'Apo yanlış yargılanıyor'

Hamit Can
00:0019/06/1999, Cumartesi
G: 28/11/2013, Perşembe
Yeni Şafak
'Apo yanlış yargılanıyor'
'Apo yanlış yargılanıyor'

Prof Dr. Uğur Alacakaptan, 1934 yılında Nazilli'de doğdu. A.Ü. Hukuk Fakültesi'nde asistan, doçent ve profesör olarak Ceza ve Ceza Usulü Hukuku kürsüsünde öğretim üyeliği yaptı. TRT Yönetim Kurulu üyeliği ve CHP Parti Meclisi üyeliğinde bulunan Alacakaptan, 1975-80 yılları arasında Ankara senötürü oldu. 1977-79 yılları arasında CHP Genel Sekreter yardımcılığı yapan Alacakaptan, bir süre serbest avukat olarak çalıştı.

KÜRŞAD BUMİN
Türkiye'de son dönemde ceza hukukçularının fikirlerine çok başvurulur oldu. Hukuk düzeyinde değişen pek bir şey olmamasına rağmen bu ilgiyi nasıl açıklıyorsunuz?

Türkiye bu sorunların üzerindeki örtüyü kaldırmaya çabalıyor. Daha doğrusu, istemese de bu örtü kendiliğinden kalkıyor. Bu çerçevedeki birçok sorunun da tartışılıp sonuçlandırılması gerekiyor. Çoğunun çözümünde ceza hukukunun yardımı olmaksızın sonuca varmamız mümkün değil. Son yaşadığımız önemli olayları bir kenara bırakırsanız, Türkiye'nin yaşadığı ekonomik değişim ve dönüşümün bazı suçların sayıca fazla işlenmesinde rolü var. Bir de, siyasi ve idari güçlerin suç örgütleriyle daha fazla ilişkiye girmiş olmaları var; bu hem suç alanını genişletiyor, hem de daha bariz, daha çarpıcı hale getiriyor.

Bunlar yeni Türkiye'nin yeni ilişkileri mi?

Bir çete sizi fazla ilgilendirmeyebilir, ama çetenin içinde bir emniyet mensubu, bir politikacı ve hatta bazen rütbeli kişiler varsa ilgilendirmemesi mümkün değil. Ahmet'in ya da Mehmet'in telefonunun dinlenmesine kayıtsız kalabilirsiniz, ama Cumhurbaşkanı'ndan başlayarak her kademeden insanın telefonu dinleniyorsa o zaman çok dikkat çekiyor. Böyle bir olay sanki şimdiye kadar hiç olmadı, ilk kez oluyor sanıyorsunuz. Halbuki benzer olaylar daha az önemli kişiler için her zaman var olmuştur. Mesela işkenceyi düşünün; Türkiye'de işkence hep olmuştur. Karakola gidip de dayak yemeden çıkan pek azdır. Ama belli kişiler işkenceye tabi olunca durumun ancak o zaman farkına varılmıştır! Benim zaman zaman çok hoşuma gittiği için tekrarladığım bir fıkra var: Biz Hz. İsa'nın Yahudiler tarafından öldürüldüğünün yeni farkına varıyoruz!

Ceza davalarına duyulan bu ilginin bir nedeni de muhakkak ki, Avrupa ile bütünleşme tartışmaları ve dolayısıyla bu tartışmanın getirdiği yeni hukuk sistemi arayışı değil mi? Her ülkenin kendi karakolu ve cezaevinde kendisini mutlak olarak hür hissetmesi artık savunulamayacak bir ruh hali!

Bu çok hayırlı. Şimdi biz başka türlü yapamayacağımız şeyleri yapıyoruz. Şimdiye kadar vazifeler ihmal edilmiş, borçlarını ifa etmekten hep kaçınmışsın. Bu sorgulamaların yapılması lazım.

Bu konularda da, her ne kadar eskisi kadar olmasa da, "Bu bizim iç işimiz" diyen bir direnç cephesi yine de var...

