Açık siyâset tutkusu ve beklentisi bir modern zihinsel durumdur. Modern siyâsal zihniyet, en azından bir açılımı ve onun sayısız çeşitlemeleriyle, bizâtihi kendisi “karanlık” olan geleneksel dünyâdaki siyâset yapımına keskin eleştiriler gönderir. Buna göre, geleneksel dünyâda siyâsetin meşruluğu temelsiz, yapılışı ise karanlıktır.
Meşrûiyet meselesinin, Amerikan bağımsızlığı ve Fransız Devrimi'nin ilkeleri doğrultusunda “halk rızası”na dayandırılarak kolayca aşıldığı söylenebilir. Ama sürecin ikinci yüzüne gelindiğinde durum farklılaşır.
Geleneksel dünyâda siyâset yapımının “karanlık” yolları olduğuna kimse îtiraz etmeyecektir. Adâlet gibi ağır bir siyâsal moral değerin hüküm sürdüğü, sanki her siyâsal kararın tartıldığı tartının bu olduğuna inanılan bir dünyâda, bu ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Adâlet söyleminin perdelediği eski dünyâda siyâsal işler, hikmet-i hükûmet düşüncesinin koordinatlarına oturtulur; uygulanan siyâsetlerin sağlaması nihâi tahlilde burada yapılırdı. Üstelik bu, açık tartışmalarla değil, zihin dünyâlarının derinlerinde işleyen akıl yürütmeler üzerinden sağlanırdı. Sürecin pratik tarafında karşımıza saray darbeleri, komplolar, gözden düşürmeler, adam kayırma ve ayak kaydırmalar ve sayısız cinâyet çıkmaktadır.
Aslında modern târihin şafağında, bu gelenekler ortadan kaldırılmadı. Sâdece adâlet perdesi indirildi. Bunun yerini apaçık olarak “çıkar” aldı. Siyâsetin modern zihinsel araçlarla rasyonalizasyonu olarak yaftalanan da, bu perdenin indirilmesinden başka bir şey değildir. Machiavelli'nin moral-siyâset ilişkisini kopartan yaklaşımı ise siyâsal doktrin îtibârıyla bunun en somut karşılığıdır. Modern devletin inşâsında, çıkara dayalı hikmet-i hükûmet geleneği en çıplak uygulamalarıyla karşımıza çıkar.
Machiavelli bir Rönesans düşünürüydü. Herkes Rönesans'ı büyük bir medenî ilerleme zanneder. Toy bir siyâset bilimi öğrencisi olarak; merhum Nusret Hızır'ın Felsefe Dersleri başlıklı bir kitapta toplanan notlarını okuyuncaya kadar ben de öyleydim. Halbuki Rönesans, siyâsal düşüncesi katı seçkinci yapısı ve acımasız realpolitikası ile son derecede karanlık bir dönemdir.
Batı'da, ulus-devlet ya da devlet-ulus olarak yapılanmış modern zâtiyetler, zaman içinde içeriye doğru esnemiş ya da yumuşamıştır. Zâten aldatıcı olan da budur. Merkez kapitalist toplumlarda biriken artığa ilişkin siyâsal tasarrufun, özellikle de II.Genel Savaş sonrası îtibârıyla esnemesi ya da yumuşaması zihinleri hayli karıştırıyor. Ben bunu, olağanüstü katkılarını teslim etmekle birlikte, Marx'ın kapitalizm tahlillerindeki temel eksikliğe benzetiyorum. Marx'ın gözünde kapitalizm “sermâye-emek” çelişkisine dayanan bir üretim tarzıydı. Bu da, tahlillerinin Avrupa-merkezli olması sonucunu doğurdu. Halbuki kapitalizm bir dünyâ yapılanması ve örgütlenmesiydi. Bunu daha sonra, Neo-Marksist Sistem Okulu ve Bağımlılık Okulu görecekti. Kapitalizm, merkez (çekirdek) ulus-devlet ya da devlet-uluslar ile bunların yarı-merkez ve çeper dünyâdaki muâdilleri arasındaki eşitsiz dünyâ ilişkilerinin fonksiyonu olan çok katmanlı(ekonomik, siyasal, kültürel) ve “eşitsiz” bir ilişkiler ağıdır.
Dünyânın eşitsiz ilişkiler ağında, formlar paylaşılsa da işleyişler, ya da pratik sonuçlar aynı olmayacaktır. En başta unutulmaması gereken, siyâsetin esnemesi, yumuşaması ve açık işleyişlere kavuşturulmasının, siyâsetin karanlıktan aydınlığa kavuşturulması olmadığıdır. Ben bunu diyalektik olarak “aydınlığın” hacmi genişletilirken , “karanlığın” derinleştirilmesi olarak değerlendiririm. Biraz daha net ortaya koymam gerekirse, merkez çekirdek toplumlarda, aşırı büyüyen birikimin târihsel fırsatları, belirli bir momentten îtibâren, açık siyâset alanların hacmini, kamuoylarının siyâseti sâdece bu alanlarda yapılan işler olduğu yolunda bir ”yanılsama” yaşamasına yetecek kadar büyütmüştür. Hepsi bu…. Buradan aşırı yorumlar türetmek yanılsamadır. Tam tersine açık alanların hacmi büyürken, bütün operasyonel çeşitliliği ile kapalı alanların derinliği artmaktadır.
Ama bütün bunlardan daha mühim olarak gördüğüm, açık siyâset, açık toplum gibi kavramlarla taçlanan siyâsal tecrübelerin, dünyâ ölçeğindeki ilişkiler üzerinde pozitif hiçbir etkisinin eser düzeyde olmasıdır. Tecrübî olarak yaşanan; ulus-devletler arasındaki, kaba güç üzerinden acımasız ve karanlık ilişkilerdir. Dahası, ortalama kamuoyu zihniyetlerinde bu durum olağanlaştırılmıştır. Ulusal havuzda herkes, hukuk ve demokrasi peşinde iken, uluslararası ilişkilerde güç kullanımı üzerinden ulusal çıkar tâkibini sızlanarak da olsa kabul etmektedir. Bu ilişkilerin nedense hukuku yoktur. Ulusları dizginleyecek normlar görece tanımlanmış olsa bile, ne zaman yürürlüğe konulacağı meçhuldür. Bu alanda tam arlanmazlık ve utanmazlık hüküm sürmektedir. Ulusal temelde siyâsal kararlar alınırken eşit oy kuralı yürürlüktedir. Ama BM'ye gelindiğinde 5 imtiyazlı üyeden birisinin oyu yüz küsûr oyu utanmazca ezebilmektedir.
Böyle bir dünyâda açık toplumun kapalı toplumun tasarruflarına gâlebe çalmasını dileyebiliriz. Ama bunu veri almak ve beklemek tuhaf kaçacaktır.. Eğer bir yerde, bir kapalı toplum tasarrufu açık toplumun bilgisine ulaşıyorsa, bu durumun epik bir hikâye olarak okunması sâdece safdillik olur. Kapalı toplumun kültür endüstrileri Akbabanın Üç Günü ve Başkanın Bütün Adamları gibi kült filmlerle bunun simülakrlarını veriyor. Gerçekte ise durum çok farklı. Bildiğimiz şeyleri bize kimin, ne için bildirdiği; bildirerek aslında neyi bildirmediği gibi sorular aktörlerini kahramanlaştırdığımız epik siyâsetleri kolayca patetik siyâsetlere dönüştürebiliyor…