Prof Dr. Uğur Alacakaptan, 1934 yılında Nazilli'de doğdu. A.Ü. Hukuk Fakültesi'nde asistan, doçent ve profesör olarak Ceza ve Ceza Usulü Hukuku kürsüsünde öğretim üyeliği yaptı. TRT Yönetim Kurulu üyeliği ve CHP Parti Meclisi üyeliğinde bulunan Alacakaptan, 1975-80 yılları arasında Ankara senötürü oldu. 1977-79 yılları arasında CHP Genel Sekreter yardımcılığı yapan Alacakaptan, bir süre serbest avukat olarak çalıştı.
Türkiye bu sorunların üzerindeki örtüyü kaldırmaya çabalıyor. Daha doğrusu, istemese de bu örtü kendiliğinden kalkıyor. Bu çerçevedeki birçok sorunun da tartışılıp sonuçlandırılması gerekiyor. Çoğunun çözümünde ceza hukukunun yardımı olmaksızın sonuca varmamız mümkün değil. Son yaşadığımız önemli olayları bir kenara bırakırsanız, Türkiye'nin yaşadığı ekonomik değişim ve dönüşümün bazı suçların sayıca fazla işlenmesinde rolü var. Bir de, siyasi ve idari güçlerin suç örgütleriyle daha fazla ilişkiye girmiş olmaları var; bu hem suç alanını genişletiyor, hem de daha bariz, daha çarpıcı hale getiriyor.
Bir çete sizi fazla ilgilendirmeyebilir, ama çetenin içinde bir emniyet mensubu, bir politikacı ve hatta bazen rütbeli kişiler varsa ilgilendirmemesi mümkün değil. Ahmet'in ya da Mehmet'in telefonunun dinlenmesine kayıtsız kalabilirsiniz, ama Cumhurbaşkanı'ndan başlayarak her kademeden insanın telefonu dinleniyorsa o zaman çok dikkat çekiyor. Böyle bir olay sanki şimdiye kadar hiç olmadı, ilk kez oluyor sanıyorsunuz. Halbuki benzer olaylar daha az önemli kişiler için her zaman var olmuştur. Mesela işkenceyi düşünün; Türkiye'de işkence hep olmuştur. Karakola gidip de dayak yemeden çıkan pek azdır. Ama belli kişiler işkenceye tabi olunca durumun ancak o zaman farkına varılmıştır! Benim zaman zaman çok hoşuma gittiği için tekrarladığım bir fıkra var: Biz Hz. İsa'nın Yahudiler tarafından öldürüldüğünün yeni farkına varıyoruz!
Bu çok hayırlı. Şimdi biz başka türlü yapamayacağımız şeyleri yapıyoruz. Şimdiye kadar vazifeler ihmal edilmiş, borçlarını ifa etmekten hep kaçınmışsın. Bu sorgulamaların yapılması lazım.
Bugün dünyada bir özgürlük çağından söz ediyoruz. Dolayısıyla özgürlüğün evrensel bir sorun olduğunu kabul ediyorsanız "Bu benim meselem, başkaları buna karışamaz" diyemezsiniz. Çünkü herşeyden önce "karışılabileceğine" dair uluslararası birçok metinin altına imza atmışsınız. Adam geliyor senin cezaevini kontrol ediyor, savcını sorguya çekiyor, raporlar düzenliyor. Öcalan olayında da bir heyet olarak geldiler ve daha da gelebilirler. Biz, kendisi hakkında en çok dava açılan devletiz, ama başkaları için de açılmış binlerce dava var; hukuk davası, ceza davası, çoğu zaman özgürlüklerin ihlali davası. Öyle ki, mesela İngiltere yüzyıllardan beri parlamentonun üstünlüğü kuralına uygun olarak parlamentonun yaptığının anayasaya aykırı olup olmadığı gibi bir meseleyi asla tartışmazken, bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi onların da gündemine girmiş durumda. Yani bu sadece bizim sorunumuz değil.
Devlet tabii ki halkın mutluluğu, iyileşmesi, gelişmesi, özgürlüğünün güvencesi için vardır. Devlet kendi gücünü vatandaşı ezmek için değil, vatandaşın daha özgür, daha çağdaş, daha uygar ve ileri bir yaşama kavuşması için vardır. Bu çerçevede artık ceza hukukunun bile amacı değişmiştir. Ceza hukukunun amacı yasak koymak değil, ferdin önündeki yasakları ortadan kaldırmaktır. Yeni yasakları fiili bir takım müdahalelerle getirmek isteyenlerin fiilini suç göstermek, toplumun ve toplumla birlikte bireyin, önce bireyin gelişmesini engellemeyi etkisiz hale getirmek için vardır. Bu itibarla, yeni ceza kanunlarını açarsanız, bizim kanunumuzun aksine, devlete karşı suçlarla başlamaz. Kişiye ve insanlığa karşı suçlarla başlar. Çok önemli olduğu halde, bizde en büyük eksiklik "insanlığa karşı suç"un olmamasıdır. Ben şahsen Öcalan'a karşı devlete karşı bölücülükten dava açılmasını -hukuken değil taktik açısından- yanlış buluyorum. Evet o maksatla bu işi yaptığı aşikar, suç kapsamına girdiği de tartışılmaz. Ama globalleşme dediğimiz yeni küreselleşme cereyanı içinde bu gibi hareketler antipati ile değil sempati ile karşılanır hale geldi herhalde. Çünkü artık ulusal devlet yerine salt kültürel antitelerin dahi korunması gereken değerler olarak kabul edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Doğrudur, değildir, ama durum böyle. Dolayısıyla o adam bir bağımsızlık savaşçısı gibi, bir özgürlük mücahidi gibi görülüyor. Halbuki bu adam için hem bölücübaşı diyorsun, hem çocuk katili olarak resmini koyuyorsun. Çocuk katili olmasını gündeme getir, uyuşturucu ticareti yapmasını, karapara aklamasını gündeme getir. Bunlar insanlığa dair suçlar.