Bugün dünyada bir özgürlük çağından söz ediyoruz. Dolayısıyla özgürlüğün evrensel bir sorun olduğunu kabul ediyorsanız "Bu benim meselem, başkaları buna karışamaz" diyemezsiniz. Çünkü herşeyden önce "karışılabileceğine" dair uluslararası birçok metinin altına imza atmışsınız. Adam geliyor senin cezaevini kontrol ediyor, savcını sorguya çekiyor, raporlar düzenliyor. Öcalan olayında da bir heyet olarak geldiler ve daha da gelebilirler. Biz, kendisi hakkında en çok dava açılan devletiz, ama başkaları için de açılmış binlerce dava var; hukuk davası, ceza davası, çoğu zaman özgürlüklerin ihlali davası. Öyle ki, mesela İngiltere yüzyıllardan beri parlamentonun üstünlüğü kuralına uygun olarak parlamentonun yaptığının anayasaya aykırı olup olmadığı gibi bir meseleyi asla tartışmazken, bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi onların da gündemine girmiş durumda. Yani bu sadece bizim sorunumuz değil.

Şimdi isterseniz biraz daha somut örneklerden söz edelim. Mesela DGM'lerin varlık nedeni meselesi. Geçenlerde Radikal'den Gündüz Aktan bir yazısında, "devlete karşı suç" suçlamasından uzaklaşmamız gerektiğini, bu formülün Batı'da faşizmi çağrıştıran nitelikte olduğunu yazıyordu. Bu benim de katıldığım bir görüş. Gerçekten de bizde, hukukun bir toplumda insanlar arası ilişkiyi düzenleyici bir rol üstlenmiş olması çoğu zaman unutularak, özellikle hak ve özgürlükler bahsiyle ilgili olarak hemen her zaman toplum/topluluk/birey ve devlet karşı karşıya getiriliyor. Bunun bir sonucu olarak da, mahkemeler de "devlet"in olduğundan, davanın galibi çoğu zaman devlet oluyor. Oysa biliyoruz ki devlet gerçek bir şahsiyet değil ve dolayısıyla acı çekemez, işkence göremez, üzülemez, ceza çekemez!

Devlet tabii ki halkın mutluluğu, iyileşmesi, gelişmesi, özgürlüğünün güvencesi için vardır. Devlet kendi gücünü vatandaşı ezmek için değil, vatandaşın daha özgür, daha çağdaş, daha uygar ve ileri bir yaşama kavuşması için vardır. Bu çerçevede artık ceza hukukunun bile amacı değişmiştir. Ceza hukukunun amacı yasak koymak değil, ferdin önündeki yasakları ortadan kaldırmaktır. Yeni yasakları fiili bir takım müdahalelerle getirmek isteyenlerin fiilini suç göstermek, toplumun ve toplumla birlikte bireyin, önce bireyin gelişmesini engellemeyi etkisiz hale getirmek için vardır. Bu itibarla, yeni ceza kanunlarını açarsanız, bizim kanunumuzun aksine, devlete karşı suçlarla başlamaz. Kişiye ve insanlığa karşı suçlarla başlar. Çok önemli olduğu halde, bizde en büyük eksiklik "insanlığa karşı suç"un olmamasıdır. Ben şahsen Öcalan'a karşı devlete karşı bölücülükten dava açılmasını -hukuken değil taktik açısından- yanlış buluyorum. Evet o maksatla bu işi yaptığı aşikar, suç kapsamına girdiği de tartışılmaz. Ama globalleşme dediğimiz yeni küreselleşme cereyanı içinde bu gibi hareketler antipati ile değil sempati ile karşılanır hale geldi herhalde. Çünkü artık ulusal devlet yerine salt kültürel antitelerin dahi korunması gereken değerler olarak kabul edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Doğrudur, değildir, ama durum böyle. Dolayısıyla o adam bir bağımsızlık savaşçısı gibi, bir özgürlük mücahidi gibi görülüyor. Halbuki bu adam için hem bölücübaşı diyorsun, hem çocuk katili olarak resmini koyuyorsun. Çocuk katili olmasını gündeme getir, uyuşturucu ticareti yapmasını, karapara aklamasını gündeme getir. Bunlar insanlığa dair suçlar.

