Yazarlar Geçmiş zaman hazinelerinden pırlantalar

Geçmiş zaman hazinelerinden pırlantalar

Dursun Gürlek
Dursun Gürlek İnternet Yazarı
Abone Ol Google News

Mizahın izahı uzun süreceğinden biz kısa bir cümle kullanalım ve latife, latif gerektir diyelim. Gerçekten de yerinde anlatılan bir fıkra, taşın gediğine konması demek olan bir nükte dinleyicileri yahut okuyucuları hem güldürür hem düşündürür. İşte bunun için ben de acizane ve naçizane kaleme aldığım kitaplardan birine “Tebessüm ve Tefekkür” adını verdim. Aşağıda nakledeceğim bazı “ulema fıkraları” siz değerli okuyucularımı tebessüm ettirirse bendeniz de tefekkür ve teşekkür görevini yerine getirmiş olurum. Öyleyse hemen başlayalım.

Cihan hükümdarı ve fetih ordusunun serdarı Fatih Sultan Mehmet Han, kendi adına yaptırdığı o muazzam ve muhteşem caminin etrafına bir de mualla (yüksek) bir medrese inşa ettiriyor. Bu medresede ders verecek hocaların “Kütüb-ü Sitte” diye bilinen altı hadis kitabının yanı sıra, Kamus, Tekmile, Sıhah-ı Cevheri ve benzeri klasik eserleri hıfzetmiş olmalarını şart koşuyor. Burada hocalık yapmak için imtihana hazırlanan Molla Lütfü ile Uslu Şücaeddin bir gün, bir yerde buluşuyorlar. İmtihanla ve isimleri geçen o koca koca eserlerle ve sözlüklerle ilgili konuşurlarken Uslu Şücaeddin bir ara, “Sıhah-ı Cevheri’de müşkilatım bir hayli fazla. Okurken hemen hemen her satırın başına ‘şek’ alameti koyuyorum” deyince Molla Lütfü, *Gerçi ben de mütalaa esnasında ‘şek’ ediyorum, ama belli ki sen, benden daha ‘eşek’mişsin!” cevabını veriyor.

Efendim, buradaki “eşek” kelimesinin, bir adı da “işlek” olan bildiğimiz hayvancağızla hiçbir ilgisi yok. “Şek” Arapça bir kelime olup şüphe anlamına gelmektedir. Bazı şairler, anlamı daha da kuvvetlendirmek için şek ve şüphe kelimelerini birlikte kullanırlar. Nitekim bunlardan biri olan Yahya Kemal de, bir şiirinde şöyle diyor: “Derler, bilir hakikatî yüzlerce feylosof / Bir kısmı şek ve şüphede, bir kısmı hayli kof.” “Eşek” kelimesine gelince, bunun da manası daha fazla şüpheci demektir. Molla Lütfü’nün çok büyük bir âlim olduğunu, Fatih’in kütüphanesinin hâfız-ı kütüplüğünü, yani müdürlüğünü yaptığını da bu arada belirtmiş olalım.

Fatih’in, her bakımdan kendine benzeyen torunu Yavuz Sultan Selim Han, Mısır seferinden dönerken Konya’ya da uğrar. Şehrin orta yerine gelince çok şiddetli bir kasırga ve hortum peyda olur. O kadar ki kalkan toz duman hareketli bir sütun gibi göğe doğru yükselir. Manzarayı gören padişah biraz da telaşlı bir halde, yanında bulunan büyük âlim İbn-i Kemal’e “Molla, bu nedir?” sorusunu yöneltir. Şeyhülislam şu cevabı verir:

“Padişahım! Şu anda Hz. Mevlânâ’nın diyarında bulunuyoruz. Buranın taşı, toprağı hep Mevlevi’dir. Dolayısıyla durmadan sema ederler!”

İşte bir ulema fıkrası daha:

Hoca Neş’et Efendi’nin meclisinde bir gün, Hallac-ı Mansur’a ait menkıbelerle ilgili sohbet edilir. O sırada mecliste bulunanlardan biri, “Hiç Ene’l - Hak denir mi?” diye endişesini dile getirir. Hoca Neş’et Efendi, derhal şu cevabı verir:

“Peki ne desindi? Ene’l - Batıl mı demesi gerekirdi?”

