Batılıların ve ülkedeki askeri oligarşinin desteklediği Abdulaziz Buteflika’nın yeniden cumhurbaşkanlığına aday olması, daha doğrusu gösterilmesi Cezayir’de tansiyonu yükseltti.1990’larda yaşadıklarından sonra yapılan iç düzenlemeler neticesinde Arap Baharı sürecinden fazla etkilenmeyen Cezayir’de şimdi on binler harekete geçti. Başkent Cezayir, Vahran, Konstantina gibi büyük şehirler başta olmak üzere pek çok yerde halk, sağlık durumu iyi olmayan, 82 yaşındaki Buteflika’nın adaylığına karşı gelerek
atılıların ve ülkedeki askeri oligarşinin desteklediği Abdulaziz Buteflika’nın yeniden cumhurbaşkanlığına aday olması, daha doğrusu gösterilmesi Cezayir’de tansiyonu yükseltti.
1990’larda yaşadıklarından sonra yapılan iç düzenlemeler neticesinde Arap Baharı sürecinden fazla etkilenmeyen Cezayir’de şimdi on binler harekete geçti. Başkent Cezayir, Vahran, Konstantina gibi büyük şehirler başta olmak üzere pek çok yerde halk, sağlık durumu iyi olmayan, 82 yaşındaki Buteflika’nın adaylığına karşı gelerek sokağa döküldü. Hükümet olayların daha fazla büyümemesi için üniversiteleri geçici olarak kapattı.
Uzun yıllar
Fransız sömürgesinde kaldıktan sonra bir milyona yakın insanın canına mal olan
büyük bir bedel ödeyip 1962 yılında bağımsızlığına kavuşan Cezayir, sahip olduğu kaynaklar ve jeopolitik konumu itibariyle sürekli dış müdahalelere açık oldu. Daha doğrusu
sömürgeciler bağımsızlıklarından sonra da Cezayir’in kaderini tayin etme konusunda etkin oldular.
Yönetimlerini perde gerisinden dizayn ederek kendilerine karşı zafer kazanan Cezayir halkını cezalandırdılar. Halkın talepleri görmezlikten gelindi, ülkenin petrol ve doğal gaz kaynakları verimli kullanılamadı hatta talan edildi. Son 20 yıldır ülkeyi idare eden Buteflika da seleflerinin izinden giderek Cezayir halkının beklentilerini karşılayamadı.
Halk, daha iyi bir gelecek için Cezayir’in hakettiği seviyeye çıkmasını arzuluyor. Sokaklara çıkan Cezayir halkı son seçim döneminden sonra sağlık sorunlarından dolayı artık ülkeyi doğrudan yönetemeyen
Buteflika’nın bir perde olarak kullanılmasına itiraz ediyor
ve ülkeyi gerçek bir yöneticiye teslim etmek istiyor. Cezayir tam bir dönemecin eşiğinde ve zor bir süreçten geçiyor. Geniş topraklara ve doğal kaynaklara rağmen hak etmediği şartlarda yaşamaya mahkûm olan
Cezayir halkının Arap Baharı tecrübesinden ders alarak zarar görmeden düzlüğe çıkması gerekiyor.
Uluslararası sistem ve tabii ki
Fransa, Cezayir’i Cezayirlilere bırakmayacak kadar önemsemektedir.
Arap Baharı sürecinde yaşanan olumsuz tecrübeler bir kere daha göstermiştir ki;
Batılıların bu coğrafyada önemsedikleri, halkın özgürlük ve refah talepleri değil, kendi çıkarlarıdır.
Bu yüzden Cezayir ile benzeri sosyal şartlara sahip olan
Libya cehenneme dönüştürüldü.
Bu yüzden
’de yüzbinlerin ölümüne ve milyonların göçmen durumuna düşmesine seyirci kalındı. Aynı şekilde demokrasi havarisi Batı,
’da seçimle işbaşına gelen iktidarı devirenleri hoş gördü.
