Peygamber izinde bir hac yolculuğu

Furkan Aydıner
00:0019/11/2011, Cumartesi
G: 19/11/2011, Cumartesi
Yeni Şafak
Peygamber izinde bir hac yolculuğu
Peygamber izinde bir hac yolculuğu

Hac bitip, veda tavafını yapınca, Kabe, hacıların gühanlarını örtüsüne çekip kararırken onların kalbini ve ruhunu ihramları gibi ak ediyor. Yeni doğmuş bebekler gibi günahsız olarak memleketlerine yolcu ediyor.

Resmi rakamlara göre 3 gayrı resmi tahminlere göre 6- 8 milyon arasında değişen mahşeri bir kalabalıkla beraber Hac farizasını yaptık. İbrahimi geleneği takip edip peygamberi yolları adımlamak bedenen çok yorucu geçmekle beraber aklen ve ruhen hayli doyurucu idi. Uygulamalı tevhid, nubuvvet, haşir, ubudiyet ve uhuvvet dersleriyle ruhumuz dolup taştı. Gerçi bazılarına göre Hac'ın en büyük hikmeti insana kulluk şuuru içinde teslimiyeti öğretmek olduğundan rükünlerinde başka hikmetler aranmaz. İsmailvari teslimiyet ve İbrahimvari tevekkülle ritüelleri yerine getirmek gerekir. İtiraf edeyim ki, kendimde bu teslimiyeti göremedim. Hac süresince, Hac'ın rükünlerinin hakikat ve hikmetini düşünmekten kendimi alıkoyamadım. Bedenim İbrahim (as)'ın ayak izlerini takip ederken zihnim de herşeyin hikmetini anlamaya çalışan “İbrahimi aklın” yolunu takip etti. Bu yazımda sözkonusu zihinsel seyahatin meyvelerini paylaşacağım.

DÜNYADAN SOYUNUP İHRAMA GİRMEK

Medine'nin çıkışındaki Zülhuleyfe camisinde niyet edip, telbiye çekerek ihrama girdik. İhram, kefeni andıran iki parça bez parçasından oluşuyor. Hacılar, ihrama girmek için dünyevi elbiselerden soyunduğu gibi bedeni kirlerden de arınıyor. Aklen ve kalben dünyadan sıyrılmak için telbiye çekerek dünyevi düşüncelerden de soyunuyor. Tam bir “ahiret insanı” olup kefene benzer ihramına bürünerek, dünyevi ağırlıklarından kurtulup Rabbinin huzuruna yükselmeye hazırlanıyor. Rabb'inin 'dünyayı ve içindeki herşeyi bırak bana gel' çağrısına “Sana geldim Allah'ım. Çağırdın koşup geldim. Sana geldim, Senin hiçbir yardımcın, ortağın, benzerin yoktur. Koşup sana geldim, hamd sana mahsustur ve nimet sadece Sana aittir, mülk de umumen Senindir, hiçbir ortağın yoktur Senin!” İhram, tıpkı kefen gibi, insanı bütün akranlarıyla eşit hale getiriyor. Makam, mevki, servet, soy, sop gibi hiyerarşik unsurları geçersiz kılıyor. Herkesi aynı safta buluşturup, aynı seviyede secdeye vardırıyor. Malcom X'in tabiriyle, “Hac Bir olan Allah'a hiçbir ırk, renk ve kültür farkı gözetmeksizin bir olup gitmektir. “ İhram kefene benzediği gibi, ihrama giren de ölüye benziyor. Tıpkı ölü gibi, ihramlı biri hiçbir bitkiyi koparamaz. Hiçbir canlıya zarar veremez. Hiçbir kimseyi incitemez. Hiçbir koku sürünemez. Sadece Rabbini düşünür. O'nun huzurunda olduğunu hissederek huzur bulur. Bu duygularla ihramı giyip iki rekat namazı kıldıktan sonra sevinç ve heyecanla Kabe yoluna koyulduk.

