Coşkun Aral. Gazeteci. Gezgin. Tam 25 yıldır bütün dünyayı geziyor. Yirmi yılda yirmi savaş izlemiş. İzlemekten de öte, yaşamış. Fotoğrafları, Time, Newsweek ve L'Express gibi, dünyanın en büyük yayın organlarında kapak olmuş, "fotoğraf haberciliği" tarzındaki çalışmaları yine başta bu yayın organları olmak üzere, birçok dergi ve gazetede defalarca yayınlanmış. Bugün Amerika'da yayınlanmış İngilizce bir kitabı da var Coşkun Aral'ın. Coşkun Aral, aynı zamanda başarılı bir televizyoncu da. "Haberci" adlı televizyon programıyla dünyayı gözlerimizin önüne getiriyor. Medyanın kalitesizliği nasıl körüklediğine de değinen bu başarılı gazeteci ile, daha çok gezilerini konuştuk.
Yalçın ÇETİNKAYA
Doğrusunu söylemek gerekirse, Tanrı'dan dileğim oldu benim de. Hem de çoçukluğumdan beri. Ben Siirtliyim. Siirt'te varlıklı bir ailenin yaprak dökümü döneminde doğmuşum. 1928'lerde Atatürk'ün bizzat teşvikle kurdurduğu Doğu'nun tek un fabrikası bizim. Dedem kurmuş, amcamla birlikte. Tek parti döneminden çok partili hayata geçene kadar iyiymiş. Ben, o dağılma döneminde doğdum. Siirt, aslında varlıklı bir şehirdir ve değişik ticari yolların kesişme noktası olduğu için de hem ilimden, hem kültürden payını almış. Ben de üzerime düşen payı aldım. Sülâlede gezgin olarak bildiğim rahmetli dayım vardı. Gezgin bir tabib idi dayım ve Siirt hükümet tabibi iken bile hem Siirt içinde, hem köylerinde gezer, çevredeki illere gider gelirdi.
Evet, gezmeyi hep isterdim. Babam askeriye ile çalışırdı. Fabrikaya gelip giden un kamyonlarıyla, babamın cipiyle sürekli gezmekti derdim. Hatırladığım ilk gezinti, dört veya beş yaşındayken yaptığım gezinti idi. Bu yaşlarda çok rahatsızlıklar geçirmişim. Bölge zaten mahrumiyet bölgesi. Benden önce iki tane kardeşim ölmüş. Sağlıklı beslenme yok, sanırım D vitamini eksikliğinden dolayı raşitizme yakın bir rahatsızlık geçirmişim, zatürreeye yakalanmışım. Hayatta kalabilmem için bir 'Yatır'a götürmüşler beni. Siirt civarında yaşamış olan Şeyh Halil Garisî (?) adlı bir zatın yatırına götürdükleri için, göbek adım Halil'dir. Daha ileriki yıllarda İstanbul'a geliş gidişlerim oldu. Hep gezme arzum vardı benim. Bu geziler hep şehirden şehire geziler değildir. Zaman zaman düş gezginliği de yaparım. Evimizdeki çay tablolarında gördüğüm mekân resimlerine dalıp, o resimlerde gezmeler; uzak diyarlardan fabrikamıza gelen yabancılarla ahbaplık kurarak, onların o diyarlardan getirdiği havayı, kokuyu hissetmeye çalışmalar. Meraklı bir insandım. Altı yaşından itibaren başlayan İstanbul'a gidiş-gelişlerden sonra nihayet ileriki yıllarda İstanbul'a yerleştim. Artık beynim sınır tanımamaya başladı. İlk dış seyahatim, -bunu ilk kez size söylüyorum- babamın adına düzenlediğim sahte muvâfakatnâme ile Romanya'ya yaptığım seyahat oldu.
