
“Katsayı”nın kaldırılmasının “dershaneler”e çok yaradığı muhakkak. “Meslek liseleri”ler -mecburen- ÖSS''nin Türkçe-Sosyal ve Edebiyat fasıllarıyla “genel ortaöğretim”de öğrenim gören yaşıtları kadar ilgilenemedikleri için, “açığı kapatmak” görevi haliyle “dershaneler”e düşecek.
Güzel bir seçim doğrusu; bir taraftan ÖSS''de dershanelerin payının azaltılmasını tartışmak, bir taraftan da dünyada bir benzeri bulunmayan bu kuruluşların söz konusu sınavda daha fazla belirleyici olmalarının yolunu açmak…
Her türden lisenin en ufak bir değerinin kalmadığı, buna karşılık dershanelerin giderek belirleyici olduğu bugünün şartları altında, ÖSS''ye kimin girip kimin giremeyeceğine ilişkin getirilmesi gereken en makul ve en kavgasız-gürültüsüz düzenleme şu olsa gerek: Bırakalım ülkenin çocukları -yeniyetmeleri- gençleri üniversite yıllarına kadar vakitlerini nerede isterlerse orada geçirsinler. Üniversiteye giriş izninin alındığı ÖSS herkese (diplomalı-diplomasız fark etmez) açık olsun. Ortada sadece “dershaneler” ve YÖK kalsın. Çok iyi olur bence; hem böylece, “katsayıyı kaldırmak” gibi kahramanlıklara ihtiyaç kalmadığı gibi, milletin durduk yerde bir kere daha “imam hatip” meselesi etrafında kapışması da bütün manâ ve heyecanını yitirmiş olur.
Biliyorum, birçoğunuz benim yıllardır önerdiğim bu modeli “kötü bir şaka” olarak değerlendiriyordur. Ama acele etmeyin isterseniz; ÖSS kapısına dayanan çocuklarınızın temel ve orta öğretimin okullarında geçirdiği bir düzine yılın karşılığı olarak ellerde kalan birikime bakarsanız bana hak vereceksiniz.
YÖK Genel Kurulu''nun kararı sonrasında memlekette şöyle bir kanaat epeyce paylaşılır hale geldi: Eğitimde-öğretimde “fırsat eşitliği” esastır; kendisine güvenen herkes, hangi ortaöğretim okulundan geliyorsa gelsin üniversiteli olmayı eşit şartlarda deneyebilmelidir.
Pek çok çevre ve kişinin her gün tekrarladığı bu argüman sizce ikna edici nitelikte midir?
Benin açımdan hiç mi hiç ikna edici değil. Eğitim-öğretim sisteminde (yani “Okul”da) katsayı engelinin kaldırılması yoluyla “fırsat eşitliği” yaratıldığını iddia etmek, belki çok sınırlı sayıda aday dışında, büyük bir yanlıştır. Kuyruktakiler yetmezmiş gibi her yıl on binlerce meslek lisesi mezununa (İmam Hatip mezunlarını bu gruba sokmuyorum, çünkü mezunların konumu başka bir yazıda –tekrar- değerlendirmeye çalışacağım gibi bambaşka bir konudur) daha ÖSS kuyruğuna girme hakkı tanımanın “fırsat eşitliği” ile ne gibi bir ilgisi olabilir.
Yaratılan bayram havasında ortak kabul gördüğü anlaşılan şu (yine yanlış) kanaate de değinelim:
“Bu ülkede de orta öğretimin bütün türlerinden gelen mezunlar üniversiteli olma hakkını kullanabilmelidir.”
Ne diyeyim bilmiyorum ki? Bu memlekette “eşitliğin” ÖSS''ye giriş hakkıyla sınanması!
Üniversite öğretimini “zorunlu eğitim”in bir parçası haline getiren bu -artık- ortak kanaate ilişkin getirilecek ilk eleştiri, böyle bir “eşitlik” anlayışının -maalesef- dünyanın hiçbir ülkesinde ve hiçbir “Okul” sisteminde kabul görmediğidir. Manzara maaselef böyledir, çünkü eğitim-öğretim sistemi zaten tabiatı gereği “eşitlikçi” değildir. Cem Karaca''nın “İşçisin sen işçi kal” dizesinin her durumda geçerli olduğunu ileri sürmek doğru olmasa da, on yıllardır onlarca düşünce adamının ortaya koyduğu gibi, eğitim-öğretim sistemi tabiatı gereği “seçici-ayıklayıcı”dır. Bu ABD''de de böyle, AB''de, Rusya''da (Sovyetler dönemi dışında) ve Hindistan''da da böyledir.
Artık hepimiz biliyoruz ki, “iyi üniversite” mutlaka “iyi lise”, “iyi dershane”, “iyi temel eğitim” ve de “iyi aile” (!) gerektirmektedir. (Buradaki “iyi” sıfatının ölçülmesinde “para”nın son derece belirleyici bir rolü olduğunu hatırlatmaya gerek var mı?)
Mevzuu açılmışken isterseniz konuya ilişkin biraz da tarih yapalım:
“Cumhuriyet” adını verdiğimiz sistemin doğuşunda ısrarla ilan ettiği ilkelerinin başında “Okul''da eşitlik” geliyordu.
Aslında yalan değil; bu “Okulcu” Cumhuriyet, bir müddet Türkiye''de de iddiasını gerçekleştirebilmek için epeyce gayret sarf etti.
Hayal edilen (teoride tabii ki) şöyle bir şeydi: “Okul”, sınıflar arası bir “asansör” görevini yerine getirmek üzere yoksul kesimlerden seçeceği adayları yukarıya, yani yüksek bürokrasi sınıfına taşıyacaktı. Güzel bir örnekle destekleyecek olursak, “Çoban Sülü”yü köyden alan “Okul”un onu önce yüksek mühendis, sonra genel başkan, sonra başbakan ve cumhurbaşkanı yapması mesela… “Asansör” her zaman Demirel örneğinde olduğu gibi “son sürat” çalışmasa da, işlevini fena sayılmayacak biçimde sürdürmüştü. (Burada “Yüksek Öğretmen” gibi başka bir Cumhuriyet''ten (Fransa) etkileyerek oluşturulan sistemleri de anmak gerekir ama konumuz bu değil şimdi.)
Ama artık –hepimiz biliyoruz ki- söz konusu “asansör” epeydir arızalıdır. Arızalı olduğu için de, “tepe”ye tırmanmak için tırmanmaya niyetli olanların heybesinde başka azıkların olması gerekmektedir.
Dolayısıyla, YÖK Genel Kurulu''nun kafa kafaya verip “Katsayıları kaldırdık, artık herkes eşittir” diyerek ortaya atılması, ülkenin sadece üniversitesi ve orta öğretim sisteminde hüküm süren “eşitsizlik” karşısında gözleri kapayıp, içi bomboş nutuklar atmaktan başka bir şey değildir.
Konu önemli, devam edeceğiz tabii ki…
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.