Devleti herşeyin üzerinde görmek çağdaş hukuk devletiyle ters. Çünkü çağdaş hukuk devletinde hiçbirşey hukukun üstünde değildir.
Bizimki kanun devleti. Oysa kanunu olmayan devlet yok. Çağdaş özgürlükçü devlette bireyin alanını daraltmak değil, tam tersine genişletmek söz konusu. Dolayısıyla bir takım fiillerin suç olmaktan çıkması lazım. Suç olan fiillerin de yeniden tanımlanması lazım.
Dışarıdan görüldüğü kadarıyla genelde iyi giden bir duruşma; savunmanın hazırlanması için imkanlar tanınmış. Ancak arada bir anlaşma/uyuşma var mı, bilemem. Kötü muamele etmedikleri de anlaşılmaktadır. Öcalan Avrupadayken, "ne yapıp edip bu adamı Türkiye'de yargılayalım" demiştim. Türkiye'nin yargılanmasını önleyeceğimiz gibi, bir hukuk devleti olduğumuzu göstermek için de bir fırsattı.
Duruşmayla ilgili önce şunu söyleyeyim, kendi tesbitlerimi anlatayım. Öcalan yasak bölgede yargılanmasaydı, yahut o bölge yasak bölge ilan edilmeseydi daha iyi olurdu. Aleniyet var, ama oraya girebilenler için. Şüphesiz bir mahkeme salonuna herkesi sokamazsınız. Ancak her isteyen de sıraya girebilmelidir. Tabii ki, koruma tedbirlerinin azami tutulması da kaçınılmazdır. Ayrıca, başlangıçta bu adamın avukatı olan kimselere kötü muameleler yapılmıştır, onlar önlenebilirdi. Müdahiller kalkıp ağladılar, sızladılar. Bu duygulara dayanmanın çok zor olduğunu biliyorum. Benim de ailem öldürülseydi başka tabii. Ancak hakimin görevi, zor da olsa bunları önlemektir. Bu itibarla her isteyen her istediği zaman değil, sırası geldiğinde konuşmalıdır. Bir de salona bayrak ve fotoğraflarla gelmek, mahkeme heyetini etki altında bırakacak davranışlardır. Dışarıda buna çok dikkat ediliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de buna çok dikkat ediyor. Bu dava oraya gider mi bilmiyorum, giderse bunu yüzümüze vurabilirler. Sorgu meselesine gelince: Aslında çağdaş sorgu, çağdaş ceza muhakemesi hususunun vazgeçilmez prensiplerinden biridir. Üstelik Türkiye'de yok ama var! Kanunumuzda yok, çok dar bir ölçüde var, ama Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde var. İlgili maddeye göre, sanığın kendisi veya avukatları tanıkları bizzat sorguya çekmek hakkına sahiptir. Ancak bunu kabul ettiremezsiniz, çünkü alt yapısı yok. Çapraz sorgu, bizim itham sistemi dediğimiz, Anglosakson sisteminin bir özelliğidir. Neden, çünkü orada hakim bir hakemdir. Orada suçlunun suçlu olup olmadığını jüri söyleyecektir. Jüri bunu beyan ettikten sonra, hakim de cezayı tayin edecektir. Orada hakim soru sormaz.
Ben bunun farkına bile vardıkları kanaatinde değilim! Biz de önceden, her iki arkadaşımız bu yöntemi uygulatmak için başvurdular, ama kabul ettiremediler. Bizde ifadelerin aynen zapta geçirilmesi imkanı yok bir kere.
Başsavcı'nın önceden de (DEP davası ile ilgili olarak) benzer uygulamaları var. Tabii bütün bunlar doğru değil; kendisini yaralayan bir misal. Söz konusu delilin "bizzat" kendisi tarafından elde edilmemiş olması neyi değiştirir. Amerikalılar'ın "suçtan sonra ortaklık" dedikleri bir durum; yani suç işleniyor demektir.
Ben 1952 yılında rahmetli Faruk Erem hocam olduğundan beri idama karşıyım. İdamın çağdaş ceza yöntemi olmadığını düşünüyorum. Meclis idam kararının doğru ya da yanlışlığını tartışacak merci değildir. Meclis bunun ingazı (ya da iptali) doğru olur mu olmaz mı diye düşünecektir. İdam meselesini Abdullah Öcalan meselesi olarak ele alırsanız hiçbir meseleyi çözemezsiniz. Öcalan bugün TC'yi bölmekten yargılanıyor ve bugün düşebileceği en düşük seviyeye düştü. Dikkatli davranmak gerekir, bu arada TC'nin başka sorunları da var. Et tırnaktan ayrılmaz deniyor ama yavaş yavaş kopuyoruz. İntikamcı değil, bağışlayıcı olalım; bağışlama dediğimiz af değil. Bugün Türkiye'de 34 kişi idamı bekliyor. Öcalan ile birlikte 35 kişi. Bugün Öcalan'ı asmak için bu 34 kişiyi de asmak gerekir, oysa onları asmak mümkün değil. O zaman anayasa gereği bir eşitlik olmalı. Bunun, vatanperverlik ya da vatan hainliğiyle ilişki kurmadan hukuki yapısını incelemek gerekir. Soruna Öcalan'ın değil, Türkiye'nin sorunu olarak bakmak gerekiyor.






