Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Yazarlar Anadolu irfanının Nakşî damarı

Anadolu irfanının Nakşî damarı

Mahmud Erol Kılıç
Mahmud Erol Kılıç Gazete Yazarı

Anadolu irfanı birkaç damardan beslenen muhteşem bir terkip, devasa bir sentezdir. Bunlardan bir tanesi de Nakşibend geleneğidir. Anadolu dışında, özellikle Orta Asya ve Hind alt kıtasında da yetiştirdiği büyük ustalar eliyle her iklime nakış nakış tevhid zevkini işlemiş bir ocaktır. Anadolu irfanının kurucu babası olarak gördüğümüz İbn Arabi'nin önemli şarihleri arasında bu ocaktan yetişenler de bulunmaktadır. Anadolu'ya Nakşiliği ilk getirenler bu meşrepten kimselerdi. Mesela Alaaddin et-Tûsî'nin yanında zahiri eğitimine devam ederken Semerkant'ın meşhur sufilerinden Ubeydullah Ahrar'a intisap ederek sufi olan Kütahyalı Abdullah-ı İlahi böylesi Nakşilerdendir. Ahrar'ın halifesi Abdurrahman Cami'den de istifade etmiştir. Sohbetlerinde sık sık İbn Arabi'yi anan şeyhi Ubeydullah Ahrar'ın yanında tasavvufi eğitimini tamamladıktan sonra yine onun emriyle Anadolu'ya, doğduğu yer olan Simav'a geri dönmüş ve Nakşi mürşidi olarak irşad hizmeti vermeye başlamıştır. Hemşehrisi Simavnalı Şeyh Bedreddin'in eseri Varidat'a şerh yazan Abdullah-ı İlahi, diğer eserlerinde de hep Vahdet-i Vücud'u izah etmeye çalışmıştır. Bir diğer Nakşi şeyhi Molla Murad-ı Buhari de pek çok esrinin yanında Mevlana'nın Mesnevi'sine güzel bir şerh de yazmıştır. Daha sonraları Marifetname gibi şaheser yazan Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi Nakşi şeyhleri elinde bu kültür zirveye taşınmıştır.
Rumeli Melamiliğinin piri Muhammed Nuru'l-Arabi gibi kimseler de Nakşi erkanını sürdürdüler. Hasan Lütfi Şuşud gibi sırlı Nakşi-Melamileri epey can uyandırdılar. Hamza Nigari gibi, Pir-i Samini gibi, Alvarlı Efe gibi şeyhler Anadolu'yu irfanlarıyla, şiirleriyle aydınlattılar. Hatta bu ustalara bağlı epeyce bir Nakşi halk ozanımız da yetişti. Feyzullah Çınar'ın bestelediği o muhteşem 'Kimse Bana Yaran Olmaz' türküsünde “Bu kızılbaş oldu yunmaz dediler/ Kapıya bacaya konmaz dediler/ Kestiği haramdır yenmez dediler/ İmam Hüseyin'e uydum uyalı” sözleriyle Alevî bir halk ozanımız zannedilen Sefil Selimî mesela bir Sünni'dir ve hem de Nakşibendi tarikatındandır. Şeyh Çoban Mehmed Efendi'nin dervişidir. Aşık Ruhsatî de Erzincanlı Terzi Baba'nın halifesi Şeyh Şakir Efendi'nin dervişi bir Nakşi'dir. Kars, Erzurum yöresinde deyişleriyle dilden dile dolaşan Bardızlı Nihani bir Nakşi'dir. Erzurumlu Aşık Emrah bir Nakşi şeyhidir. Maalesef ülkemizi parçalayan düşmanlıkların keskinleşmesi tarafların ötekini tanımamasına da yol açtı. Sünni-Alevi, Türk-Kürt farklılığının kabul edilebilir doğal sınırları âyette “…tanışasınız diye“ gayesine matuf olarak belirlenmiştir. Ama bu doğal farklılıkların ontolojik bir kırılma ile “dışlama”, “ötekileştirme”, “düşman yapma”, “kafir yapma” derecesine çıkarılması ise yenidir, bir asırlık bir geçmişi vardır. Yeni zihniyetin yol açtığı problemlerdendir. Bu ötekini dışlayıcı ideoloji Sünnisinde de olmuş Alevisinde de olmuştur. İkisi arasında fark yoktur. Mesela bu konularda çalışanlar bilirler ki Anadolu türkülerinin derlenmesinde büyük emeği geçen Muzaffer Sarısözen gibi araştırmacılar bazı halk ozanlarından Sünni kökenli olanlarını ya görmezden gelmişler veyahut Nakşi, Kadiri gibi bağlantılarını setretmişler veyahut da onların bütün