Yazarlar Sus

Sus

Serdar Tuncer
Serdar Tuncer Gazete Yazarı

İnsanın iyi, güzel, doğru ile birlikte kötü, yanlış, çirkin olanla yaşamak ve konuşmak bağlamında enteresan bir ilişkisi var.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Serdar Tuncer : Sus
Haber Merkezi 04 Ekim 2018, Perşembe Yeni Şafak
Sus yazısının sesli anlatımı ve tüm Serdar Tuncer yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Şöyle ki; iyi, güzel ve doğru olanı yaşamadıkça konuşmaya başlayan insanoğlu; kötü, yanlış ve çirkin olanı konuştukça yaşamaya başlıyor. Bakmayın girift gibi durduğuna mevzu gayet sarih aslında.

Ahlaklı olmak iyidir, aşk güzel, haksızlığa karşı çıkmak doğru. Eğer ahlaklı bir insansanız güzel ahlakın ne kadar gerekli olduğuna dair sağda solda beylik cümleler kurmanıza gerek yoktur çünkü sizin güzel ahlak kriteri diyebileceğimiz bazı olay ve durumlar karşısındaki tutumunuzu zaten görüp bilen insanlara dönüp bir de güzel ahlakın ne olduğunu anlatmanız abesle iştigaldir. Hem de bir insanın Taksim Meydanı’nın orta yerine dikilip “Ben insanım” diye bağırması kadar abesle iştigal. Eğer gerçekten âşıksanız aşkın dile dökülecek bir şey olmadığını da biliyorsunuz demektir. Yüzünüze bir anda yayılıveren tarifsiz ve sebepsiz hüzün, uzun uzun dalıp gitmeleriniz, içli içli ah çekişleriniz, benzinizi kendisine bürüyen sarının en güzel tonu sizi ele verir zaten, söze hacet yoktur. Mecnun karşılaştığı insanlara; “Biliyor musun ben aşığım” dese, Taksim Meydanı’nda “Ben insanım” diye bağıran adam bile gülmez miydi haline? Eğer haksızlığa kimden gelirse ve kime olursa olsun karşı çıkan bir kimseyseniz haksızlığa karşı çıkmanın ne kadar doğru olduğunu hiç kimseye ifade etme ihtiyacı hissetmezsiniz. Sizin konjonktür hesabı yapmadan, kâr zarar gütmeden, canı pahasına hak ve hakikati savunan Hüseynî meşrep birisi olduğunuzu insanlar biliyorsa, haliniz sohbettir zaten, kâl bu durumda anlamsızdır çünkü kâl, halin ifadeye takat yetiremediği yerde ihtiyaçtır, aksi halde ise fazlalık. Olduğu şey insanın kimliğini ele verir; bir şey olma iddiasıyla bağırıp çağırmak olamayanın, olmayı isteyen ama buna güç yetiremeyenin işidir ve en çok da neyi olamadığını anlatır görüp dinleyenlere.

İnsanların iyi, güzel ve doğru olana dair sürekli konuşmaları, iyi olamadıkları, güzeli bulamadıkları, doğruyu yapamadıklarının habercisidir çünkü iyi, güzel ve doğrunun tarifi bilginin mevzuu ise de kendisi eylemin konusudur. Bilgi eyleme davettir sadece, eylem hakkı verildiğinde bize bilgiyi de verir. Asıl olan bilmek değil yapa-bilmektir. Kötü bir kişinin iyiliğe, çirkine bulanmışın güzelliğe, yanlış batağındakinin doğruluğa çağırması hem tesirsiz hem anlamsız hem de komiktir. İyi bir kişinin iyiliğe, güzeli bulmuş kişinin güzelliğe, doğruyu yapanın doğruluğa insanları bir de sözle çağırmasında ne beis var diyeceksiniz. Yoktur. Kişi hali ile insanlara iyiliğin, güzelliğin ve doğruluğun kendisinden haber verebiliyorsa, dili ile de bilgisinden bahsedebilir elbette. İyi, güzel ve doğru olanı yaşamadıkça konuşmaya başlayan insanoğlu derken kastettiğimiz, hali ile kendisinden haber veremezken dili ile bilgisinden dem vuranlardır. Böylelerinin bilgi vermekten maada hiç kimseye bir faydası yoktur. Verdikleri bilgi eylemle desteklenmediği için sadece dinleyenler nezdinde kendilerine hayranlık uyandırır fakat dinleyene iyi, güzel ve doğruya dair netice doğuracak, eyleme dönüşecek bir tesir vermez. Fayda ve tesirin ötesinde yazının başındaki cümleye atıfla şöyle diyebiliriz sanırım: İyi, güzel ve doğru olabildiğimiz zamanlarda iyilik, güzellik ve doğruluğa dair çok fazla söz söylemezdik çünkü insandık ve insanız diye bağırmaya ihtiyacımız yoktu. İyilik, güzellik ve doğruluğa dair çok fazla konuştuğumuz bu zamanda ise bütün bunları bu kadar çok konuşuyor oluşumuz, Taksim Meydanı’nda bir maymunun “Ben insanım” diye bağırmasına benziyor. Dilimiz ne olduğumuzu anlatmaya çalışırken halimiz ne olmadığımızın en büyük ispatçısı gibi.