Evet, tam onyedi yaşındaydım. Onu da otobüsle yapmıştım. Hatta komiktir, geçenlerde Basın Müzesi'nde açtığım sergide bana iletilen bir kart buldum : "Sevgili Coşkun, seni takib ediyorum. 1974 yılında birlikte Romanya'ya aynı otobüste yaptığımız seyahati hatırlıyor musun ?". Onun ardından Türkiye seyahatleri başladı. Türkiye'de ayak basmadığım yer kalmadı diyebilirim. Özellikle meslek dönemimde. Günaydın Gazetesi'nde Savaş Ay ile birlikte çalışırken, Türkiye'nin bir yerinde birşey olduğunu duyduğumuzda atlar giderdik. Otobüs yoksa kamyon, cenaze arabası... ne bulursak. Mekân dar geliyordu bana. Gazetecilik yaparken ilk sınırötesi gezim Kuzey Irak'a oldu. O zamanlar Çukurca Belediye Başkanı olan Macit Denizbeyoğlu'na (?) ısrar etmiştim Kuzey Irak'a geçmek istiyorum diye. Adamcağız güvenlik sebebiyle beni üç gün bekletti, sonunda ısrarlarıma dayanamayarak "Allah belânı versin, git" diye beni gönderdi. Bana iki tane eskort verdi. O zamanlar böyle sorunlar yoktu gerçi ama, bölgedeki Kürtler'e yönelik olarak Irak yönetiminden gelen baskıları görmek ve yaşayıp yerinde incelemek için gittim. Kendimi 10 günlük bir yürüyüşten sonra İmadiye'de buldum.
Evet evet, yürüdüm. Yürümelerim çoktur. Gazeteci adam yürümeli. Yüksekova'dan İran'a yürüyerek geçtim.
Karşılaşmaz olur muyum? Ne ciddî tehlikeler atlattım bir bilseniz. Ciddî tehlikeler atlattım ama, insanda maceracı bir ruh olunca o tehlikelerin hepsi, güzel bir anı olarak kalıyor. Benim yaptığım geziler ciddî geziler olmuştur, öylesine gezilere kalkışmadım. Kendime sınır koymam, giderim. Yaptığım işi ciddiye alırım. Lâf olsun diye gezmem. Gittiğim yerlerde insanların yaşamlarında bulunmak, onlarla birlikte içinde bulunduğum o anı, "yaşamak" istiyorum.
Galiba öyle. Turistik geziler değil bunlar, gezelim görelim gezileri değil. O insanların hayatlarının içine girmek istiyorum. Aslında onların hayatlarında kendime ait şeyleri arıyorum.
Allah'tan kamera var. Yoksa inanın hiçbir kanıtım olmayacak.
Değil ama. Böyle değil. Kamera, benim en büyük kanıtım. Tabii ki geziyorum, bu gezileri kamera ile tesbit edip izleyicilere aktarıyorum. İzleyicilerle de bir şeyleri paylaşmak istiyorum. Kameranın veya fotoğraf makinesinin olmadığı gezilerim de oldu benim. Her şeyden önce kendim için geziyorum. Kendi meraklarımı gidermek, dünyayı kendi gözlerimle görmek için. Her yerde bana ait bir şey var. Ben onu bulmaya gidiyorum aslında.
İnsan çok güç koşullarda olduğu zaman, hayvandan bir numara daha büyük boyutlara çıkabiliyor. İnsan, çok daha zor koşullarda çok daha dayanıklı.