şiirlerini değil sadece Ehl-i Beyt ile ilgili olanlarını içlerinden seçmek suretiyle mezhepçi yaklaşım sergilemişlerdir. Tıpkı değerli kardeşim Yalçın Çetinkaya'dan Cumhuriyet dönemi önemli operacılarımızdan bestekar Cemil Reşid Rey'in Kadiri tarikatından olduğunu duyduğumdaki şaşkınlığım gibi bir diğer şaşkınlığı da bana yine değerli dostum, İrfan Türküleri derleyicisi ve zakiri Ender Doğan yaşattı. Onun sahadaki araştırmalarına ve nakline göre Aşık Veysel dahi Sivaslı Nakşi şeyhi İhramcızade'nin huzurunda saz çalmış, deyiş söylemiş ve daha ötesi ondan “el almış” bir ozanımızdır. 19 yaşında gördüğü bir rüyada Niyazi Mısri tarafından ba'de içirildikten sonra saz çalmaya başlayan Aşık Seyyid Yalçın da aynı zata, İhramcızade'ya bağlı bir Nakşi'dir. Bu arada bazı ilahiyatçılar bu rüyada bâde içme olayından ne anlarlar çok merak ediyorum. Onlar bu ilahi aşk şarabına bîgâne kaldıkları sürece kimileri de o halde “Ben doldurur ben içerim kime ne” demeye devam edeceklerdir, biline..
Bu arada dini düşünce tarihimizde zahiri ilimler-batıni ilimler irtibatı keyfiyetinin mücessem hali olan Tekke-Medrese münasebetlerinde çok mühim bir rol oynayan Nakşi tarikatının ulema indindeki hüsn-ü kabulü de dikkat edilmesi gereken bir noktadır. Fakat bu hassas denge bazen bir tarafa kaçabildiği gibi bazen de diğer tarafa kaçabilmiştir. Tam demek istediğimiz bu noktada II. Mahmud'un Bektaşi tekkelerini kapatırken bir diğer uç gördüğü Nakşiyye'nin Halidiyye kolu şeyhlerini de Doğuya sürdüğünü unutmayalım. Çünkü yukarıda da göstermeye çalıştığımız gibi Fusus okuyan, Mesnevi okutan İstanbul Nakşi şeyhlerinin yanı sıra daha çok taşradan gelen bazı Halidî şeyhlerinin medreseli edasıyla bunları tenkit ve hatta tekfir etmeye başlamaları huzuru kaçırmaya başlayınca devlet bu tedbiri almıştır.
Günümüz Nakşi geleneği ise sanki ilk dönem mümessillerinin neşvesine biraz uzaklaşmış bir görüntü arz ediyorlar. Medrese adeta Tekkeyi yok etmiş gibi duruyor. Şu unutulmasın ki biri araç ilimlerse diğeri amaç ilimlerdir. Amaçsız araç beyhudedir. “İlahî ente maksûdî…” sözünün seyr-i süluk mertebelerindeki yeri izah edilmediği sürece i'rabını vermekle yetinmek lengüstik çalışmadan başka bir şey olmayacaktır. Tevhid sohbeti yapılmayan yer hakikat de “tarikat” adını alamaz. Bir “cemaat” olur. Bir sosyal grup olur. Şüphesiz o da hayırlı hizmetler yapabilir. Bugün özellikle üniversite gençliğinden bir Nakşi vakfının yurdunda kalan, onlardan burs alan, fakir fukaradan oraların aşhanesinde yemek yiyen binlerce insan vardır. Bu küçümsenmeyecek bir hayır faaliyetidir. Ama şu da unutulmaması gerekir ki “Men aref…” dersleri almak ise ruhun gıdasıdır. Balık yedirmek yerine balık tutmayı öğretmek gibidir.
Uluslararası Bahâeddin Nakşibend ve Nakşibendîlik Sempozyumu bu hafta sonu, 2-4 Aralık 2016 tarihleri arasında İstanbul'da düzenlenecektir. Aziz Mahmud Hüdâyî Vakfı'na bağlı İstanbul Tasavvuf Araştırmaları Merkezi ile Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nin müşterek gayretleri ile gerçekleşecek olan bu uluslararası sempozyuma yurtiçinden ve yurtdışından pek çok bilim adamı iştirak edecek, tebliğler sunacaklardır. Büyük ârif Şah-ı Nakşbend ve onun irfanının bu topraklara nakşedilen mirasının araştırılacağı bu sempozyumun Anadolu irfanının diriliş vesilelerinden birisi olmasını niyaz ediyoruz.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.