DÜNYAYI BIRAKIP KABE'Yİ TAVAF ETMEK

Mekke'ye varınca, Sünnet olduğu üzere, Kabe'ye gidip Kudum tavafını yaptık. Kabe, Hz.Adem (as)'ın yer yüzünde inşa ettiği ilk mabedtir. İnsanı hayvaniyetten kurtarıp melekler ötesine taşıyan insaniyet miracının ilk basamağıdır. Hacılar, maneviyet semasına Kabe'yi tavaf ederek yükseliyor. Tıpkı atomlar, yıldızlar ve galaktik sistemler gibi ilahi aşkın cazibesiyle Mevlevi gibi dönüyor. Bir ömür boyu peşinde koştuğu, etrafında dolandığı dünyalıkların kendisine fayda vermediğini itiraf ederek, tövbe ve istiğfarla Bir'i temsil eden Kabe'nin etrafında dolanmaya başlıyor. Diğer hacılarla bir olup, Molla Cami'nin tavsiyesine uyup, yalnız Biri istiyor. Yalnız Biri çağırıyor. Yalnız Biri talep ediyor. Yalnız Biri görüyor. Yalnız Biri biliyor be yanlız Biri anıyor. Hakiki mahbub, hakiki matlub, hakiki maksudun tek bir Zat olduğunu anlayıp, tekbir çekiyor.

Tavaf süresince, hacılar, Hacerül Esvede selam vermek ve mümkünse öpmekle ebedi aleme ait şeylerin, taş bile olsa, dünyanın bütün zinetlerinden daha kıymetli olduğunu idrak ediyor. Çünkü, sonsuz olan birşey sonsuz olan herşeyden daha üstündür. Her hacı, sonsuzluk aleminin bir taşına gösterdiği ilgiyle fenadan yüzünü çevirip sonsuz kıymetteki bekaya talip olduğunu beyan ediyor “Faniyim, fani istemem. Acisiz,m aciz olanı istemem. Ruhumu Rahmana teslim eyledim, gayrı istemem” diyerek fani dünyayı geride bırakıyor. Beka aleminin taşını görünce adeta şöyle feryat ediyor: “İsterim, fakat bir yarı Baki isterim. Zerreyim, fakat hiç sönmeyen bir güneş isterim.” Bu manaları bir nebze hissederek Kudum tavafını bitirdikten sonra, sırada Arafat'a çıkıp vakfe durmak vardı.

ARAFAT'TA ADEMVARİ TÖVBE VE İSTİĞFAR

Arafata çıktığımızda her taraf insan kaynıyordu. Tıpkı mahşer meydanı gibi. Akşam ezanına kadar burada vakfe durduk. Çöl ortasında susuz kalan Hacer validemiz ve oğlu İsmail'in durumunu bihakkın derk ettik. Akşama doğru dizlerinin bağı çözülen, aczini ve fakrını tam anlamıyla hisseden hacılar hep birden ayağa kalkıp ellerini açarak tövbe ve istiğfara başladı. Şeytana uyup yasak meyveden yediği için Cennetten ihraç edilen Adem (as) da Cebeli-Rahme'de tövbe ve istiğfar etmiş ve affa mazhar olmuştu. Hz.Adem (as) neslinden gelen hacılar da, bir ömür şeytana tabi olmanın pişmanlığı içinde aynı mekanda ellerini açıyordu. Pişmanlık duyup tövbe ve istiğfar ediyordu. Binbir günah ve hatalarını itiraf edip, sonsuz şefkat ve merhamet sahibinden af talep ediyor ve affedilmesi için Allah'a şöyle yakarıyordu: “Eğer kemâl-i rahmetinle kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin” Günahlarla kararan kalblerini gözyaşlarıyla siliyordu. Akşam namazı girdiğinde eller aşağı indi ve yüzler beraatini almanın sevincine büründü. Herkes büyük bir heyecanla Müzdelife'ye doğru yola koyuldu.

MÜZDELİFE'DE HAŞİR SABAHINI YAŞAMAK

Müzdelife'ye yürüyerek gelmiştik. İki tepe arasında her taraf insanla doluydu. İğne atsan yere düşmezdi. Akşam ve yatsı namazını burada kılacak ve geceyi burada geçirecektik. Zorlukla oturacak bir yer bulduk kendimize. Müzdelife açık hava otelini andırıyordu. Herkes bulduğu bir yere yığılıp yattı birkaç saat boyunca. Sabah namazına bir saat kala, insanlar haşrin sabahını andıran bir telaşla yattığı yerden kalkıp Rabbinin huzuruna girmek için koşuşturmaya başladı. Sabah namazını kılıp, bir süre dua ettikten sonra Büyük Şeytan'ı taşlamak için çıktık.



