Gezi Parkı olayları ayrışmaya başladı. Tıpkı bir piyano tuşuna basılarak elde edilen herhangi bir sesin ayrışması gibi bir ayrışma. Piyanoda ya da herhangi bir enstrümanda basılan bir sesi insan kulağı önce tek bir ses olarak duyar. Fakat kulağımıza "tek bir ses" olarak gelen bu ses giderek ayrışır ve onu meydana getiren bütün ilişkili olduğu alt ve üst doğuşkanları ile birlikte tınılar. Gezi Parkı olayları da yavaş yavaş ayrışıyor ve orada olanlar giderek daha iyi anlaşılıyor. Hatta bir tiyatro oyuncusunun twitter yoluyla " mesele sadece Gezi Parkı değil, sen hâlâ anlamadın mı ?" ifadesindeki sır, yani asıl meselenin ne olduğu da yavaş yavaş, tıpkı bir sesin ayrışması gibi ayrışmaya ve ortaya çıkmaya başladı.
Bir orkestra, çeşitli enstrüman kategorilerinden oluşur. Her enstrüman kategorisini bir toplumsal kategoriyle eşleştirelim. Yaylılar, tahta nefesliler, bakır nefesliler, vurmalılar… hepsi bir sosyal veya siyasal grup olsun. Bu orkestra yapısı, bir şef olmadan aynı anda esere giremez, girmeye kalkarsa eser karışır ve uyum sağlanamaz. Bir senfoni orkestrasının ortalama yüz kişiden oluştuğunu da göz önüne alalım. Şöyle düşünebiliriz: Eğer onbinlerce kişi farklı yerlerden aynı anda aynı yöne doğru ve aynı sloganlarla "bindirilmiş kıtalar" gibi harekete geçmişse ve bu onbinleri dev bir orkestraya benzetecek olursak, yüz kişilik bir orkestra şef olmaksızın nasıl çalamazsa, onbinlerce kişi de tek bir komut veya yönlendirme olmadan bu kadar uyum içinde aynı anda hareket edemez. Yani Gezi Parkı olayları plansız, spontane bir hareket olamaz. Bir müzisyen olarak Gezi Parkı olaylarındaki "kitle hareket tarzı"nı gördükten sonra bu uyumlu ve ülke çapında yayılan hareketin tek bir komut ve yönlendirmeden bağımsız hareket edebileceğini düşünemiyorum. Zaten biraz düşünebilen herkesin vardığı sonuç bu. Ayrıca, direnişçi ve saldırgan kelimelerini yeniden okuyup kimin direnişçi kimin saldırgan olduğunu anlamaya çalışmakta fayda var. Çünkü ortalığı yakıp yıkmak, kamu mallarına zarar vermek, küfretmek bir direnişçinin değil vandal bir saldırganın yapabileceği eylemlerdir.
Harbiye"de bir panoya yazılmış olan "Din Afyondur" yazısı da dikkat çekiciydi. Karl Marks"ın yaşadığı toplumun dini için ileri sürdüğü bu düşüncenin dindarlara haddini bildirmek istercesine bir panoya yazılması, çok değer verdiğim Sayın Nilüfer Göle"nin "Gezi: Bir kamusal meydan hareketinin anatomisi" başlıklı yazısında belirttiği "Bu hareket, diline özenli, ötekine saygılı yeni bir kamu kültürünü toplumsal sahneye koyuyor" şeklindeki "romantik" tezini anlamsızlaştırıyor. Hele Kabataş"ta bebeğiyle birlikte saldırıya uğrayan tesettürlü hanım olayı, Dolmabahçe Camii"nde yaşananlar Sayın Göle"nin aynı yazıda "saygı ve edeb gibi kavramlara sahip çıktığını belirttiği bu genç ve özgürlükçü hareket"in aslında saygı ve edepten ne kadar uzak olduğunu göstererek, yazarın bu tesbitini de hareketin içinde bulunan ve sosyolog tarafından övülen gençliğin bizzat kendisi eylemleriyle yalanlıyor. Ayrıca, tencere tava ile gürültü çıkaranların, bu eylemleri sırasında karşılaştıkları tesettürlü hanımların ve sakallı beyamcaların üzerine yürüyüp tencere tava gürültüsünü artırarak "Tayyip istifa", "Türkiye laiktir laik kalacak" diye bağırmaları, saatlerce bu protestolarını sürdürerek başka insanları rahatsız etmeleri, bu protestocular tarafından "öteki"ne olan saygısızlığı ve tahammülsüzlüğü yeterince gösteriyor ve Sayın Göle"yi yalanlıyor. Anlaşılan Sayın Göle Paris"ten epey önemli ayrıntıyı "ıskalamış".
Gezi Parkı olaylarıyla "Bastille Baskını" arasında bir paralellik kurulabilir mi bilmiyorum. Çünkü "masum" Gezi olaylarının hedefi, hapisteki darbecileri kurtarmaya kadar uzanıyor.
Anti-kapitalist geçinen Türk solunun son olaylarda uluslararası kapitalizmin taşeronu hâline gelmiş olduğu ve uluslararası servislerin yönlendirmesiyle hareket ettiği de, bir sesin ayrışması kadar net olarak ayrışmıştır. Taleplerine bakan herkes bunu anlayabilir.
Başlıklar :

