekten iyi mi? Bunun doğru olmadığına dair onlarca örnek verilebilir. Dolayısıyla Avrupa’nın ya da Batının taşrası kendi kıtası dışındakilerken bizim kendi merkezimiz ve taşramız kendi sınırlarımız içindedir. Böyle bir sorun, en son teknolojik ağlarla çözülebilir ya da temelden değişebilir bir sorun değildir. Sadece meraklı ve samimi okuyucular için taşradaki niteliğe ulaşılabilirlik adına kolaylık sağlayan bir durum olabilir. Bunun dışında merkez-taşra güç dengesi değişmeyecektir. Eserini ünlü bir yayınevi yayınlamış ancak taşrada yaşayan nitelikli bir edebiyatçı düşünelim, sadece samimi ve nitelikli okuyucular fark edecektir. Eserini ünlü bir yayınevi neşretmiş ve merkezde yaşayan niteliksiz bir edebiyatçı düşünelim bununu değerini de sadece samimi ve nitelikli okuyucu belirleyecektir ancak bu kişinin aşağılık kompleksine duçar edilmiş taşradaki okuyucular üzerinde etkisi çok daha fazla olacaktır. Eğer merkezde yaşıyor ve oradan güç alıyorsa, kendisi aslen taşralı da olsa önemli değildir. Biz taşralılara yani kendisini zaten ta baştan öteki kabul edenlere söyleyeceği ya da söylediği şeyler niteliklidir kabulü ortaya çıkacaktır. Her merkez medyasına çıkanın taşrada medeniyet adamı olarak algılanması ve davet edilip el pençe ağırlanması gibi… Ezcümle, meselenin esası sorunlu bir zihnî temele dayandığı için teknolojik ağlar ekseriyetle yine merkezin işine yarayacaktır, taşrada yaşayan kendine bu ağların herhangi birinde bir merkez oluşturmadığı sürece… Hoş oluştursa da bu sefer de avamlaşma tehlikesi baş gösterecektir.
Yazar veya şair okura ulaşmak için kaygı gütmez
Yukarıda arz ettiğim zihnî sorundan beriyse eğer yazar/şair, okura ulaşmak gibi bir kaygı gütmez. Nitelikli okur zaten onun eserlerini bulur, ona ulaşır. Ancak taşrada yaşayan yazar/şair nitelik sahibi değilse, elbette onun için bir dezavantaj olacaktır. Merkezdeki parlatıcı güçlerin desteğinden beri olduğu için okura ya da okurlara ulaşması zorlaşacaktır. Böyle bir kişi de kendi özgüvenini sağlamlaştırmak için merkeze göç etmeyi tek hedef olarak görecektir. Taşrada yaşayan nitelikli bir edebiyatçı için en zoruysa şudur ki; yaşadığı yeri kendisi taşra olarak kabul etmese dahi orada yaşayan diğer bütün insanların orayı taşra kabul etmesiyle, tek başınalığı, yalnızlığı artacaktır. Çünkü oradakiler de şöyle düşünecektir: Bu kişi merkez kabul ettiğimiz yerlerde değil de burada yani taşrada yani ‘ötekileştirilmiş coğrafya’da yaşıyorsa değersizdir. Bu hastalıklı yargı değişmediği sürece merkez-taşra ikilemi sadece ama sadece niteliği çürütecektir. Merkezdeki ya da taşradaki gerçek niteliğin hiçbir önemi olmayacaktır. Teknolojik ağlar zaten daha niteliksiz olanı hep popüler kıldığı için sanırım bu ağlar sadece taşranın delilerinin instagramda fenomen olmasına yarayacaktır. Önceden sadece köyünün ya da kendi taşrasının delisiyken şimdi tüm ülkenin tanıdığı bir deliye dönüşebilir. En baştan beri arz etmeye çalıştığım zehirli zihnî sorun bu topraklarda hallolmadıkça, kendisini zorla taşra olarak kabul etme ya da görme biçimi aşılmadıkça, böyle bir illüzyon hele de edebiyat için ne avantaj ne de dezavantaj sağlayacaktır. Çünkü ortada henüz gerçek anlamda edebî anlayış zemini, sağlıklı bir muhakeme var olmamış, oluşmamışsa tüm avantajlar da dezavantajlar da zaten yersizdir… Benim yaşadığım coğrafya, edebî ya da sanatsal üretim için bana göre tam bir merkezdir örneğin. Ben zihnî ya da psikolojik olarak taşrada yaşamıyorum. Ben tam merkezdeyim. Şahsen İsviçreli bir sinemacı olsam buraya taşınırdım ya da Fransız bir sosyolog olsam yine buraya taşınırdım… Nitekim ben de Avusturya’dan buraya yani Gaziantep’e yani memleketime taşındım… Avrupa’yı yani Karekök Hayat adlı eserimi buraya döndükten sonra yazdım. O kadar zengin imgeler ve bir o kadar da araştırılması, üzerinde düşünülmesi gereken konular, hikâyeler sunan bir cennet burası… Haddizatında, bunu görebilen için her yer merkezdir. Avusturya da bir merkezdi benim için. Yalancı merkezlerin yalancı taşralar ürettiği bir coğrafyadan öte; niteliğin, önyargısız ve hür bir bakışın bu coğrafyada yayılması en büyük arzum. Ama bu hayal kimin umrunda?