Gelelim insanın kötü, yanlış ve çirkini konuştukça yaşamaya başlamasına... Dost meclislerinde kötü, yanlış ve çirkin olanı kınamak ve ibret kastıyla bile konuşsak kötülüğü, yanlışı ve çirkini önce görünür hale getiriyoruz, sonra detayları bilinir olmaya başlıyor ve nihayet bizim nezdimizde bütün bunlar normalleşiyor. Anormal bir hale gelmek, asla yapmam dediklerinizi yapmak mı istiyorsunuz önce onu normal bir şeymiş gibi konuşmaya başlayın arkası mutlaka gelir. Asla rüşvet almayacak bir kişi rüşvetten konuşulan ortamlara gidip geldikçe, medyada rüşvetin bin türlüsüne dair haberlere maruz kaldıkça, bu suretle işin usulünden cevaz(!) noktalarına kadar pek çok bilgiye sahip oldukça “Olmaz öyle şey” den önce “Şöyle olursa aslında olabilir”e sonra da “bir kereden bir şey olmaz”a geliveriyor. Zinayı aklının ucundan bile geçirmeyen bir kişi ballandırılarak anlatılan hikâyeleri dinledikçe, şaka yollu bile olsa sözünü etmeye başladıkça, üçüncü sayfa kepazeliklerini her gün seyrettikçe “Allah hiç kimseyi imtihan etmesin”den önce “Millet neler yapıyor biz bakmışız çok mu”ya geliyor, sonra başlıyor inceden bir şarkıyı terennüme “Bir çiçekle bahar gelmez, geç öğrendim lay lay lay...” Haksızlık olmasın diye iki çocuğuna birbirine denk alaka göstermeye gayret eden adam, falanın filana yaptığı haksızlığı, filanın falandan hakkı olmasa da aldığını göre işite, ya “Ben haksızlık etmesem bana haksızlık edeceklerdi” diyor yahut “Hangi çağda yaşıyoruz kardeşim, haksızlık bunun neresinde?”

Hepimiz içimizde bir Pandora kutusuyla yaşıyoruz sanki ve bu kutunun kapağı konuşmakla aralanıyor. Kötü, çirkin ve yanlış olandan söz ettikçe kapak şehvetle aralanıyor, devam ettikçe içindekileri dışarı salıyor, bunlardan konuşmak sıradan hale geldikçe bizi içine alıyor ve sonunda içimizde saklanan o kutunun içine biz giriyoruz; iyilik, güzellik ve doğruluk feryat figan dışarıda kalıyor.

İyilik, güzellik ve doğruluğu yaşadıkça önce o kutunun anahtarı kayboluyor sonra kapağı sımsıkı kilitleniyor, istikamet ve istikrar üzere kalmaya devam edersek kutu küçülüyor küçülüyor, içindekiler yanmaya başlıyor ve nihayet bir kara delik gibi kendini yutuyor.

Susan kurtulur fehvasına kalplerini şârih ve şahit eyleyen ârifler iyiyle hallenir, güzele gönül verir, emrolundukları gibi dosdoğru olmaya çalışırlar ve ihtiyacı olana kifayet miktarı ve anlayacağı dilden iyi, güzel ve doğrudan haber verirler. Kötü, yanlış ve çirkin olandan ne arifler halinde bir eser vardır ne de kâlinde bir haber.

Kendimize sormamız gereken soru belki de şudur: İyi, güzel ve doğru olanı yaşamayıp sadece dile döktüğümüz için mi kötü yanlış ve çirkin olana bunca müptela olduk, yoksa kötü, yanlış ve çirkin olanı bu kadar kolay konuşabildiğimiz için mi iyi, güzel ve doğru olanı yaşamaktan bu kadar uzağız?

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.