Çoğumuzun Blair Cadısı (The Blair Witch, 1999) filmiyle tanıştığı; el kamerasıyla, doğal ortamda çekilmiş (gibi yapılan) sahte belgesel (mocumentary) yapımlar son dönemde sık sık piyasaya çıkmakta. Düşük bütçeyle çok kazanç sağlayan bu filmler, özellikle Paranormal Activity'nin dünya çapında yakaladığı başarının ardından iyice çoğaldı. Buldukları gizemli kaya parçasına dokunduktan sonra insanüstü güçler kazanan üç gencin hikâyesinin anlatıldığı Doğaüstü, benzer kategorideki yapımlar arasında yer alıyor.
Üç genç ormanda gördükleri sıradışı şeyleri kaydetmeye çalışırken nesneleri dokunmadan hareket ettirmek, uçmak gibi gerçeküstü bazı güçlere kavuşurlar. Kazandığı yetenekler ailevi sorunları olan Andrew'u sorunlarından bir parça uzaklaştıracak, sosyalleşmesine katkı sağlayacaktır. Zamanla Andrew, yakasını bırakmayan sıkıntıları yüzünden yeteneklerini farklı şekillerde kullanmaya başlar. Andrew'un adeta günce işlevi gören kamerası tüm yaşadıklarını kayıt altına alacaktır.
Bu tarz filmlerin tamamında olduğu gibi, kameranın olay örgüsü içinden bir unsur olarak kullanılması, konuyu gerçeklikle ilişkilendirmeyi kaçınılmaz kılıyor. Konunun metafizik boyutu dünyevi gerçeklikten ne kadar uzaksa, filmin anlatım üslubu seyirciyi gerçekliğe bir o kadar yaklaştırıyor. Sorunlarıyla, vasatlığıyla kanlı canlı bir karakter olan Andrew'un toplumda kabul görmezliği, toplumun gerçeğe olan itimadının zayıflığını gösteriyor bir nevi. Ne zaman ki Andrew sıra dışı yeteneklerini hokkabaz misali sergilemeye başlıyor, o zaman toplumda kabul görmeye başlıyor, ilgi odağı haline geliyor. Ama bilim kurguluğuna rağmen film seyirciyi de, Andrew'u da ailesinden yediği silleyle gerçeğe davet etmeyi sürdürüyor. İçine çekildiği gerçeklik ise bu genci Süperman, Neo arası bir karaktere dönüştürerek, daha da fantastik bir zemine itiyor. Yani filmde gerçek ve kurgu iç içe geçmiş vaziyette.
Bilim kurgu yönü kadar, insani yönüne de vurgu yapılan hikâyede Andrew ve babası dışındaki isimler, farklı yönleriyle resmedilmediğinden onlara karakter diyebilmek bir hayli güç. Buna rağmen oyuncuların inandırıcı ve başarılı bir performans yakaladığını söyleyebiliriz. Her planın hangi kamerayla kaydedildiğini vurgulayarak gerçeklik hissi oluşturmaya çalışılan yapımda, aynı titizliğin ses için gösterildiğini söyleyemeyiz. Nitekim her türlü ortamda son derece temiz ve net anlaşılan bir ses kaydı yapılmış ki, bu da filmin yaslandığı inandırıcılık zeminini zedeliyor. Sonlara doğru iyice abartılan görsel efektler, filmin başındaki sadelikle çelişen, hatta biraz da rahatsız eden bir boyut kazanıyor. Bu da filmin tipik bilim kurgularla aynı kategoriye yaklaşmasına neden oluyor.
Doğaüstü, bilim kurgu bir hikâyeyi gerçeklik efektleriyle cazip hale getirdiğinden, seyirciyi cezbetme konusunda başarılı bir yapım. Fazla uzun olmayan süresi seyirciye dozunda bir sinema deneyimi yaşatıyor.
Bu yılki İstanbul Film Festivali de, iki haftalık yoğun programının ardından son seanslarıyla seyirciye veda ediyor. Festivalin son gününü çocuklarıyla birlikte değerlendirmek isteyenler için Hollanda sinemasından iki yapım mevcut. Simone van Dusseldorp'un yönettiği Minik Kurbağalar, bademcik ameliyatı olan abisinin iyileşmesi için yavru kurbağa bulmaya çalışan küçük Max'in arayışlarını konu alıyor. Nişantaşı Citylife sineması, 13.30 seansında görebileceğiniz film, çok sayıda festivalden ödülle dönmüş. Hollanda sinemasından bir diğer yapım olan Bizim Takım filmi ise, futbolcu olmak isteyen 12 yaşındaki bir çocuğun babasının ölümüyle alt üst olan hayallerini konu alıyor. Filmi 13.30 seansında Kadıköy Rexx sinemasında görebilirsiniz.
Yönetmen: Josh Trank
Senaryo: Max Landis
Tür: Dram, Korku, Bilimkurgu
Yapım: ABD, İngiltere / 2012
Oyuncular: Dane DeHaan, Alex Russel, Michael B. Jordan






