
Medreselerin, tekkelerin ve geleneksel dinî otorite alanlarının tasfiye edildiği bir dönemde, Osmanlı bakiyesi şeyhler ve âlimler yeni şartlar altında ayakta kalabilmek için mecburî bir uyum stratejisi mi geliştirdi? Yeni rejim elbette bütün ulema ve sûfîleri ortadan kaldıramamıştı. Fakat özellikle 3 Mart 1924 ve sonrasındaki resmi düzenlemelerle onları var eden kurumsal, kültürel ve toplumsal zemini büyük ölçüde dağıtmıştı. Gelin bu yazıda, tek parti idaresinin dini çevreler ile ilişkisine daha yakından bakalım.
Tek parti döneminde dinî çevrelerin yaşadığı dönüşüm, son günlerde yayınlanan bazı çalışmalar vesilesiyle yeniden tartışılır oldu. Bu tartışmalarda kimi zaman öne çıkarılan iddia Cumhuriyet yönetiminin, zannedildiği gibi bütün dinî çevreleri dışlamamış, bazı tarikat mensuplarını, eski medrese hocalarını ve dinî itibarı bulunan şahsiyetleri yeni kurumlar içinde istihdam ederek onları sisteme dahil etmiş olduğuydu. Fakat buradan hareketle dönemi sorunsuz bir uyum ve devamlılık hikâyesi olarak okumak ne kadar mümkündür? Yoksa medreselerin, tekkelerin ve geleneksel dinî otorite alanlarının tasfiye edildiği bir dönemde, Osmanlı bakiyesi şeyhler ve âlimler yeni şartlar altında ayakta kalabilmek için mecburî bir uyum stratejisi mi geliştirdi? Gelin bu yazıda, tek parti idaresinin dini çevreler ile ilişkisine daha yakından bakalım.
Uyum mu, mecburiyet mi?
Esasen dini çevrelerin Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki durumlarını yalnızca bazı kişilerin devlet kurumlarında görev alıp almaması üzerinden değerlendirmek yanıltıcı bir yaklaşım biçimi. Çünkü tek parti idaresinin dinî çevrelerle ilişkisi, tek tek şahısların memuriyet durumlarına sığmayacak kadar geniş bir dönüşüme işaret ediyor. Asıl belirleyici olan, bu insanların nasıl bir kurumsal zeminden koparıldığı, hangi toplumsal itibarı kaybettiği ve yeni düzen içinde hangi sınırlar dâhilinde var olabildiği. Dolayısıyla birkaç tarikat şeyhinin, müderrisin veya dinî itibarı bulunan şahsiyetin yeni kurumlarda yer bulması, tek başına sorunsuz bir uyum hikâyesi olarak okunamaz.
Tam da bu yüzden yeni rejimin dinî çevrelerle ilişkisini iki uç yorumdan birine hapsetmek doğru olmaz. Diğer bir deyişle, bu dönem ne bütün ulema ve sûfîlerin kesintisiz biçimde ezildiği tek boyutlu bir zulüm hikâyesine, ne de dinî çevrelerin yeni rejime problemsiz bir biçimde eklemlendiği gerçeklikten uzak bir süreklilik anlatısına indirgenebilir. Hakikat, bu iki kolaycı yorumun arasında, daha sancılı ve daha insani bir yerde duruyor. Yeni rejim elbette bütün ulema ve sûfîleri ortadan kaldıramamıştı. Fakat özellikle 3 Mart 1924 ve sonrasındaki resmi düzenlemelerle onları var eden kurumsal, kültürel ve toplumsal zemini büyük ölçüde dağıtmıştı. Medreselerin kapatılması, tekke ve zaviyelerin ilgası, dinî eğitim alanının devlet eliyle yeniden tanımlanması ve dinin kamusal görünürlüğünün sıkı biçimde sınırlandırılması asırlar boyunca oluşmuş bir dinî-toplumsal dünyanın çözülmesi anlamına geliyordu.
