Yazarlar Yalnızlıklar, yanmalar

Yalnızlıklar, yanmalar

İsmail Kılıçarslan
İsmail Kılıçarslan Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Dergahtaki dervişlerden birinin döve döve tavladığı, çifte su verip sağlamlaştırdığı baltasını yavaşça yere bıraktı. Soluğunu düzenlemek için sağlam, güçlü bir meşenin gövdesine verdi sırtını. Birazdan dağarından ipini çıkaracak, kestiği odunları denkleyecek, sırtına vuracak, sağ ayağıyla attığı adımlarda “Hay”, sol ayağıyla attığı adımlarda “Hu” diyerek dergahın mutfağına varacaktı.

Varacaktı varmasına da…

Bir nice vakittir dergahın mutfağına vardığında o sesi duymak istediğini fark ediyordu. Hatta sadece sesi duymak değil de yanlışlıkla o sesin sahibinin bir anlığına karşısına çıkıvermesini, bir an, kısacık bir an yüzüne bakıvermesini, ardından arkasını dönüp yürüyüvermesini…

İtiyat haline getirdiği “Hay” ve “Hu” zikrini bırakıp “estağfirullah”a yöneldi dili. Odun dengini sırtlamış, Sarıcapınar’ın beri yanından Kallek düzüne doğru ilerleyerek dergaha vasıl olmayı murat etmişti.

Ebuzer’i getirdi aklına. Elbet her sahabeyi sever, her birine ayrı ayrı hürmet ederdi amma Ebuzer(r.a)’in sevgisi başka, bambaşka bir yer edinmişti onda. Eşkıyalığı bırakıp Mekke’ye gelişi, Efendimiz(sav)’in dizinin dibine çökmesi, Kabe’ye gidip herkese diklenmesi, savaşırken cesareti… Hepsini çok seviyordu elbet ama en çok o soruya verdiği o cevabı seviyordu: “İnsanlar daha zor!”

Gülümsedi Sarıcapınar’ın kavaklarla dolu patikasından kendine bir yolak bulmaya çalışırken. “Değil mi ki Ebuzer’in ‘yalnızlık zor değil mi?’ sorusuna verdiği ‘insanlar daha zor’ cevabını seviyordu, ya bu hal neyin nesiydi? Niye o sesi duymak telaşlan-dırıyordu onu. Niye yüzünü görüvermek istiyordu? Niçin “estağfirullah”a dönmüştü zikri. Pişman olduğu neydi? Kaçtığı neydi? Dahası, kaçamadığı neydi?

Sultanı ona “dilersen geçip de sağ yanımıza oturasın, halkayı sen kurasın, biz odunu kestirecek başka bir derviş buluruz evelallahın izniyle” dediğinde hiç duraksamamış, “insanlar daha zor sultanım” demişti, “emriniz başım üstüne lakin, kerem buyurursanız ben bir nece vakit daha odun keseyim dergaha. Balta inip çıkanda, ağacı yaranda dahi ben de yarılayım. Kestiğim odunlar ocağa atılıp yakılanda dahi ben de yanayım. Esriyeyim bir nice vakit daha.”

Sultanı her zamanki ahvaliyle gözlerini kapamış, bir vakit murakabede kalmış, “yanasın madem” diye fısıldamıştı. Etek öpüp çıkarken de “beri bak Yunusum” diye ünlemişti kendisine. Yunus dönmüş, tekrar sultanının yanına yanaşıp diz çökmüş, başını kalbinin hizasına indirip beklemişti.

Sarıcapınar’ın keseklerle dolu patikası bitip de Kallek düzüne inince “yolu kolayladım” diye düşündü. Keşke bütün yollar Sarıcapınar’dan çıkıp Kallek’e, düze inmekle kolaylanıvereydi de yanmanın bin türlü hali, bin türlü manisi, bin türlü perdesi olmayaydı.

Sultanı, uzun süre devam ettirdiği suskunluğun ardından “yanmanın bir türlü hali, bin türlü manisi, bin türlü perdesi vardır Yunusum” demişti ona; “bir dem gelir, yanarsın da yandığın bilmezsin. Bir dem gelir yanarım sanırsın da dumanın tütmez. Bir dem gelir yanmanın kendisine yandığını sezer de utanırsın kendinden. Bir dem gelir yanmanın ateşle olmadığını anlarsın da yanıverirsin bütün yanmalara.”