Evet, onlarda kendimi görebiliyorum. Çünkü ortak "çıplak insan" noktasına ulaştığım yerler çok benim. Ortak çıplak nokta dediğim şey, insan çok güç koşullarda olduğu zaman, hayvandan bir numara daha büyük boyutlara çıkabiliyor. İnsan, çok daha zor koşullarda çok daha dayanıklı. Bunu yaşadım. Açlıktan bahsederiz. Ben Afganistan'da savaş döneminde 11 gün aç kaldım. Maalesef hamamböceğini zevkle yediğimi biliyorum. Kıpırdayan her şey, insana yenebilir geliyor. Karın içine elinizi daldırıyorsunuz, ne bulursanız yiyorsunuz. Dişlerinizin sallandığını görüyorsunuz. Hep aç insanları, açlığı falan okurdum bu olaya kadar. Ama yaşadım ben açlığı. Hayatınızı idâme ettirebilmek için beyniniz, size yiyebileceğiniz şeyleri söylüyor. Çad'daki savaşta aylarca aç kalan tutukluların kendi dışkılarını yemiş olduklarını gördüm. Tutuklu kampına gittiğimde tutukluların vücutlarında garip yaralar görmüştüm. Bunları doktor arkadaşa söyledim ve sebebini sordum. O da bana, bu tür yaraların, dışkı yenmesi sonucunda oluştuğunu söylemişti. İnsanın en primitif halini görmüş oldum. Normal hayatta size garip gelen şeyler, çok zor durumlarda yaşanabilir normal şeyler haline geliyor.
Savaşlara gidip geliyorum. Ama bunlar Türkiye'de bir pâye gibi, bir ün gibi kullanılıyor. Yirmi yıl boyunca dünyadaki yirmi savaşı aylarca izledim, izlemeyi bırakın aylarca o savaşların içinde yaşadım. Ama bir gazeteci olarak, gazeteciliğimin gereği her şeyi de yaptım. Muhabirim ben. Savaşta bacağı kopmuş bir insana bacağını götürdüm. Adam, bacağının koptuğunun farkında değil, ayağa kalkıp almaya çalışıyor, düşüyor. Lübnan'da patlamış bir arabada. En son Liberya'da geçen sene gittiğimde, yüzü tamamen parçalanmış bir adamı alıp omuzladım, hastaneye götürdüm.
İnsan, otomatik. İnsan, ne yapacağını bilmez. Tamamen beyne bağlı, o anda olup bitiveriyor her şey. Az önce Liberya'da yaşadığım olayı hatırlıyorum. Adamın yüzü şarapnelle parçalanmış. Oturmuş, kıpırdayamıyor. Gören korkup kaçıyor. Bu yüzden bir Amerikalı gazeteciyle yumruk yumruğa kavga ettim. Sonunda kavgayı kestik, ben adamı omuzladım, Amerikalı gazeteci de bir el arabası buldu, ateşin ortasında, hastaneye götürdük. Yaralı adam, elimi tutmaya çalışıyor. Önce insanım. Ama böyle bir şartlanmayla da gidemiyorsunuz. Bazen önce gazeteci de olabiliyor sunuz.
Dünyayı azbuçuk biliyorum. Yirmibeş yıl dolaştım. Gittiğiniz yerde farklı şeylerle karşılaşabiliyorsunuz. Bir söz vardır ; "İnsan aynı nehirde sadece bir kez yıkanabilir" diye. Ben aynı yere iki kez gittiğimde, hiçbir zaman aynı şeyleri görmüyorum. Yanılgılar da çok fazla oluyor. Bize kılavuzluk eden, dünyada bazı yayınlar var, onları izliyorum sürekli olarak. Çünkü gezgin ruhu hep aynı. Eski gezginleri okuyorum, yüzyıllarca öncesine bakıyoruz, Sümerler'in bile gezginleri var. Bizim Osmanlı dönemi hariç, cumhuriyet döneminde doğru dürüst gezginimiz yok ne yazık ki. Osmanlı döneminde bakıyorsunuz, ciddî geziler yapılmış ve ciltler dolusu kitaplar yazılmış. Ben elimden geldiğince önceden araştırmasını yapıyorum gezeceğim yerin. Ama o kadar çok sürprizler var ki. Bizim diziyi hazırlayan arkadaşlara, seyahat kitaplarını okurken, "Aman çocuklar, o kitapları okuyun ama hiç inanmayın" diye tavsiyelerde bulunuyorum. Eğer az gelişmiş ülkelere gidiyorsanız, her şey değişebiliyor, hiçbir şey planladığınız gibi yürümeyebiliyor.
