Ulu cami geleneğimizin siyasal ve mekânsal kodları

00:009/04/2022, Cumartesi
G: 8/04/2022, Cuma
Yeni Şafak
 İLLUSTRASYON: CEMİLE AĞAÇ YILDIRIM
İLLUSTRASYON: CEMİLE AĞAÇ YILDIRIM

Bir gayrimüslim toprağı fethedildiğinde, o şehrin en büyük kilisesi camiye çevrilir ve hemen ardından oraya bir Ulu Cami inşa edilirdi. Böylece Devlet dinsel mimari ile hem kendi halkına hem de diğer milletlere mesajlar vermekteydi. Bu, aynı zamanda toplumun birlikteliğine, beraber yaşama kültürüne, ticari alışkanlıklarının başlangıcına ve sürekliliğine hizmet ederdi.

Doç. Dr. Muhammet Arslan
Sanat Tarihçisi-Kafkas Üniversitesi Öğretim Üyesi

“Cuma Cami”, “Cami-i Kebir” ve “Ordugâh Cami” adlarıyla da bilinen Ulu Camiler, İslâm mimarisindeki en büyük camilere verilen “ulu” bir isimdir. Ulu Camiler, en basit tabirle içerisinde minber bulunmasıyla Cuma ve Bayram namazlarının kılınmasına olanak veren bir mekân düzenlemesidir. Bunun Hıristiyan mimarisindeki karşılığı Katedral’dir.

DEVLET BURADA MESAJI

Bir gayrimüslim toprağı fethedildiğinde, o şehrin en büyük kilisesi camiye çevrilir ve hemen ardından oraya bir Ulu Cami inşa edilirdi. Bu neredeyse zorunlu bir haldir; zira Devletin dinsel mimari ile hem kendi halkına hem de diğer milletlere mesajlar vermesi açısından önem taşımaktadır. Bu durum tüm siyasal iktidarlar için aynı anlamı taşır. Günümüzde dâhi siyasi, politik, sosyal ve ticari hamlelerin en önemli kanıtlarını hiç şüphesiz mimari oluşturmaktadır. İster derme-çatma, isterse anıtsal olsun; vücuda getirdiğiniz mimari eserler sizin o ülkedeki saygınlığınızın işareti sayılır. Tahakkümünüz altında yaşayan topluluklar üzerinde kuracağınız güç algısına yardım eder. Nitekim mimari, siyasal iktidarların en önemli propaganda araçlarından biridir. Aynı zamanda toplumun birlikteliğine, beraber yaşama kültürüne, ticari alışkanlıklarının başlangıcına ve sürekliliğine hizmet eder.

ŞEHRİN KALBİNE VURULAN MÜHÜR

Anadolu’daki “Ulu Cami” inşa etme geleneği, 1064 yılında Ani’nin fethiyle başlayan Büyük Selçuklu hâkimiyeti ve 1071 Malazgirt Zaferiyle birlikte kurulan birinci Beylikler dönemine kadar iner. İlk kez Büyük Selçuklular, ardından Beylikler ve Anadolu Selçukluları tarafından İslâmi hüviyete büründürülen Anadolu şehirleri, yukarıda ifade edilmeye çalışılan algılara hizmet eden bir mimari kültür ile karşımıza çıkar. Bu kültür hiç şüphesiz “din” olgusu ile birlikte harmanlandığında anlam bulmuş ve zemin kazanmıştır. Bu manada, halkı Müslüman olan devletlerin, İslâm’ın en gereklerinden olan camiyi şehrin kalbine yerleştirmeleri kaçınılmazdır. Ülkesini merkeziyetçilikle yöneten devrin iktidarları, böylelikle hem İslâm’a hizmet etme şansı yakalayacak hem de halkının beğenisini kazanacaktı.

