Yazarlar Mare Nostrum

Mare Nostrum

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Yakın zamanlarda Akdeniz isimli bir belgeseli izleme fırsatım oldu. Teknolojinin ileri imkânlarını seferber etmek sûretiyle son derecede etkileyici bir belgesel çıkmış ortaya. Kadim şehirleri, çölleri , ormanları, insanı kendisine âşık eden bitki örtüsü, limanları ve inanç çeşitliliğini gösteren çok çarpıcı görüntülerle “medeniyetlerin beşiği olan bu coğrafyanın “mukadderatı” anlatılıyor belgeselde. Belgeseli izledikten sonra içimden; bu imkânlarla çok daha fazlasının yapılabileceği düşüncesi geçti. Ama , nihâî tahlilde, bu belgeseli izlemenin beni etkilemiş olduğunu, bâzı bağları daha etraflıca gözden geçirme fırsatı sağlamış olduğunu söyleyebilirim.
Bugün Akdeniz denildiğinde, genellikle anlaşılan; insanı rehâvete çağıran, her türlü dünyevî yükümlülüğünden arındırmayı vaad eden; gündüzleri olağanüstü güneşi, geceleri ise insanın yüzünü okşayan tatlı bir rüzgârın eşliğinde ona romantik duygular bahşeden mehtâbı ve yakamozları; zeytin ağaçları, cırcır böcekleri , üzüm bağları, canlı müzikleri; neredeyse adım başı rastlayabileceğiniz antik kalıntılarıyla, sıcakkanlı insanların yaşadığı bir turistik havza akla geliyor. Dünyâ turizm hareketliliğinin yaklaşık üçte birinin de bu havzada yer aldığını biliyoruz.
Yine biliyoruz ki coğrâfî manâda Türkiye de, Anadolu ve Rumelisi ile bu havzanın bir parçasıdır. Gârip olan husus, dünyânın gözünde Türklerin Akdeniz halkları arasında en az otokton halk olarak muamele görmesidir. Kabaca 1000 senedir bu coğrafyada yaşıyor olmamız bizi kurtarmıyor. Türklerin Asyaik kökleri olduğu ve bunca zamandır Akdeniz coğrafyasında yaşıyor olmalarına rağmen buraların yabancısı olduğu, Akdeniz'e uyum sağlayamadığı yargısı işleniyor. Akdeniz, çok mühim bir coğrafyası îtibârıyla ; “kaba” “uygarlıktan nasibini alamamış” “barbar” Türklerin işgâline uğramış sayılıyor. Türkler Akdeniz'in “üvey evlâtları” muamelesi görüyor. Fırsatını bulup Türkleri yeniden Asya'ya sürseler herhalde bunu adâletin târihsel bir tecellisi olarak selâmlayacaklar. Çok uğraştılar; ama olmadı.
Bizde ise bâzı çevreler, Türklerin de Akdenizli bir ulus sayılması ve Türk modernleşmesinin-Aydınlanmasının- fitilini buradan yakmak için uğraşıp duruyorlar. Meselâ Anadolucu Hümanist akım bu noktada; Anadolu'nun antik gelenekleriyle yörük geleneklerini eşlendirmek için az uğraş vermedi. Bu gayelerine ulaşmak adına, Anadolu ve Rumeli'ye Türkler tarafından taşınan koskoca bir İslâmî birikimi, karanlıkla özdeşleştirerek dışarıda bırakmayı bile göze alabildiler. Buna mukâbil bâzıları Türklüğü ; bâzıları da İslâm'ı, Akdenizli bir târihe sâhip kültür ve inanç oluşumları olarak görmeyen modernist görüşü savunmacı bir tarzda yeniden ürettiler. Türklüğün târihini Asyaik temelde; İslâm'ı ise fetihler dışında coğrafyası olmayan bir inanç olarak mutlaklaştırıp kutsadılar. Kökleri bulmak adına gövdeyi dalları, yaprak ve çiçekleri budadılar. Allah'dan Endülüs realitesini keşfettik de bu saplantılarımız biraz dağıldı. İyi ama, İslamiyet'in Akdenizliliğini keşfetmek için Mağrib'e gitmek o kadar da gerekiyor muydu? Maşrık da bu târihi, üstelik çok daha içeriden bize göstermiyor mu?
Tabiî ki Türklerin ve İslâmiyet'in Akdeniz dışında da târihleri vardır. Ama bu durum, Türklerin 1000 senelik bir Akdeniz târihi olduğu, İslâmiyet'in, diğer semâvî dinler gibi orijinal olarak Akdeniz dünyâsında doğup oradan yayıldığı, bu coğrafyada renklenip bu coğrafyayı şenlendirdiği gerçeğini ıskalamayı gerektirmez. Târihsel mukadderatımız ağırlıklı olarak Akdeniz'in mukadderatı ile bağlantılıdır. Dün Balkan alt kıt'asında, bugün Maşrık Akdeniz'inde, Mezopotamya'da; Irak ve Sûriye'de, nihâyet Mağrip'de, meselâ Libya'da yaşananlar birbirinden kopuk değildir. Gözüken odur ki, bu kadim coğrafya darmadağın, delik deşik ediliyor. Petrol icâd oldu, mertlik bozuldu. Bu kavga Akdeniz ile modern Batı'nın kavgasıdır. Ama anlaşılan maalesef bu değildir. Geçici çıkarlar ve Batı tarafından verilip de tutulduğu bugüne kadar görülmemiş saçma sapan vaadler için kimsenin bu coğrafyaya ihânet etme hakkı yoktur. Şehirleri târumâr edilmiş, tabiat dengeleri bozulmuş ; savaşlardan, kan dâvâlarından kaçan aç,susuz ve işsiz nüfusların umutsuzca büyük şehirlere yığıldığı,buralardan da taşarak modern Batı coğrafyalarını zorladığı bir coğrafyanın acı mukadderatıdır bu. Işığımızı, barışımızı elimizden alıyorlar. İçimiz acıtan da bu.
Maalesef bir “Lâtin Amerikalılık” gibi bir “Akdenizlilik” bilinci mevcut değil. Dinî, mezhebî ve etnik farklılıklarımızı usturalaştırarak birbirimize saldırıyoruz. Şu sıralar, böyle bir bilincin tohumlarını atmak için; yüzlerce senelik büyük bir Akdeniz barışına imza atmış bir imparatorluğun evlatları olarak bizlerin öncülüğünde bir Akdeniz Ülkeleri Konferansına ihtiyaç yok mu? Ne dersiniz?….

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.