“Ene”nin ben anlamına geldiğini söylemek fıkrayı zevk etmek için herhalde yeterlidir.

Sultan İkinci Mahmud devrinin âlimlerinden ve âriflerinden Kethüdazade Ârif Efendi, bir gün meclisinde Allah’ın veli kulları hakkında sohbet ederken şöyle der:

“Halk evliyayı nasıl görmek ister biliyor musunuz? Duvar yarılmalı, yeşillere bürünmüş, gözlerine sürme çekmiş, elinde yeşil bir asa olduğu halde duvarın yarığından çıkmalı! Halbuki dünyada hiç böyle evliyaya rastlanmadı!”

Görüldüğü gibi, bu anekdot tebessüm ettirmiyorsa da, insanı veliliğin mahiyeti hakkında tefekküre sevk ediyor. Bu büyük âlim, Beşiktaş Ortaköy arasındaki Yahya Efendi Dergâhı’nda yatıyor. Hakkında ayrıntılı bilgi “Ayaklı Kütüphaneler”de münderiçtir.

Meşhur Kadı Şüreyh, bir mecliste bulunduğu sırada, devrin halifesi Mehdi’nin oğlu içeri girer. Oturduğu koltukta ayağını uzatarak, ve emredici bir tavır takınarak Kadı Şüreyh’e bir soru yöneltir. Şüreyh, duymazlıktan gelir. Şehzade sualini tekrar eder. Yine cevap alamayınca fena halde öfkelenip “Vay! Sen beni galiba hafife alıyorsun!” der. Kadı Şüreyh, “Haşa! Halifenin evladını hafife almak aklımdan bile geçmez. Lakin ilim de hakaret kabul etmez!” cevabını verir. Bunun üzerine şehzade derhal kendini toplayıp sorusunu tekrar eder. Şüreyh de, “İlim talibi böyle olur” deyip istediği cevabı verir.

İşte ilmin izzetini muhafaza hakkında size canlı bir örnek!

Bâyezid-i Bestami hazretleri bir ziyafette bulunur. Yenilip içildikten sonra herkesin önüne leğen ibrik getirilir. Davetlilerin arasında bir de, yaşlı bir adam bulunuyormuş. Bu zatla hiç kimse ilgilenmemiş. Bu durum Bayezid hazretlerinin dikkatini çeker ve derhal bir leğen ile ibrik getirir, ihtiyarın ellerine su dökmeye başlar. Bu sırada, “Ey efendi, belli ki, sen gençliğinde hiç kimseye, özellikle yaşlılara hizmet etmemişsin. Dolayısıyla şimdi sana da kimse yardımcı olmak istemiyor” deyince o pir-i fani şu cevabı veriyor:

“Hayır, bilakis. Ben çok hizmette bulundum. İşte bunun karşılığı olarak, sizin gibi kadri kıymeti çok yüksek bir mübarek zat elime su döküyor.”

Bu menkıbe bana Sultan Birinci Ahmed’le Aziz Mahmud Hüdai hazretlerini hatırlattı. Bir gün, Hüdai hazretleri abdest alırken Sultan Ahmet Camii’nin banisi olan bu genç hükümdar ibrikle su döküyormuş, valide sultan da elinde peşkir abdestin bitmesini bekliyormuş. Padişah, tam bu sırada, “Şeyhim keşke bir keramet gösterse” diye içinden geçirmiş. Hüdai hazretleri gülümseyerek şu cevabı vermiş:

“Koca Osmanlı Devleti’nin yüce padişahı benim gibi bir dervişin abdest suyunu döküyor. Valide sultan da elinde peşkir bekliyor. Bundan büyük keramet mi olur.”

Neden söylemeyelim, mazi denilen geçmiş zaman hazineleri ihtişamıyla ve zenginliğiyle arz-ı endam ediyor, orada da bu günün dertlerine deva olacak malzeme, hem de mebzul miktarda bulunuyor. Unutmayalım, tarih, kâinatın vicdanıdır. Vicdanın sesini dinlemeye ne dersiniz?

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.