Yani vurgunun hukuka ve "insanlığa karşı"ya ile "devlete karşı"ya yapılması arasındaki fark?

Devleti herşeyin üzerinde görmek çağdaş hukuk devletiyle ters. Çünkü çağdaş hukuk devletinde hiçbirşey hukukun üstünde değildir.

Bizde olan, "hukuk devleti" değil de sanki "devletin hukuku"!

Bizimki kanun devleti. Oysa kanunu olmayan devlet yok. Çağdaş özgürlükçü devlette bireyin alanını daraltmak değil, tam tersine genişletmek söz konusu. Dolayısıyla bir takım fiillerin suç olmaktan çıkması lazım. Suç olan fiillerin de yeniden tanımlanması lazım.

İsterseniz şimdi Öcalan davasına biraz daha yakından bakalım: "Mahkeme hukuki rotasında gidiyor mu?" Bu soruyu bir ceza hukuku profesörü "Tamamen" diye yanıtlıyor.

Dışarıdan görüldüğü kadarıyla genelde iyi giden bir duruşma; savunmanın hazırlanması için imkanlar tanınmış. Ancak arada bir anlaşma/uyuşma var mı, bilemem. Kötü muamele etmedikleri de anlaşılmaktadır. Öcalan Avrupadayken, "ne yapıp edip bu adamı Türkiye'de yargılayalım" demiştim. Türkiye'nin yargılanmasını önleyeceğimiz gibi, bir hukuk devleti olduğumuzu göstermek için de bir fırsattı.

Bu duruşmada alışmadığımız bir yön daha var. Sorgulama yöntemi diğer duruşmalardan epeyce farklı. "Çapraz sorgu" diyebileceğimiz bir yöntem bu. Müdahil avukatları sık sık araya girip, sanığa doğrudan soru yöneltebiliyorlar. Görüyoruz ki, bu söz almaların önemli bir bölümünde de avukatlar "duygusal"dan da öte tamamen "ideolojik" bir dil kullanıyorlar. "Ermeni misiniz?" filan gibi.

Duruşmayla ilgili önce şunu söyleyeyim, kendi tesbitlerimi anlatayım. Öcalan yasak bölgede yargılanmasaydı, yahut o bölge yasak bölge ilan edilmeseydi daha iyi olurdu. Aleniyet var, ama oraya girebilenler için. Şüphesiz bir mahkeme salonuna herkesi sokamazsınız. Ancak her isteyen de sıraya girebilmelidir. Tabii ki, koruma tedbirlerinin azami tutulması da kaçınılmazdır. Ayrıca, başlangıçta bu adamın avukatı olan kimselere kötü muameleler yapılmıştır, onlar önlenebilirdi. Müdahiller kalkıp ağladılar, sızladılar. Bu duygulara dayanmanın çok zor olduğunu biliyorum. Benim de ailem öldürülseydi başka tabii. Ancak hakimin görevi, zor da olsa bunları önlemektir. Bu itibarla her isteyen her istediği zaman değil, sırası geldiğinde konuşmalıdır. Bir de salona bayrak ve fotoğraflarla gelmek, mahkeme heyetini etki altında bırakacak davranışlardır. Dışarıda buna çok dikkat ediliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de buna çok dikkat ediyor. Bu dava oraya gider mi bilmiyorum, giderse bunu yüzümüze vurabilirler. Sorgu meselesine gelince: Aslında çağdaş sorgu, çağdaş ceza muhakemesi hususunun vazgeçilmez prensiplerinden biridir. Üstelik Türkiye'de yok ama var! Kanunumuzda yok, çok dar bir ölçüde var, ama Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde var. İlgili maddeye göre, sanığın kendisi veya avukatları tanıkları bizzat sorguya çekmek hakkına sahiptir. Ancak bunu kabul ettiremezsiniz, çünkü alt yapısı yok. Çapraz sorgu, bizim itham sistemi dediğimiz, Anglosakson sisteminin bir özelliğidir. Neden, çünkü orada hakim bir hakemdir. Orada suçlunun suçlu olup olmadığını jüri söyleyecektir. Jüri bunu beyan ettikten sonra, hakim de cezayı tayin edecektir. Orada hakim soru sormaz.