Bütün bu sözleri dinlemiş, sultanının kendisine ne dediğini fehmetmeye çabalamış, sonunda sormaması gereken o tek soruyu sorarken yakalamıştı kendini: “Sultanım, dilersen oduna gitmeyeyim.”

Sultanı gülümsemiş, “git Yunusum git” demişti.

İşte o günden sonraki gün duymuştu sesini ilkin. “Odunları oraya değil de şu yana bırakasın Derviş Yunus. Alması kolay olsun” demişti perdenin gerisinden. Sonraki günler de kısasından cümleler kurmuştu. Kah “Derviş Yunus, Bayırköy’ün meşesi az yaş çıktı, zor yanıyor” demişti, kah “öğleden sonra zerde dökülecek, dervişlere söyleyiver” demişti, kah “yarına az da çıra bulmaya bakasın…”

Dergahın kapısını açtı “estağfurullah”a devam ederek. Mutfağa vardı. Kapının önünde “destur, Hak” dedi. Bir vakit bekledi. Kapının bir kanadını itip mutfağa girdi. Sırtındaki dengi yavaşça yere bıraktı. Odunları her zamanki yerlerine dizdi. Döndü. Bir an bekledi. Yürüdü. Kapıdan çıkacakken, o sesi duydu: “Şeyhbabam dedi ki, yanmayı bilmeyen odunda keramet arar. Doğru mu Derviş Yunus?”

Yunus olduğu yerde kalakaldı. Başını yerden kaldırmadan “Sultanım dediyse elbet doğrudur” dedi. “Peki ya sen?” dedi bu kez de sesin sahibi, “sen de odunda keramet mi ararsın?”

Yunus, gülümsedi bu soru karşısında. “Yok” dedi, “odunda keramet yoktur. Keramet yanmak için odun toplamaktadır. Gerçi yanan odun değil ateştir.”

Ses, bu kez ısrar etti: “Madem odunda keramet yoktur ve madem yanmak için oduna ihtiyaç yoktur, niçin sultanının sağ yanı sana işaret edilmişken işareti elinin tersiyle iter de oduna gidersin?”

Ben gözümle görmedim, kulağımla duymadım. Amma derler ki Yunus, bu sorudan sonra başlamış dilinin bağını çözüp de şiir demeye. Ve yine derler ki odunu da, oduna gitmeyi de, yanmak için oduna ihtiyaç duymayı da bu sorudan sonra terk etmiş. Ve yine derler ki ses de bir daha duyurmamış kendini Yunus’a. Yunus yanmış amma tütmemiş. Kimseler bilmemiş bir yalnızlık olarak yaşayıp durduğunu.

Çıktım Erik Dalına

  • Genelde İslam dünyasının, özelde Selçuklu ve Osmanlı’nın ürettiği düşünce birikimini “işe yaramaz bir şerh geleneği” olarak tanımlamaktan ve böylece Müslümanların düşünce üretmediğini ihsas etmekten hunharca zevk alan “gönüllü zihin köleleri”ne meseleyi açıklayarak vakit kaybetmeye hiç niyetim yok. Kendi sığlıklarında, kendi mezbelelerinde yaşayıp dursunlar. O cehaletle boğuşmak ancak kendi düzeyinizi de tartışmaya açık hale getirmeye yarar zira. Ancak şunun şu kadarını söylemek de boynuma borçtur. Şerh, düşünceyi katmanlandırmaya, ona lezzet ve derinlik katmaya yarayan muazzam bir “düşünme biçimi”dir.
  • Şekşpir sözlüklerine, yapı sökümcülere, post yapısalcılara ayılıp bayılan standart aydınımsılarımız, sadece Yunus Emre’nin “Çıktım erik dalına” diye başlayan o meşhur şiirine yazılmış şerhlere bir göz atsalar ne demek istediğimi anlama imkanına kavuşacaklardır. Fakat tabii ki bunu yapmayacaklar, düşüncenin katmanlanmasını ve lezzetlenmesini hermenötik yahut yapı söküm gibi okumalardan ibaret saymaya devam edeceklerdir.
  • Elbette konunun uzmanı değilim lakin bana öyle gelir ki şerh geleneği “kök metnin oluşturduğu imkanlara doğru” muazzam bir dalgıçlık faaliyetidir. Şunu şöylece söylemekte yarar vardır ki, bazı şerhler kök metnin imkanlarını öyle genişletmişlerdir ki kök metinden daha önemli hale gelmişlerdir.
  • Madem örneği “Çıktım erik dalına” şerhlerinden verdik, farklı zamanlarda yaşamış ve farklı disiplinlerden gelen üç büyük ismin bu şiire yazdıkları şerhlerin Büyüyen Ay Yayınları tarafından düşünce hayatımıza kazandırıldığını da hatırlatayım. Suat Ak Hoca’nın özenli çalışmasıyla ortaya çıkan eserde Niyazi-i Mısri, İsmail Hakkı Bursevi ve Şeyhzade’nin aynı şiire yazdığı şerhler var.
  • Kök metnin yol açtığı imkanları adeta başka “kök metinler” oluşturarak derinleştiren bu şahane şerhleri hala okumadıysanız kaçırmayın derim.

