Kırklı yaşlarındaki Şehsuvar Bitlis'in tarihî camilerinden birinde imam olarak çalışmaktadır.
Ortanca oğlu Sırrı tütün fabrikasında, meşhur “Bitlis” sigarasının üretildiği bölümde çalışmakta ve mutsuz olduğu bu hayattan kurtuluşu kendi işini kurma hayâllerinde bulmaktadır.
İstanbul'da korsan CD satarak hayatta kalmaya çalışan ve işleri kötüye giden küçük oğlan Harun bir süre için Bitlis'e gelmiştir.
En küçük çocuk Meryem ise üniversiteli olabilmek için uzun süreden beri dershaneye giden, yıllanmış bir ÖSS hazırlık öğrencisidir.
Medine'nin dertleştiği tek komşusu Süheyla, Harun'un eski aşkıdır ve mutsuz bir evliliği vardır. İki kadın, ortak tutkuları olan çiçek yetiştirmek için ilginç bir yönteme başvururlar.
Şehsuvar, altı yaşında ölen ve hiç fotoğrafı bulunmayan bir kız çocuğunun yaşlı dedesi için çocuğa çok benzeyen bir suret aramaktayken, görev yaptığı tarihî caminin onarımı sırasında büyük bir sır ortaya çıkar.
Sırrı, fabrikadaki işini aksatmak pahasına dükkan ararken gizemli bir yer keşfeder.
Harun ise elinde kalan CD'leri Bitlis'te satmaya çalışır.
Bu arada kaçakçılık için kente gelen yabancılar, kahvehanelerde haber okuyan eski ve yeni kuşak seyyar haberciler, fabrikada üretilen “Bitlis” sigaralarının üzerine yazılmış gizemli mesajların sahibi, belediye mezbahasında kesimden kaçan yaralı bir inek ve peşindeki görevliler eşliğinde, boğucu fakat bir o kadar da sıra dışı bir hayatlar silsilesidir asıl izlediğimiz. Engebeli yapısıyla tepelerin arasında sıkışıp kalmış olan Bitlis kenti, bağrına toplanan bütün bu insanları cendereye almış gibidir.
Bitlis ve İstanbul'daki çeşitli doğal mekânlarda orta hâlli bir bütçeyle çekilen filmin en dikkat çekici yönü ise başrol oyuncularının -âdeta her biri anlatılan öyküyü ayrı ayrı yaşamışlarcasına- içten ve gerçekçi, giderek insanın kalbini acıtan oyunculukları… Bu aşkın performansın kaynağında da Düzgünoğlu'nun, her ne kadar sinema için yeni siftah ediyor olsa bile popüler televizyon dizilerinde yıllar yılı oyuncu yönetmeye alışkın bir yönetmen olması yatıyor. Hâl böyle olunca, kameranın önü ve arkasındaki ekiplerin sette kan ya da dil uyuşmazlığı sorunu çekmeden kolayca bütünleştiği hissedilmekte…
Türkiye'nin, üzerinden -özellikle de kış aylarında- kasvetli bir atmosferin hiç eksilmediği Doğu'sundan ağızda acı tatlar bırakan insan ve doğa manzaralarıyla bezenmiş bu hüzünlü filmi, yeni Türk sinemasının son yıllarda ortaya koyduğu örnekleri hiç sektirmeden takip eden bütün rafine sinemaseverlere heyecanla öneriyorum.
Gerçi, öykünün sahip olduğu yoğun karamsarlığa bir noktadan sonra çok ciddi itirazlarım var. Ayrıca, gücünü büyük ölçüde oyuncularından, özellikle de onların yüz performanslarından alan böylesine zor bir psikolojik dramanın tanıtımlarında kullanılan fotoğrafların biraz daha özenli olmasını beklerdim doğrusu. Lobi kart olarak medyaya dağıtılan kareler profesyonel bir set fotoğrafçısından ziyade, oradan tesadüfen geçerken eline makine tutuşturulmuş amatör birinin çekimlerine benziyor.
Fakat, olsun… Genel toplamda elde ettiği başarıya bakınca, bu kadarcık kusur kadı kızında da görülür diyorum.
Ulusal sinemamız, şu zalim dünyayla derdi olan ve kreatif enerjisini “lay lay lom”a değil çağdaş siyasal-sosyolojik meselelere harcamaya niyetli gözüken “derin” bir yönetmen daha kazandı ya, benim eleştirmenlik perspektifimde asıl önemli olan da bu…








