İstanbul Güngören’de, 17 yaşındaki
, 15 yaşındaki bir başka çocuk tarafından öldürüldü. Sebep? “Yan bakma” değil elbette. İki çocuk. Biri hayatının baharında toprak altında, diğeri “katil” ve parmaklıklar ardında.
Öncesi var. İki yıl önce 14 yaşındaki Ahmet Minguzzi de benzeri bir akran cinayetiyle hayattan koparıldı. Öyle görünüyor ki, “sonrası” da olacak. Çünkü, koca bir toplum olarak, “
” sorusunun etrafında dönüp dolanmanın ötesine geçemiyoruz. Üstelik, çocuk da olsalar, cinayet işleyenleri koruyan, savunan bir kitlenin oluşumunu da izliyoruz.
Yetişkinler, medyayı suçluyor. Medya, aileyi işaret ediyor. Okul, “Bizim yetkimiz yok” diyor. Birileri, “münferit olay” diyor. Yetkililer, “Önlem alacağız” demekle kalıyor, o önlemler sadece konuşuluyor. Bir kesim de evlat acısının kor ateşiyle yanan anne babaların gözlerinin içine bakarak “
” savunmasına geçiyorlar.
Şehirlerde çocukların ortamlarından türeyen ancak daha çok sosyal medya üzerinden fenomenleştirilen yeni nesil ergen çeteleri herkes görüyor, izliyor oysa. Okullardaki akran zorbalığı bir normale dönüştü misal. Öyle ki “zorbalamayan çocuklar” dışlanır hale geldi.
Memleketteki evlerde, okullarda, sokakta, adliyede, medyada “
” sorumsuzluğu kol geziyor aslında.
Günlerdir, Instagram sayfama mesaj yağıyor: “Bir şey yazmayacak mısınız?”
Öyle ki bir an kendimi “ruhsuz” olmakla itham eder hale geldim.
Yazayım, yazıyorum ama bu büyük arızın konuşularak tüketilmesinden, çocuk cinayetlerinin sıradanlaştırılmasından başka neye yarayacak bilmiyorum. Madem yazacağız, o zaman “suçlu arama oyununu” bir kenara bırakıp meselenin en derinine, yitirdiğimiz “gerçeklik” ve “disiplin” duygusuna inelim.
Çağın çocukları korkuyu, cezayı ve şiddet eylemlerinin sonucunda başlarına gelecekleri düşünemiyorlar. Şuncacık hayatlarında “pas” geçirildikleri gerçeklerden bihaberler. Hayat, onlar için “yeniden” başlatılabilir, hataların her seferinde geri alınabilir olduğu, nihayetinde yeni bir “
” yazısından ibaret simülasyon gibi.
Haliyle birine zarar vermenin, bir cana kıymanın bedelinin ne olacağına dair bir fikirleri oluşmuyor. Aksine, saatlerce başından kalkmadıkları oyunlar ve kontrolsüz dijital içerikler aracılığıyla, şiddetin sıradanlaştığı,
, sanal bir evrende yaşıyorlar.
Sadece çocuklara değil yetişkinlere de sirayet eden bu hissizlik çağında, “korkunun insanı disipline etmesindeki rolünü” cesaretle konuşmamız gerek.
BİR TERBİYE BİÇİMİ: SOBADAKİ EL
Kendi çocukluğumdan bir “korkuyla öğrenme” ile anlatayım. Sağ avucumun içinde hâlâ duran bir yanık izi var. Küçükken, sobanın üzerindeki kızgın şişi basmışım avucuma. Annem, o an nasıl ciyakladığımı, nasıl ağladığımı ve o günden sonra sobanın yanından nasıl korkuyla geçtiğimi anlatır durur. Zamanla sobayla kurmam gereken mesafeyi, o sızısı avucumda kalan tecrübe öğretmişti bana. Ateşe düşman olmadım. Soba bende psikolojik bir travmaya neden olmadı. Sonrasında onu yakmayı da öğrendim, keyfini çıkarmayı da. Ama bir eşyaya karşı bile olsa
bildim.
Yıllar sonra şahit olduğum bir başka sahne ise, benim yanarak edindiğim bu tecrübenin adeta “dersi” gibiydi. Eskiler de mutlaka yaşamış veya yaşatmıştır.
Yine soba yanan bir odadaydık. Henüz yürümeye yeni başlayan bir bebek, ortamı ısıtan sıcaklığın kaynağına yaklaşmak istedikçe büyükler feveran ediyor, çocuğu apar topar uzaklaştırıyordu. Çocuk fıtratı gereği inatçı, büyükler de haliyle telaşlıydı. Birkaç kezlik tekrardan sonra, çocuğun dedesi kalktı. Herkesi şoke eden, bugünün aşırı korumacı ebeveynleri için “dehşet” sayılabilecek bir harekette bulundu. Çocuğu elinden sakince tuttu, sobanın yanına götürdü ve parmağını hafifçe, sadece sıcaklığı hissedeceği kadar o sobaya dokundurdu.