Yine boşa gidiyor: Yunus Emre Yılı

Geçen yıl bir yazı yazmış ve “Yunus Emre Yılı ile İstiklal Marşı Yılı boşa gitmez inşallah” demiştim. Kelimenin gerçek anlamıyla söylemek gerekirse dümdüz boşa gitti hem Yunus Emre hem de İstiklal Marşı yılları.

Ne her yıl yayınlanandan daha çok kitap yayınlandı, ne her yıl yapılandan daha fazla bilimsel oturum yapıldı, ne büyük kutlamalar gerçekleştirildi. Oysa iki yıl da “büyük işler yapacağız” diye başlamıştı.

Yunus Emre Yılı’ndan devam edeyim. Koca yıl geldi geçti de Yunus Emre’yi “uluslararası platforma taşıyacak” tek bir işin üretildiği bilgisi değmedi kulağımıza. Güya Eskişehir Valiliği koordinasyonunda bir dünya iş yapılacak, komisyonlar kurulacak, nitelikli işler üretilecekti. Tabii ki neredeyse hiçbir şey üretilmeden, hiçbir şey yapılmadan yılın sonuna geldik.

İşte şimdi buradan ilan ediyorum. 2022’de biliyorsunuz Bursa, Türk Dünyası Kültür Başkenti olacak. Açık konuşmak gerekirse bu önemli yılın da yine “hiçbir şey başarılmamış” olarak bitmesini bekliyorum. Üstelik bu ne Kültür Bakanlığı’nın ne Bursa Valiliği ya da Belediyesi’nin suçu olmayacak. Suç kimsede kalmayacak yani. “Dostlar alışverişte görsün etkinlikleri” dışında gerçekten heyecan verici ve sadra şifa etkinlikler göremeyeceğiz.

Niçin bunca negatifim? Çünkü an itibariyle 2022 Türk Dünyası Kültür Başkenti planlamasının bitmiş olması gerekirdi. Oysa bildiğim kadarıyla planlama başlamadı bile. Planlama mart gibi bitse, etkinlikler mayıs gibi başlasa, zaten araya yaz girse falan derken koca yıl heba olur gider. Oysa yapılabilecek, ortaya konulabilecek o kadar çok şey var ki. Haydi patenti bende olmak üzere bir tanesini söyleyeyim. “Uluslararası Türk Dünyası Mevlid-i Şerif Günleri” yapılabilir mesela. Tataristan’dan Kerkük’e, Özbekistan’dan Bosna’ya tüm Mevlid-i Şerif icraları aynı hafta Bursa’da olabilir. “Yapılır mı peki?” diye soracak olursanız, Çınare Melikzade konseri yapılır da bu program yapılmaz.

Açık seçik yazayım da anlaşılsın. Vizyonumuz yetmez.

“Niçin bunca kızgınsın?” diye sorulacak olanda cevabım şudur: Kaçırılan fırsatlara üzülmekten yoruldum da ondan.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.