Çalışmalarınız kaliteliyse merkezdeki sınır kalkıyor

Teknolojinin ilerlemesi ile Mc Luhancı söylemle dillendirecek olursak dünyanın “global bir köy” olma durumu söz konusu oldu. Teknolojinin henüz bu kadar gelişmediği zamanlarda söz konusu olan merkez-taşra ayrımı sizin de dillendirdiğiniz gibi bu kadar zemin yitimine uğramamıştı. Dünyayı bizlere küçülten ve yanı başımıza çağıran “World Wide Webler”, dijital ortamlar; bir şeyler satın almak istediğinizde sizlere hizmet eden amazon.com’lar ve daha binlerce portallar, söz konusu edebiyatsa artık kağıda neredeyse ihtiyacın duyulmayacağı ve gökyüzünde sonsuz boşlukta sizlere yazma imkanı veren sanal mekanlar, sanal dergiler, sanal kitaplar, e-booklar yepyeni bir evreye götürdü bizleri. Nuri Bilge Ceylan’ın ve Semih Kaplanoğlu’nun bazı filmlerde önümüze çıkan taşrada edebiyat yapmak isteyen ama kitabını neşretmede bocalayan, zorluklar yaşayan, oralarda boğulan başkahramanlar merkezin kendi içine kapalı ve taşraya karşı yüksek perdeden, ukalaca, hor görüyle bakmasını anlatıyordu. Ben Erzurum’da, diyelim ki İstanbul’a ya da Ankara’ya göre taşrada yaşayan, yazan birisi olarak bugün merkezin hektikliğini, gürültüsünü, hırgürünü, koşturmacasını, bunalımlarını yaşamadan merkezin faydalanabildiği bütün imkânlarından faydalanabiliyorum. Çalışmalarınız kaliteliyse, bir değere sahipse merkezle olan aradaki sınır kalkıyor. Teknoloji eskiden merkezi merkez kılan maddi, somut habitatı ortadan kaldırdı ve manevi, soyut bir habitat meydana getirdi. Bu habitat, bu şebeke, bu ağ ister tweet’te, ister instagram’da, ister facebook’ta olsun, ulaşmak istediğiniz yazar ve şairlere, ulaşmak istediğiniz her kimse onlarla sizin diyalog imkânınızı kolaylaştırdı. Size ve herkese açık olabilecek sayfasında ona ulaşabilecek, onun yazdıklarına bir yorum ekleyebilecek kadar yakın kıldı.