Odada bir feryat figan koptu tabii. Anne-baba, hadlerinden söylenemeseler de dedeye kızarcasına bakış atabildi. Ancak torununu, evladından daha fazla sevip kollayan o dede, asırlık bir bilgelikle odadakilere dönerek şöyle dedi:
“Canı yandı evet, ama bir daha sobaya yaklaşmayacağını öğrendi. Daha büyük bir yanmadan kurtuldu. Sizler de artık peşinden koşup, ‘cısss olursun’ deme ihtiyacı duymayacaksınız.”
Birkaç dakika içinde öyle de oldu. Parmağının sızısı geçince çocuk yeniden ayaklandı, neşesi yerine geldi. Yeni bir gündemi vardı. Sobanın çevresinde bir daha hiç dolanmadan, uzaktan “
” diyerek şirinlik yapıyordu. Aslında tecrübesini aktarıyordu. Bir parça çocuk da olsa sınırı öğrenmiş, tehlikeyi tanımış ve
sobanın dokunursa yakacağı gerçekliği ile
yüzleşmişti.
“KORKMADIKÇA ADAM OLMAYIZ”
Bugün ise çocukların elinden tutan, onlara hayatın “cısss” diyen taraflarını öğreten dedeler yok. Anne babalar ise kol kanat germekle başlarından savma arasında yetiştiriyor evlatlarını. Tecrübe olmayınca deneyim de aktarılmıyor. Bu kadim öğretinin yerini her şeyi risksiz, acısız, mesafesiz ve hayatı hızla kaydırabilir, kusurları gizleyen, bedeli en fazla başa dönmek olarak ödeten ekranlar aldı.
Merhum
, bilgisayar başında günde 12 saat geçiren, hayatı sadece ekranlarda gördüklerinden ibaret sanan çocuklara dikkat çekerek şöyle demişti:
“Yaşamıyor ki hayatı öğretesiniz. Öğrenmenin ortaya çıkması için hayatın olması gerekir.”
Hoca, bir dersinde meseleyi daha da derinleştirerek ve kapalı ortamlarda hayatın en temel, en koruyucu duygusu olan “korkunun” yaşanmadığına dikkat çekmiş ve ardından da şu sarsıcı tespitte bulunmuştu:
“Korkmadıkça, korkutulmadıkça adam olmayız. Hikmet korkuyla başlar.”
Buradaki korku, modern psikolojinin indirgediği; “sindirilmişlik” ya da “pısırıklık” değil elbette. Buradaki korku:
Saygı, çekinme, haddini bilme, kamusal düzene ve bir yaratıcıya karşı sorumluluk hissinden ibaret.
Güngören’de bıçağı saplayan 15 yaşındaki çocuk da can yakmanın, canının yanmasının, bir hayatı söndürmenin ve parmaklıklar ardına düşmenin ne demek olduğunu “hissetmiyordu.” Çünkü onun dünyasında vurduğu kişi ölmüyor, oyun yeniden başlıyordu.
Çuvaldızı önce kendimize batıralım: Çağın anne babaları olarak çok fazla saldırı altındaki çocuklarımızı “travma yaşamasınlar” diye pamuklara sarıp sarmalarken, onları dijital dünyanın vahşi, denetimsiz ve merhametsiz kollarına terk ettik. Sobanın sıcaklığını öğretmediğimiz gibi ellerine verilen tabletlerden, hayatı cehenneme çevirecek ateşi keyifle izlemelerine göz yumduk.
O çocuklar büyüyor işte. Korkusuzca, hikmetsizce ve en vahimi de
büyüyorlar. Maalesef, bedelini Atlas gibi masum yavrular canlarıyla, anne babalar evlat acısıyla, toplum ise yüreklerinde kalacak o derin yanık iziyle ödüyor.
CİNAYETİN ÖNÜNE GEÇEMEMENİN DE BEDELİ OLMALI
Yazının sonunda “
” diyenler olacaktır. Altını çizeyim: “
” kavramının arkasına sığınmak, cinayeti yaştan dolayı hafifletmek asla çözüm değil, aksine daha büyük bir kaosun kapısını aralama gayretidir.
O çocuklar madem dijital dünyada hayatı bu kadar hızlı tüketiyor, madem yetişkinlerin oyunlarını oynayıp, yetişkinlerin silahlarıyla “rol” kesiyorlar, o halde işledikleri suçun bedelini de çocukluk zırhına bürünmeden ödemeliler.
Allah kimseyi evladıyla sınamasın. Fakat sobanın sıcaklığını öğretmeyen, eline tutuşturduğu ekranla çocuğu vahşi ortamlara terk eden ebeveynler de “
” oturmalı. Bir çocuk cinayet işliyorsa, bedel sadece o elin sahibine değil, o eli başıboş bırakanlara da ödetilmeli.
“Cinayetin önüne geçememenin”
de cezası olmalı ki, bir daha hiçbir ebeveyn evladını “hissiz” yetiştirme lüksünü kendinde bulamasın.