Maaş vermek çoğunlukla denetimi sağlamak içindi
Dolayısıyla bazı dinî şahsiyetlerin devletten maaş alması yahut yeni kurumlarda sınırlı görevler üstlenmesi, doğrudan “statülerini korudukları” şeklinde okunamaz. Osmanlı toplumunda bir dersiam, bir kadı, bir tekke şeyhi veya tanınmış bir âlim sadece resmî bir görevli değildi. Bu kişiler ilmî otoriteyi, mahallî saygınlığı ve manevî rehberliği çoğu zaman aynı anda temsil eden şahsiyetlerdi. Yeni rejimde bu isimlerin dar yetkili kurumlara, taşra memuriyetlerine ya da denetimli vazifelere yönelmek zorunda kalmaları çoğu durumda bir devamlılıktan çok, eski konumlarının aşağıya çekildiğini gösteriyor.
Meselenin düğüm noktası ise, Osmanlı döneminde devlet ve toplumun önemli ögelerinden olan dini çevrelerin yeni rejimde kendileri için tasarlanan, önceki statüleriyle uyumsuz alanlarda yalnızca hayatta kalacak kadar imkanlarla var edilmeleri. Yeni düzen içinde kendilerine ayrılan yer, çoğu zaman geniş bir temsil ve nüfuz alanından ziyade, denetlenebilir, sınırlı ve temkinli bir varoluş sahasıydı. Bu saha onlara belli ölçüde geçim imkânı sundu fakat medrese, tekke ve toplumsal itibar üzerinden şekillenen eski ağırlıklarını büyük ölçüde zayıflattı. Bu nedenle yaşananları “Cumhuriyet dinî çevreleri kucakladı” şeklinde okumak fazla iyimser kalıyor. Daha makul olan, devletin bu çevreleri bütünüyle dışarıda bırakmak yerine, onları kendi belirlediği sınırlar içinde tutmaya çalıştığını ifade etmektir.
Bu açıdan maaş meselesi ayrıca önemlidir. Devletin dini çevrelere gerek istihdam ederek gerekse de emeklilik yoluyla maaş bağlaması, her zaman o kişilere eski statüsünü teslim ettiği anlamına gelmez. Bazen maaş, geçim imkânı sağlamanın yanında bir denetim biçimi de olabilir. Medrese ve tekke gibi geleneksel kurumların kapatıldığı bir dönemde, bu çevrelerin bütünüyle gelirsiz ve sahipsiz bırakılması yeni yönetim açısından da sorunlu görülüyordu. Zira bu isimlerin toplumdaki itibarı bütünüyle ortadan kalkmış değildi. Onları tamamen dışarıda bırakmak yerine sınırlı maaşlar ve denetimli görevlerle sistem içinde tutmak, siyasî tansiyonu azaltan ve kontrol imkânı sağlayan bir tercih olarak değerlendirilmelidir.
Kaldı ki söz konusu maaşlar, çoğu zaman Osmanlı dönemindeki standartlarla kıyaslanamayacak ölçüde sınırlıydı. Mesele yalnızca geçim meselesi değildi. Bir zamanlar mahallesinde, medresesinde, tekkesinde veya ilmî çevresinde söz sahibi olan insanların yeni dönemde dar bir maaşa ve kısıtlı bir hareket alanına razı olması, yüksek statünün devamından ziyade eski toplumsal mevkiin çözülmesini gösteriyordu. Bu yüzden dönemi anlamak için “Devlet maaş/iş verdi mi?” sorusundan çok, “Bu insanlar hangi statüyü kaybetti?” sorusuna odaklanmak gerekir.
Sessizlik “rıza” değildir
Aynı şekilde, dönemin dini aktörlerinin sessizliğini de doğrudan rıza olarak okumamak gerekir. Cumhuriyet yıllarında birçok dinî çevrenin açık muhalefete yönelmemesi, yaşanan dönüşümleri içtenlikle benimsedikleri anlamına gelmez. Çünkü bu yıllar, inkılapların peş peşe hayata geçirildiği kadar, siyasal alanın da ciddi biçimde daraldığı yıllardı. Takrir-i Sükûn Kanunu, İstiklal Mahkemeleri, muhalif basın üzerindeki baskılar ve açık itirazın ağır sonuçlar doğurabileceği fikri, toplumda güçlü bir temkin duygusu meydana getirdi. Böyle bir atmosferde susmak, çoğu zaman kabullenmekten çok, sessiz itirazdan doğan bir muhalefet biçimiydi.