İktidarlardaki bu politik anlayış ve İslâmi kaygı, Anadolu kent dokularının oluşumunda “Ulu Cami”lerin doğmasına neden olmuştur. Şehirler ulu camilerle şenlendirilmiş ve ulu cami merkezli çekim alanları meydana getirilmiştir. Cuma ve Bayram namazlarında halkın tamamının aynı anda aynı mekânda bulunmaları ile günümüzdeki anlamıyla bir nevi kent meydanlarının ilk çekirdekleri ortaya çıkmıştır.

ALLAH’IN EVİ YÖNETİMİN MERKEZİNDE

Ulu Camilerin konumlandırıldıkları alanlar her zaman İç Kale’nin yakınındadır. Bunun anlamı, iktidardaki yöneticinin yönetim merkezine sarayla birlikte Allah’ın evini de alma hissiyatı taşır. Bu mekânsal kurgu, aynı zamanda dünyanın merkezinde bulunan yaratıcının, Sultan’ın yönetme işlevindeki “adalet” duygusuyla birlikte tek bir merkezden herkese eşit olarak yayılma algısına hizmet etmektedir. Böylelikle politik gayeler dinsel algılarla bütünleşmiştir.

İç Kale yakınlarına konumlandırılan Ulu Camilerin zamanla şehirlerin ticari ve sosyal vizyonlarını açıkça etkilediği görülür. Özellikle Cuma günleri topluca gerçekleştirilmesi zorunlu olan bir ibadetin Ulu Camilerde yapılması, bu alanlarda aynı zamanda geniş bir ticari hareketliliği zorunlu kılmıştır. Köyünden, beldesinden, mahallesinden, sokağından Cuma veya Bayram Namazı ibadeti için Ulu Cami’ye gelen halk; ibadeti yanı sıra hem kendisinin hem de ailesinin ihtiyaçları olan alış-verişi de bu alanda yapmasına neden olmuştur. Böylelikle bu alanlar; İç kale, ulu cami ve çarşı gibi ticari kurumlarla yavaş yavaş bir kent meydanı bütününe doğru aşama kaydetmiştir.

CAMİ-İ KEBİR MAHALLELERİ

Ulu Camilerin mekânsal olarak etkilediği, mıknatıs gibi kendine doğru çektiği kurumların bir diğerini ise eğitim yapıları oluşturmuştur. Bu bağlamda inşâ edilen medreseler ile şifahaneler de aynı amaca hizmet ederek kent dokusunun tamamlayıcı unsurları olmuşlardır.

Anadolu’daki ulu camilerin ilkini Ani Ulu Camii (1072-1092) ile Diyarbakır Ulu Camii (1091) oluşturur. Konya Ulu (Alaaddin) Camii (1155-1220), Erzurum Ulu Camii (1179-1180), Sivas Ulu Camii (1197), Kayseri Ulu Camii (1205-1206/Onarım), Niğde Ulu (Alaaddin Camii) (1223), Malatya Ulu Camii (1224) ve Divriği Ulu Camii (1228-1229); Anadolu’daki ilk dönem ulu camilerimizden sadece birkaçıdır.

Bu camilerin “ulu” sıfatıyla anılmaları büyüklüklerinden kaynaklanır. Nitekim tarihsel ifadeyle “Cami-i Kebir” tamlaması bu anlamı daha iyi ifade eder. Halen daha Anadolu’nun her köşesinde “Cami-i Kebir Mahalleleri”nin bulunması kanıt niteliğindedir. “Cuma Camisi” kavramı da bu yapıların hangi ibadet türlerine hizmet ettiğini anlatır. İşte bu büyük camiler yukarıda da anlatıldığı üzere en başta İç Kale ve zamanla da Çarşı-Medrese-Şifahane-Türbe gibi diğer sosyal kurumlarla bütünleşerek kent meydanlarının oluşumuna katkıda bulunmuşlar; ilk önce iktidarların ve ardından da toplumların ihtiyaçlarına hizmet etmeye başlamışlardır.

#Cuma Cami
#Cami-i Kebir
#Ordugâh Cami
#Anadolu
#Ani
#Fetih
#Malazgirt
#Ulu Cami