Tabii her şey göze bağlı. Bakan gözle gören göz arasındaki farka bağlı. Bakan göz var, gören göz var. Bakan gözle bakıldığında, işte ben bu şehirdeyim diyorsunuz. Ama gören gözle baktığınız zaman minicik bir kafede bile otursanız, o kafedeki tarz, merdivenin demiri falan bile insanı ilgilendiriyor, o demirden hareketle o ülkede demirin ve demirciliğin tarihçesine uzanıyorsunuz. Yani, ayrıntıya dalıp gidiyorsunuz. Bir de bunun aktarımı var.
Çok doğru. Artı, bunun için bir de birikim lâzım. Başka gezginlerin bilgileri ve tecrübeleri bu bakımdan önemli.
Ne yazık ki son dönemlerde ucuzculuk bir yükselen değer haline geldi. Bugün İran'dan bile dünya basın fotoğrafçılığında yirmi tane uluslararası isim var.
Yaklaşık yirmibeş yıl gezdim, profesyonel bir gezgin ve haberci olarak dünyayı dolaştım. Savaşlardan, doğal felaketlerden, karnavallara, festivallere kadar birçok olayı izledim. Açıkçası, dünyada hedefim, dünyanın insanı olmak, dünyanın insanıyla aynı göz seviyesinde bulunduğu ortamı yaşamak. Ama aynı nehirde ikinci kez yıkanma imkânımız yok. Aynı yerlere gidip aynı şeyleri yaşamak ve tekrarlamak istemiyorum. Bu da olmadı zaten. Bütün gezip gördüklerimi, fotoğrafladıklarımı, yaklaşık yirmi yıl boyunca dünyanın en büyük, en ünlü dergilerinde, en çok okunan ve izlenen yayın organlarında fotoğraf röportajlarıyla yayınladım. Beş yıldan beri de "Haberci" adlı bir televizyon programı vasıtasıyla, televizyonculuk dilini kullanarak kendi ülkeme ve kendi insanıma aktarmaya çalışıyorum gördüklerimi ve bildiklerimi. Tabii fotoğrafı bırakmıyorum, onu inkâr etmiyorum ve ona ihanet de etmiyorum, gittiğim yerlerde fotoğraf da çekiyorum. Ama amacıma gelince; çok açık söyleyeyim bu yaptığımız çalışma, bugüne kadar yaptığımız "foto-jurnalizm" veya "fotoğraf haberciliği" tarzı çalışma dünya basınında sayfalarca yer aldı. Elimde yayınlanmış çalışmalarıma ait geniş bir arşivim var. Aynı şekilde dünya televizyonlarında benim veya benim ekibimde yer alan Türk arkadaşlarımın çabalarıyla hazırlanmış programlar yayınlanıyor. Meselâ Almanya'da şu anda bizim program "Go East-Go West" adıyla yayınlanıyor. Niyetim, programlarımızı bütün dünya televizyonlarında yayınlanabilir hâle getirmek. Gerekli ekibim var. Teknik imkânlarımız yeterli sayılabilir. Eksiklerimizi yavaş yavaş gideriyoruz. Bu biraz da maddî destekle giderilebilecek türden bir eksiklik. Artık Türkiye'de yetişen insanlar, dünyada bilgilerini satarak bir yer edinebilirler. Ne yazık ki son dönemlerde ucuzculuk bir yükselen değer haline geldi. Bugün İran'dan bile dünya basın fotoğrafçılığında yirmi tane uluslararası isim var. Dünya müzik alanında, çağdaş müzik alanında çağdaş Batı ülkelerinin dışındaki ülkelerden, üçüncü dünya ülkeleri olarak kabul edilen ülkelerden de müzisyenler var. Yapılan şeyin evrensel bir değeri olduğu zaman dünya size kapılarını kapatmıyor. Ama biz evrensel değerlerimizi ya lokal kültürel değerlere indirgiyoruz ya da hiç ilgisi olmayan yerlere çekiyoruz. Bunu da ne yazık ki basın yapıyor.