Bu nedenle dinî çevrelerin önemli bir kısmı için yeni dönemin temel meselesi, eski düzen adına açık bir siyasî mücadele yürütmekten çok, elde kalan dar hayat alanını koruyabilmekti. Ailelerin geçimi, çocukların geleceği, sosyal itibarın büsbütün kaybolmaması ve devletle doğrudan karşı karşıya gelmeme kaygısı, birçok insanı ihtiyatlı davranmaya itti. Böylece ortaya çıkan sessizlik, coşkulu bir entegrasyondan çok, baskının yoğun hissedildiği bir dönemde geliştirilen temkinli bir geri çekilişi andırıyordu.
Baskı her zaman darağacında görünmez
İdam, sürgün ve hapis uygulamalarını da yalnızca sayılar üzerinden okumak yanıltıcı olur. Yeni rejim elbette bütün dinî çevreleri doğrudan hedef alan kitlesel bir cezalandırma yoluna gitmedi. İskilipli Atıf Efendi, Esad Erbili ve oğlu Mehmed Ali Efendi gibi haksız idama maruz kalan temsil gücü yüksek, ciddi mağduriyet örnekleri olsa da bu durum geniş bir kitleye uygulanmadı. Yine de baskının etkisini her zaman cezalandırılan insanların sayısıyla ölçmek doğru olmaz. Kimi zaman birkaç ağır karar, çok daha geniş bir toplumsal çevreye güçlü bir mesaj verir. Şeyh Said İsyanı ve Menemen Olayı sonrasında oluşan atmosfer de bir tek mahkeme önüne çıkarılan isimleri etkilemedi. Bu olaylar sonrasında potansiyel muhalefet odağı olarak görülebilecek, olaylarla yakından uzaktan ilgisi olmayan dinî çevreler de etkilendi. Böylece mahkeme kararları ve cezalar toplumda yaygın bir ihtiyat ve geri çekilme duygusu doğurdu.
Asıl görünmeyen hikâye ise çoğu zaman idam edilmeyen, sürgüne gönderilmeyen, mahkeme önüne çıkarılmayan büyük çoğunluğun hayatında saklıdır. Tekkesini kaybeden şeyhler ve medresesine kilit vurulan müderrisler kamusal hayattan çekilerek daha sessiz ve daha dar bir hayat alanına yöneldi. Kimileri yoksullaştı, kimileri içine kapandı, kimileri de çocuklarına yeni dönemin dilini, sınırlarını ve suskunluklarını öğretti. Bu hikâyeler ancak bazı hatıratlarda, kulaktan kulağa aktarılan anekdotlarda ve bazı metinlerin satır aralarında kendini hissettirir.

Tasfiyenin farklı boyutları
Bu yüzden tek parti yönetiminin dinî çevrelere yönelik siyasetini değerlendirirken, meseleyi yalnızca “Kaç kişi asıldı, kaç kişi sürüldü, kaç kişi hapsedildi?” sorularına indirgememek gerekir. Bunların yanında başka kayıpları da hesaba katmak icap eder. Eski mesleğini sürdüremeyen hocaları, kamusal hayattan çekilen şeyhleri, sosyal itibarını kaybeden aileleri, konuşmak yerine susmayı tercih eden âlimleri ve varlığını devam ettirmek için görünmez hale gelen insanları da dikkate almak gerekir. Dönemin asıl ağırlığı, çoğu zaman bu sessiz kayıpların toplamında hissedilir.
Tek parti idaresinin ulema ve sûfîlerle ilişkisi, kadim bir dinî-sosyal zümrenin kendisini var eden kurumsal zeminden koparılması ve yeni rejimin çizdiği sınırlar içinde yeniden konumlandırılması anlamına gelir. Bu insanlar bütünüyle ortadan kaldırılmadı fakat onları güçlü, görünür ve itibarlı kılan dünya büyük ölçüde çözüldü. Kimileri maaş aldı, kimileri görev buldu, kimileri sessizce yaşadı. Ancak bu sınırlı devamlılıklar, yaşanan büyük kırılmayı inkar etmeye gerekçe olamaz.






