|
Yazarlar

Adını koyalım -3

04:00 . 22/06/2022 Çarşamba

Mustafa Kutlu

1947 yılında Erzincan’da doğdu. Orta Öğrenimini Erzincan Lisesi’nde, yükseköğrenimini Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Tunceli ve İstanbul’da edebiyat öğretmenliği yaptı.1974 yılında öğretmenlik görevinden ayrılarak kuruluşuna katkıda bulunduğu Dergâh Yayınları’nda çalışmaya başladı. Sanat hayatına, İstanbul’da çıkan “Fikir ve Sanatta Hareket” dergisinde yayımladığı hikâyeler ile girdi. Adımlar, Hisar, Türk Edebiyatı, Düşünce, Yönelişler gibi dergilerde yazdı. 1990 Mart’ından itibaren yönettiği Dergâh dergisinde hikâye ve yazıları yayınlandı.1986 yılından itibaren Zaman gazetesinde “Bir Demet İstanbul” başlığı altında şehir yazıları yayımladı, daha sonra bu faaliyetini Yeni Şafak Gazetesi’nde sürdürdü. Sinema ve televizyonla ilgilenerek senaryolar yazdı, Kanal 7 televizyonuna programlar hazırladı. Mustafa Kutlu, 24 farklı hikaye kitabına; Şehir Mektupları, Akasya ve Mandolin, Yoksulluk Kitabı isimli deneme kitaplarına ve Sait Faik’in Hikâye Dünyası, Sabahattin Ali isimli inceleme kitaplarına imza attı.

Mustafa Kutlu

Bu sütunda iki hafta BM’nin yayımladığı “İklim değişikliği” konusunda yazdık. Bu son yazı olacak.

Gün geçmiyor ki televizyon ekranında bir kurumuş göl, çürümeye terkedilmiş balıkçı sandalları görmeyelim. Göllerimiz kuruyarak haritadan siliniyor.

Derelerimizin suyu kapkara. Bu kirli dere suları toplanıp nehirlere karışıyor. Ergene’nin suyu tarımda bile kullanılmayacak hâle gelmiş. Gediz, Menderes, Sakarya, Kızılırmak gibi büyük nehirlerimiz aynı kaderi paylaşıyor.

Sanayi atıkları yüzünden zehirlenen bu nehirler, dereler ve göllerde sık sık balık
ölümlerine
raslanıyor
. Kuş cenneti diye meşuhr olan sazlıklarda kuraklık yüzünden ne saz kaldı ne kuş.

Yirmi beş yıldır Avrupa’da çalışan bir makina mühendisi arkadaş anlatıyor: “Bir göl görüyorsunuz, etrafı temiz, suyu billur gibi. Adamlar çevreyi korumayı biliyor diyorsunuz. Ne var ki o billur gibi suyu olan gölde değil balık, bakteri bile yaşamıyor. Asit yağmurları ile zehirlenmiş bir su.”

Bu bahsi burada bırakalım.

Tabiata savaş açan. “Hududullah”ı
çiğneyip
geçen; Allah’a, Peygamber’e
öte
dünyaya inanmayan, kendini kainatın merkezine koyan insan “Sanayi Devrimi” ile kendi putunu kendi yaptı.
Bu putun inşası dünyadaki hayatın varlığını teşkil eden “Anasır-ı erbaa”nın neredeyse imhasına doyamıyor.

Kalkınma, zenginleşme, ilerleme, refah ve konfor toprağın, suyun, havanın zehirlenmesi; insanın-hayvanın ve bitkilerin insafsızca sömürülmesi sonucu elde edildi.

Pek çok bitki türü, pek çok hayvan nesli yok edildi. Nehirlerin ne denizlerin yapısı değişti.

Galipler mağlupların kanını içti, eskiden zevk için aslanların önüne atılan insanlar, çağdaş dünyada fırınlarda yakıldı veya nükleer-kimyasal bombalarla imha edildi.

Günümüzde hangi sanayi insanlığın hayrına çalışmaktadır. Gıda mı, silah mı, ilaç mı? Kimya mı, petrol mü, nükleer mi?

Hadi biz “plastik”te karar kılalım. Bu zehirli maddeden kaç milyon eşya üretiliyor?
Bu üretim için kaç fabrika çalışıyor. Tabiatta yok olmayan bu zehirli atıklar “geri dönüşüm” ile temizleniyor mu? Kendimizi aldatmayalım. Geri dönüşümün tüm dünyadaki oranı yüzde yedi veya sekizdir.
Bırakın toprakları okyanusların dibinde plastikten dağlar oluştu. Yediğimiz balıkların gövdesinde, etinde plastik kalıntılar var.

Evdeki eşyalardan, duvardaki boyalardan çocukların oyuncaklarından sinsi sinsi sızan nedir?

Nasıl bir çıkmaza saplandığımız ve bunun içinde çırpındığımız artık anlaşılmalı.
Artık bunun adını koymalıyız.
“Sanayi Devrimi” insanlığa değil medeniyet, bir felaket getirdi. Fabrika bacaları “Çağdaş Küresel Medeniyet”in zafer sembolüdür.
Ama ne zafer?

Burada “dünyaya teklif edeceğimiz Ahlâk Nizamı’nın temel alacağı unsurları belirtmek isterim. Şudur:

El emeği-göz nuru-alın terine dayanan tabiata dost, aza kanaat eden, komşusu aç iken kendisi tok yatmayan, 72 millete bir göz ile bakan, bu sebeple “öteki” kavramını barındırmayan, dünya hayatını “gölgelikte bir lahza dinlenme” kabul eden, ebedî olan öte dünya inancını esas alan, yaradandan ötürü yaradılmış her şeyi seven, dostun evi gönüllerdir gönüller yapmaya geldim diyebilen, insaf, merhamet, af, bereket, feraset, basiret, mürüvvet, hidayet, hürmet, hizmet, sadakat, ehliyet, liyakat, fazilet, feragat, hürriyet, sabır, şükür, teşekkür, tefekkür, tevazu, cesaret, şecaat, hamaset, cömertlik, infak, ikram, tevazu, izzet, iffet, letafet, nezaket, zarafet, ahde vefa, uhuvvet, sükunet, hamiyet, nihayet “adalet”e dayanan bir “hayat tarzı”nın özlemi içindeyiz.
Türkiye olarak biz başta “savunma” olmak üzere stratejik hamleleri terkedecek değiliz.
“Musa Musa da, o kadar uzun boylu değil” denilmiş.

Bu hayat tarzını oluşturacak sistem önce fikrî bir ceht istiyor, bir zihniyet değişimi. Açıkçası “Bir başka dünya mümkün” demek lazım. Sonra “toprağa dönüş”ün ilmî, içtimaî, iktisadî, siyasî ve hukukî çerçevesini çizmek. Bu ne kadar zaman alır. Bilemeyiz. Gayret bizden tevfik Allah’tan.

#BM
#iklim
#Ergene
7 ay önce
default-profile-img
Adını koyalım -3
“Erdoğan’sız seçim” senaryosu!
Kılıfa sokulan süngerin ince işleri
Çerkeszade bir muhacir alim Cevdet Said
Beş bin Kur’ân-ı Kerim yakan piskopos
Cumhuriyetçi Parti Trump’tan kaçıyor mu?