Pekiyi, acaba bu duruşma bundan sonra için örnek teşkil eder mi?

Ben bunun farkına bile vardıkları kanaatinde değilim! Biz de önceden, her iki arkadaşımız bu yöntemi uygulatmak için başvurdular, ama kabul ettiremediler. Bizde ifadelerin aynen zapta geçirilmesi imkanı yok bir kere.

Öcalan davasından uzaklaşıp, bu günlerde çok tartışılan bir başka dava dosyasına geçelim. Vural Savaş'ın Fazilet Partisi'nin kapatılması için açtığı dava dosyasına konan şu ünlü ses bantlarına. Başsavcı, geçenlerde bir gazeteciye yaptığı açıklamada, "yasadışı yöntemlerle elde edilmiş delillerin" delil sayılamayacağını kendisi de kabul ediyor, ancak CMUK'un ilgili 254. maddesini farklı bir biçimde okuyordu. Bu "farklı okuma" sonucunda da, delil olmaması gereken ses bandı delil olabiliyordu. Bu okuma kısaca şöyleydi: Bu ses bandını bizzat ben elde etmedim, bir vatandaş bana getirdi; dolayısıyla "ciddiyetine inandığım" için bunu delil olarak kullanmakta sakınca görmedim. Savaş, tezini güçlendirmek için şu örneği de veriyordu: Bir kimsenin bir yakını öldürülmüşse ve polis ve savcılar da bir sonuca varamıyorlarsa, o kimse şüphelendiği bir kişinin evine gizlice girerek bir silah bulsa ve o silahın cinayette kullanılan silah olduğunu isbat etse sonuç ne olacak? O kimse hırsızlıktan mahkum olsa da, silah da geçerli bir kanıt olmayacak mı? Uğur Bey, siz bu temellendirmenin ciddiyetine inanıyor musunuz?

Başsavcı'nın önceden de (DEP davası ile ilgili olarak) benzer uygulamaları var. Tabii bütün bunlar doğru değil; kendisini yaralayan bir misal. Söz konusu delilin "bizzat" kendisi tarafından elde edilmemiş olması neyi değiştirir. Amerikalılar'ın "suçtan sonra ortaklık" dedikleri bir durum; yani suç işleniyor demektir.

Görüşmemizi bugünlerde yine çok söz edilen "idam cezası"yla ilgili düşüncenizi dinleyerek kapatalım. Bu konuyu da serinkanlı düşünmekten çok uzaklaştık. İdama şimdiden evet diyen parti başkanlarının açıklamaları var, şehit yakınlarının talepleri var, Avrupa Konseyi'nin idam cezasının kaldırılmasını öngören 6 nolu protokolü var...

Ben 1952 yılında rahmetli Faruk Erem hocam olduğundan beri idama karşıyım. İdamın çağdaş ceza yöntemi olmadığını düşünüyorum. Meclis idam kararının doğru ya da yanlışlığını tartışacak merci değildir. Meclis bunun ingazı (ya da iptali) doğru olur mu olmaz mı diye düşünecektir. İdam meselesini Abdullah Öcalan meselesi olarak ele alırsanız hiçbir meseleyi çözemezsiniz. Öcalan bugün TC'yi bölmekten yargılanıyor ve bugün düşebileceği en düşük seviyeye düştü. Dikkatli davranmak gerekir, bu arada TC'nin başka sorunları da var. Et tırnaktan ayrılmaz deniyor ama yavaş yavaş kopuyoruz. İntikamcı değil, bağışlayıcı olalım; bağışlama dediğimiz af değil. Bugün Türkiye'de 34 kişi idamı bekliyor. Öcalan ile birlikte 35 kişi. Bugün Öcalan'ı asmak için bu 34 kişiyi de asmak gerekir, oysa onları asmak mümkün değil. O zaman anayasa gereği bir eşitlik olmalı. Bunun, vatanperverlik ya da vatan hainliğiyle ilişki kurmadan hukuki yapısını incelemek gerekir. Soruna Öcalan'ın değil, Türkiye'nin sorunu olarak bakmak gerekiyor.