METROPOLDE YAŞAYAN YAZAR VE ŞAİRLER DAHA AZ GÜRÜLTÜLÜ YERLERE KAÇIYORLAR
Yukarıda da dillendirdiğim gibi daha avantajlı olabiliyor. İmkânlar artınca, wold wide web’e ulaşmak için gerekli şartlar yerine getirilince, artık neredeyse dünya vatandaşı (Weltbürger) olmuş oluyorsunuz. Şebekeye bağlandığınızda dünya ayağınızın altında oluyor. Erzurum Atatürk Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde olduğumdan çalışmalarıma Almanca kaynaklara ihtiyaç duyduğumda Almanya’dan kitap getirtmek için binlerce çaba içine girerdim. Orada bulunan dostlara yalvarırdım. Eskiden gümrükte sorunlar yaşardım. Kitabın peşine bir hafiye gibi düşerdim. Şimdi amazon.de’den başka portallardan dilediğiniz kitap ayağınıza kadar geliyor. İstediğiniz ürünü elde etmek durumuna sahipsiniz. Natüralist dönemde, modern zamanların başlangıcında flanörlük için ağır ağır, bir kaplumbağa temposuyla yürümek ve pasajları bizatihi gezmek esasken şimdi online flanörlükle bulunduğunuz taşrada kitap, nesne, eşya, alışverişlerinizi gerçekleştirebiliyorsunuz. İnsanların zihinde büyükşehirlilik-merkezlik ve onun karşıtı yerellik-taşralık hususu bir hastalık ve kompleks haline gelmemişse bu sanal gelişmelerin bütün sınırları ortadan kaldırdığı söylenebilir. Ben bu bağlamda batıya nazaran doğuda, merkezlerden ziyade taşralarda, ilçelerde, köylerde yaşayan kişilerin kendilerini geliştirmiş olmalarına, yazdıklarının değerli bir edebiyatın unsuru olup olmadığına, yazılanlarda kalite olup olmadığına bakarım. Bu varsa metin şimdilerde merkeze ulaşması daha kolay olan ister taşradan isterse zaten merkezde bir yerden gelsin dikkate alınır, görmezden gelinmez. Şimdi artık yaşanmaz hale gelmiş, maddi manevi zorlukla içeren büyükşehir merkez yaşantısında daha iyi bir yaşantı için sürecin ters döndüğünü de gözlemliyorum. Yazar şairler metropollerin, merkezin hır güründen merkeze yakın yerlere, daha durgun, dingin, daha az gürültülü ve ucuz yerlere kaçıyorlar.
Çorak bir aynılaşma yaşıyoruz hepimiz

Byung Chul Han’ın tabiriyle “aynının cehennemi” kuşattı her yanı. Atıyla uzak diyarlardan gelen ve yeni haberler getiren bir ulak beklemiyor kimse. Dünya büyülü dokusunu kaybetti ve çorak bir aynılaşma yaşıyoruz şu anda. Mekânın insanı dönüştürücü bir etkisi var, dolayısıyla da metni dönüştüren bir etkisi var. Bilhassa taşranın insanı kendinde mahsur bırakan sessizliği bir tekamül vesilesi olabiliyor. Bu uzlet ve uzun süre sıkılmanın ardından gelen göksel ışık ruhta ve yazıda başka bir pencere açıyor. Artık teknolojik imkânlar dolayısıyla taşrada da olsanız bir dönüşüme yol açacak kadar sıkılamıyorsunuz. Yerel ve kültürel doku aynılaştıkça metinler de aynılaşıyor. 4 yıl İnegöl, ardından da iki sene Erzincan’ın İliç ilçesinde çalıştım. İliç’in bana gerçek bir taşra deneyimi yaşattığını söyleyebilirim. Dağlarla çevrili dahi olsa internet ve sosyal medya platformları sayesinde yoğun entelektüel mahfillerle kurulan irtibat bir şekilde devam ediyordu. Yeteri kadar izole olamadığınızda mekânın dönüştürücü etkisi de azalıyor. Dolayısıyla bu süreçte yazdıklarım gene modern insanın yalnızlığından öteye geçmedi. Edebiyattaki taşra-merkez anlayışı sizin taşradaki seçimlerinize ve etkilenme hacminize bağlı şekilde kişisel olarak değişiyor bence.
Okur yazar buluşmalarının gerçekleştiği şehirlere takriben on saatlik bir mesafe uzakta idim. Pek çok etkinliğe katılma durumum yoktu. Bu noktada sosyal medya kanalı ile gerekli irtibatı kuruyorsunuz ama asla yüz yüze görüşmenin etkisini sağlamıyor bu. İliç’te iken kendimi tecrit edilmiş gibi hissettiğim pek çok an oldu. Fakat itiraf etmem gerekirse okuyucu ile interaktif bir süreçtense dağlar ile hasbihal yazarı daha çok besliyor. Hayatımın en verimli iki senesi idi üretkenlik noktasında. Bir tercih sunulsa idi tekrar dağlara dönerdim. Okura ulaşmanızı zorlaştırsa da, taşra kendinize ulaşmanızı kolaylaştırıyor.