Türkiye kamuoyunun, kendi çevresindeki sorunlar ve özellikle yaklaşan yerel seçimler ile meşgul olduğundan Cezayir’deki gelişmelere yeterince ilgi göstermediği aşikardır. Bölgeyi bilen, tanıyan sınırlı sayıda insan; Türkiye’nin Afrika politikaları ile ilgilenen uzman ve meraklılar dışında
kimse ilgilenmese de Cezayir, Türkiye’nin asla vazgeçemeyeceği coğrafyalardan birisidir.
Osmanlı idaresinde iken Fransız işgaline uğrayan Cezayir’de uzun yıllar sonra başlayan özgürlük mücadelesine
Menderes hükümeti sadece moral destek değil, silah desteğinde de bulunmuştur.
Ancak bir çelişki olarak,
1958’de BM’de yapılan Cezayir’in bağımsızlık oylamasında Türkiye çekimser kalmaya icbar edilmiştir.
Türkiye ile Cezayir’in üç yüz yıllık ortak bir geçmişi vardır. Osmanlı idaresinin ulaştığı coğrafyalar arasında, halkı ile en iyi uyum sağlanan yerlerden birisi Cezayir’dir. Bu yüzden
iki toplumun Oruç Reis, Hızır Reis, Barbaros Hayreddin Paşa ve tarihin sahifelerinde unutulmuş daha nice ortak kahramanları bulunmakta
dır. Osmanlı-Cezayir ilişkilerini başka bir yazıya bırakıp toplumsal kaynaşmanın sembolü ve iki tarafın mümessili olan başka bir kesimden bahsedelim.
Anadolu’dan
’ya gönderilen Türk gençlerinin oluşturduğu askeri birliklere
denilmekteydi. Bu leventlerin Akdeniz’de Avrupalı korsan gemilerine karşı verdikleri savaşlar dillere destan olmuştur. Çoğunluğu Batı Anadolu’dan Cezayir’deki ocaklara nakledilen gençler orada hiç bir zaman kendilerini gurbette hissetmemiş; Cezayir halkının misafirperverliğinden ve müsamahasından sonuna kadar istifade etmişlerdir. Aynı dinin mensupları olmaları da kolayca kaynaşmalarına,
akrabalık ve kan bağı kurmalarına imkan vermiş
tir. Bu kaynaşma, kendini Cezayirli hisseden Türk asıllı bir şairin dizelerine “Cezayir’e giden yiğit, gelmez, eğleşir” ifadesiyle yerleşmiştir. Nitekim
bugün Cezayir’de hatırı sayılır Türk kökenli bir nüfus yaşamakta
dır.
Cezayir’i Türkiye’ye asıl taşıyanlar, Garp Ocakları’nda görev almış, aynı zamanda şair olarak da ünlenmiş isimledir. Onlar asırlarca yazdıkları ve
söyledikleri şiirleri ile Cezayir’i Anadolu’ya taşımış
lardır. “Garp Ocakları Şairleri” diye anılan bu isimler ne yazık ki edebiyatımızda yeterli ilgiyi görmemiştir. 16. Yüzyıl’da Geda Muslu; 17. Yüzyıl’da Kuloğlu; 18. Yüzyıl’da Enderunlu Fazıl ve daha niceleri, şiirlerinde Cezayir’i konu edinmişlerdir. Cezayir’i, Akdeniz sularında yaşadıklarını ve aşklarını şiirleriyle ifade eden bu şairler,
Osmanlı-Cezayir toplumsal yapısı
na kaynak oluştururken bir taraftan da Türk Halk Edebiyatı’nın da en güzide eserlerini vermişlerdir. Kimi şairlerin dizeleri, halk arasında hala okunan
dönüşmüştür. Ancak maalesef bu konuda merhum Şükrü Elçin’in
Akdeniz’de ve Cezayir’de Türk Halk Şairleri
(Ankara 1988) kitabından başka eserler ve araştırmalar ortaya konulmamıştır.
Şimdi soralım:
Cezayir ile müşterek tarihi olan Türkiye mi, sömürgecilik ilişkisi olan Fransa mı daha yakından ilgilenmelidir?
Bu sorunun cevabı, Türkiye Hariciyesi monşerlerinde uzun zaman egemen olan
“Fransızların sahasından uzak durma”
anlayışının bitip bitmediğini de gösterecektir.
#Cezayir
#Türkiye
#Suriye
#Mısır