
Zihniyet değişmeleri bıçakla kesilir gibi kesilerek gerçekleşmediği gibi, bu değişimden etkilenen edebiyat anlayışındaki değişmeler de yine bıçakla kesilir gibi kesilerek gerçekleşmez.
Söz konu ilişki önceki ve sonraki zihniyet arasında bir "enfeksiyon" ilişkisi olarak başlar ve sürer; diplomatik ve ekonomik temasların, savaşlarla karşı karşıya gelmelerin yanısıra sığınma, esaret, evlilik vb. üzerinden kurulan sosyal ilişkiler söz konusu enfeksiyonu taşır ve yaygınlaştırırlar.
Kendi güçlerinden emin olan zihniyetler, diğer zihniyet(ler)e karşı daha yumuşak bir tutum içinde onları zorlamaksızın sadece kendi farkının / farklılığının altını özenle çizerek makul bir vadede onları kendi lehlerine dönüştürürler.
Yetkinliklerinden emin olmayan zihniyetler ise agresif bir tutumla enfeksiyonu istila etmenin bir vesilesi sayarak, emperyalist bir saldırganlıkla karşılarındaki zihniyetleri ricat etmeye, onurlarını kaybetmiş olarak önlerinde eğilmeye, kendilerine teslim olmaya zorlarlar.
İlk tutumun en seçkin örneği İslami zihniyettir.
İslam öncesinde de güçlü bir damar olarak yaşayan şiir (ki, klasik Arapça"daki anlamlarından birisi de "ilim"dir) Kuran tarafından inkar edilmemiş ya da yoksanmamış ancak İlahi Kelam ile onun arasındaki farkın altı kalın çizgilerle çizilerek olumsuzlanmak suretiyle yeni zihniyetin onu olumlama ve onama yönü gösterilmiştir. Bu sayede kadim Arap şiiri tekniğinden fazla bir şey kaybetmeksizin İslami özü yavaş yavaş yüklenerek kavim şiirinden bir medeniyet şiiri olma katına yükselmiştir.
Bu belirlememize ilişkin her durumu, süreçleri ve amaçlanan sonuçları Şuara Suresi"nin son yedi ayetinde görmemiz mümkündür:
"Şeytanların kimin üzerine indiğini size haber vereyim mi? Vebal yüklenici her bir sahtekâr üzerine inerler. Onlara kulak verirler ve ekseri yalan söylerler. Şairler, bunların arkasına da çapkınlar, sapkınlar düşer. Görmez misin bunlar her vâdide hayran olurlar. Hem de onlar yapmayacakları şeyleri söylerler. Ancak iman edip iyi ameller işleyenler ve Allahı çok zikredenler ve kendilerine zulmedildikten sonra öçlerini alanlar müstesna, yarın bilecek o zulmedenler hangi inkılâba münkalib olacaklar."
Dolayısıyla bu ayetlerde tanımlama, tanıma, tashih etme ve uyarma şeklinde dörtlü bir aşama belirtilmekte, mevcut şiir / şair için yeni inkılabın münkalibi olmanın dışında fiili bir ceza gerekli görülmediği gibi yeni inkılabın ona sağlayacağı büyük potansiyel imkana vurgu yapılmaktadır.
Batı medeniyetinin yerli şubesi hükmündeki Kemalist zihniyet ise ikinci tutumun örneği olarak verilebilir.
Kemalizm toplumun din ile ilişkisini denetim altına alabilmek için dili değiştirmiştir. Adeta düşünce üzerine düşünülmesini engellemek kastıyla yüzyılların birikimi olan kültürel dili konuşmayı gericilikle damgalayarak onun yerine çağrışım özelliği olmayan, kısır anlamlı, çoğu yapay kelimelerden oluşan bir kavim dilini ikame etmeye çalışmıştır.
Yine bunun bir sonucu olarak dini küçümsemeyi, dindarlara sövmeyi tema edinen edebiyatı yeni bir edebi seviye olarak dayatıp, seviyesiz bir edebiyatın kurumlaşmasını görev edinmiştir..
Kemalizmin bu yolla istilasına maruz kalan Müslüman düşünür ve edebiyatçılar üç türlü tepki göstermişlerdir.
Bunlardan zamanın (ed-Dehr"in) haller ve hadiseler üzerindeki hükmünü bilenler sanki o istila yokmuşçasına davranarak kendilerine düşeni yapmaya çalışmışlardır. Örneğin Ahmet Avni Konuk bu tepkiyi temsil eden birkaç değerli isimlerden birisidir.
Gündelik hayatın içinde durarak belli bir muhatap grubu için mesaj ve telkin amaçlı yazmayı seçen bir grup ise "vasat / yaşayan dil" diyebileceğimiz bir dilin içinde durarak hem mevcut hem de izleyen kuşağın anlama seviyesiyle uyumlu bir sanat çabasını sürdürmüşlerdir.
Üçüncü grup ise kavim dilini onu Kemalist ideolojinin bir gereği olarak benimseyenlerden daha iyi kullanmak suretiyle yeni nesil üzerinde etkili olunabileceğine, hatta yeni edebiyatın ancak bu yolla kurulabileceğine inanan küçük bir gruptur.
"80 kuşağı edebiyatçıları büyük oranda ikinci, kısmen üçüncü grubun etkisi altında yazma faaliyetlerini sürdürmüş ancak birinci grupla etkili bir bağ kuramadıkları (ya da bilinçli olarak kurmadıkları) için ancak "mülemmalı" bir sanatı / edebiyatı yapabilmişlerdir. Bu edebiyat ne İslamidir ne de Batılı (Kemalist) bir edebiyattır; Sezai Karakoç"un ve Mustafa Kutlu"nun edebi müktesebatını saklı tutarak söyleyecek olursak, mevcut varlığı içinden kendisi olmayı da başaramadığı için mülemmalı olduğu kadar da illetli bir edebiyattır.
Peki Kemalizmin ya da onun tarlasında yetişen Solcuların bir edebiyatı var mıdır, diye baktığımızda ise, çok daha kötü bir durumla karşı karşıya kalırız: Solcu-Kemalistlerin ürettiği edebiyat köksüz, etkisi yazarının yazı hayatıyla sınırlı kaldığından geleceği olmayan, soysuz bir edebiyattır.
Bunlardan hareketle söylenebilecek olan şey şudur ki: Zihniyet değişiminin tabii süreçlerini gözetmeyip baskıyla, zulümle, cebren ve tepeden tırnağa inkarcı olarak zihniyet değişimini dayatan Kemalizm edebiyatta da Türkiye milletinin yüz yılını heba etmiştir.
Geçmişi tekrar elde etmek artık mümkün değildir ancak zihniyet ilişkileri açısından şimdi doğru olanı kurmak ve geleceği iyi kurgulamak mümkündür.
Bunun imkanlarını başka bir yazıda birlikte araştıralım inşallah.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.