JAMARATTA ŞEYTANI TAŞLARKEN ŞEYTANA UYMAMAK

Jamarattın zahmetli yolunu adımlarken içimden bir ses: 'üç gün şeytanı taşlamak çok fazla. Onun yerine hacılar Kabe'de tavaf yapıp ibadet yapsalar daha iyi olmaz mıydı?' diye itiraz ediyordu. Çok geçmeden etrafımda şeytanı taşlamaya giderken bile şeytani telkinlerden kendisini koruyamayıp ihram yasaklarını çiğneyenleri görünce üç gün şeytan taşlamanın ne kadar yerinde olduğunu anladım. Nitekim, İbrahim (as) gördüğü sadık rüyanın gereğini yapmaya giderken şeytan onu kandırmaya çalışmıştı. Şeytanı taşlayarak ilahi emrin gereğini yerine getirebilmişti. Öyleyse, şeytanı taşlamayan, yani onun telkin ve teşviklerine hayır demeyen, hayırlı amel ve farz olan ibadeti yapamazdı. Hacılar hacın büyük bir kısmında şeytanı sembolik olarak taşladıkları gibi, ömürlerinin önemli bir kısmında da şeytani telkinleri red etmekle rızayı ilahiyi kazanacak amele mazhar olabileceğini anlıyordu.


KURBAN KESMEKLE MASİVAYLA BAĞLARI KOPARMAK

Sırada kurban vardı. İbrahim (as) oğlu İsmail'i kurban edecekken gökten bir koç indirilmişti. O gün bugündür bizden de kurban kesmemiz istenir. Çünkü mal ve evlat insanı Allah'tan koparıp dünyaya bağlayan şeyler. İnsan, kalbindeki sevgiyle Allah'la bağ kurmak yerine masivaya bağlandığında hata yapar. Kurban, Allah'a yönelen insanın masivayla olan bağlarını kesmesidir. Allah'tan gayrı hiçbir şeyin bizzatihi muhabete layık olmadığını anlamasıdır. Güneşin aynalardaki yansımalarına aşık birinin güneşi görünce aynaları bırakması gibi insan varlık aynalarında gördüğü güzellik, ihsan ve kemallin kaynağını farkedince O'na yöneliyor. Tıpkı, önce Leyla'ya aşık olup sonra Leyla'daki güzelliğin Mevla'dan geldiğini anlayan Mecnun misali.

HACERVARİ SAY EDİP ZEMZEM BULMAK

Kurbandan sonra sırada farz tavaf ve say vardı. Say, Hz.Hacer validemizin izini takip edip, Safa ve Merve tepeleri arasını turlamaktır. Hz.Hacer, çöl sıcağında susuzluktan ölecek oğluna su bulmak için iki tepe arasında yedi defa gidip gelip gelmişti. Yedincisinde Hz.İsmail'in yanında fışkıran su sesini duyunca büyük bir sevinçle şükretmişti. Bizim için zemzem rızkı temsil ediyordu. Çöl ise dünyayı. İnsan bu dünya çölünde rızkını ararken çoğu zaman Rezzak'ı unutuyor. Rızkı maddi sebeblerden biliyor. Elmayı ağaçtan, sütün inekten, balı arıdan bilmek gibi. Oysa, sebeblerin en kudretlisi olan insanın yaptığı tek bir rızık yokken akılsız bitkiler ve ilimsiz hayvanlar nasıl rızık yapsınlar. Bütün nimetler doğrudan doğruya Allah'tan geliyor. İnsan çalışmasıyla rızkı talep eder. Zemzem beklenmedik şekilde kupkuru topraktan çıktığı gibi, nimetler de dünya çölünde beklenmedik şekilde yaratılıyor. İnsan onları zahiri sebeblere vermekle büyük hata ediyor. Allah say yaptırtmakla nazarımızı asıl nimet sahibine çeviriyor.

Hac bitip, veda tavafını yapınca, Kabe, hacıların gühanlarını örtüsüne çekip kararırken onların kalbini ve ruhunu ihramları gibi ak ediyor. Yeni doğmuş bebekler gibi günahsız olarak memleketlerine yolcu ediyor. Hediye olarak mübarek (!) Çin mallarını değil, Hz.Adem (as)'ın tövbe ve istiğfarını, Hz.İbrahim (as)'ın iman ve tevhidini, Hz.Hacer ve oğlu Hz.İsmail (as)'ın teslim ve tevekkülünü, Hz.Muhammed (asm)'in evrensel mesajını ve güzel ahlakını veriyor. Ne mutlu bu hediyelerden hissesi ziyade olana!

* Dr., Florida State Üniversitesi Öğretim Üyesi