
O'nu bu söyleşiye ikna etmek gerçekten de zor oldu. Çünkü, kendi ifadesiyle, "yıllar boyunca gelen küfürlü mektuplardan illallah demişti". Bu yüzden de muhafazakar çizgideki hiç bir basın-yayın organının görüşme teklifini kabul etmiyordu. Ancak, iyi niyet sonuçta her kapıyı açan altın bir anahtar. Biz onunla görüşmek isterken son derece iyi niyetliydik; o da bu iyiniyeti farketmiş olsa gerek ki 15 yıllık boykotuna son verip olanca içtenliğiyle yanıtladı sorularımızı. Bir kuşağın hem ölesiye nefret ettiği, hem de içten içe tırstığı "olay kadın" Duygu Asena ile, yayın hayatına yeni atılan Habertürk gazetesindeki ilk mesai gününde görüştük. Sonuçta, karşılıklı olarak o bizlerin, bizler de onun sanıldığı korkutucu varlıklar olmadığını öğrenmiş olduk.
---------------------------------- manset -------------------------------------------
- Ben hiç bir zaman kadına yönelik ayrımcılıkta din olgusunu baş suçlu olarak ilan etmedim. Ama "dindeki kadına bakış da bu nedenlerden biridir" demişimdir. Temel sebep olarak ise daima "gelenekleri" gösterdim. Toplumda gelenekler kadar yüceltilen başka bir şey yok. İnsanlık aleminde ne kadar kötü davranış varsa, erkekler tarafından "ne yapalım, bu bizim geleneğimiz" denilerek sürekli kutsanmış. Günümüzde iktidar her yerde yine erkeklerin elinde. Kadınlar ise salt onlara hizmet etmek üzere yaratılmış bir grup. Bakın, genel anlamda "erkekler" demiyorum, çünkü genelleme yapınca bazı okurlar haklı olarak kızıyorlar. Çoğu erkekler ya da bazı erkekler, bu kötü gelenekleri düzeltme yetkisi ellerinde olduğu halde kıllarını bile kıpırdatmıyorlar. Politikacılar, iş adamları, medya yöneticileri, gücü elinde tutanlardan hiç biri kadına yönelik ayrımcı muameleleri ortadan kaldırmak için ciddi adımlar atmıyor, tam tersine geleneği adeta bir "din" haline getirerek daha da kökleştirmeye çalışıyorlar. Çünkü böylesi işlerine geliyor.
Ben bir din uzmanı değilim. Dışarıdan bakılınca dinin bazı emirleri de bu ayrımcılığı destekler gibi gözüküyor. Ama öte taraftan da İslam bilginlerini dinliyorum, tartışmalı bir ayet için birbirinden farklı pek çok yorum yapılıyor. Sözgelimi, kimine göre kadına dayak mübah, kimine göre değil. Kimine göre kadın çok saygıdeğer bir varlık, kimine göre ise bir şeytan. Hıristiyanlara bakıyorsunuz; Katolikseniz boşanmak ilelebet yasak, diğer mezheplerde ise serbest. Doğrusu benim de bu çelişkili yorumlar karşısında kafam karışıyor.
- Bu konuda bizlere yıllardır empoze edilen bir mesaj var: "Başörtülü kadınlar Türkiye'ye ihraç edilmeye çalışılan gerici bir rejimin maşalarıdır". Evet, olabilir, mağdur edilmiş milyonlarca kadının içinde on tane, yüz tane, beşyüz tane aşırı politize olmuş, dış bağlantılı militan da bulunabilir. Pekiyi, ne yapalım o zaman? Gerideki milyonlarca masum kadını görmezden mi gelelim? Elbette ki hayır. Ben, o az sayıdaki olumsuz örneği hiç bir zaman genellemeyerek, bu konudaki yargılarımı yıllardır ısrarla belirtiyorum. Başörtüsü yasağı, tamamiyle kadınları hedefleyen çok ağır bir ayrımcılıktır. Onların eğitim görmesini, aydınlanmasını, çalışıp kendi ayakları üzerinde durmasını engelleyen bir erkek ayrımcılığıdır bu. Deniliyor ki, bu kızlar gerici güçlerin maşasıdır, o yüzden de kamusal alana girmemeliler. Pekiyi ya dindar erkeklere ne demeli? Onların siyasal kimliklerini ortaya koyan bu denli belirgin bir dış simgeleri yok. Ancak, milyonlarca dindar erkek rahatlıkla çalışıp eğitim görüyor. Onlar bu hakları elde ederken, sadece inandığı için örtünmeyi tercih eden kadınlara ise hayatın kapılarını kapatıyorsunuz. Başörtüsü yasağına kesinlikle karşıyım. Bu karşı çıkışım da başörtüsüne çok bayıldığımdan değil, bunun yine kadına yönelik büyük bir saygısızlık olduğunu düşündüğümdendir. Örtünen örtünsün kardeşim. Üstelik benim özgürlük anlayışımda bu işi yalnızca okul ile sınırlamak da yok. Ben başörtülü hemşireler, başörtülü öğretmenler de olmasını istiyorum. Yeter ki kadınlar emekleri ve bilgi birikimleriyle hayatın içinde olsunlar, toplumun kıyısına itilmesinler.
- Doğrudur, böyle düşünenler de var. Çünkü bu toplumda her görüş gibi Atatürkçülüğün ve laikliğin de bağnazları türedi. Ben ne bağnazım, ne radikalim, ne de tutucuyum. Ben gerçek anlamda özgürlükçü bir insanım. Evet, İran tarzı bir ülkede asla yaşamak istemiyorum, eğer Türkiye'ye öyle bir rejim gelirse, vallahi tasımı tarağımı toplar bu ülkeden giderim. Her ne olursa olsun ille de vatanımda öleceğim diye bir milliyetçiliğim yok benim. Ama o masum kızlara bugün yapılanları da içim kaldırmıyor. Benim bir sürü başörtülü okurum var. İmza günlerinde, panellerde gelip boynuma sarılıyor, benimle uzun uzun dertleşiyorlar. Onlarla hiç bir sorunum yok, aksine aram gayet iyi.
- Gitmedim.
- Tabii ki giderdim.
- Ben 30 yıllık bir gazeteciyim, görev gereği her duruma uyarım. Böyle bir geziyi de rahatlıkla başımı örterek yapardım. Hatta, bir ara İran'ı ziyaret etmeyi ciddi ciddi planlamıştım da. Ancak sonradan araya başka işler girdi ve bu maalesef gerçekleşmedi. Bir kere merak ediyorum oradaki sistemi. İran toplumunu ve kadınların durumunu kendi gözlerimle görüp incelemek isterdim.
- Roman yazmaktan vazgeçebilirim, ama gazetecilikten asla. Milliyet'ten kovulduğum dönemde bir kaç ay yazacak yer bulamamıştım. İnanın o günlerde dünya başıma yıkıldı. Tekrar yazmaya başladığımda da ruhumda birikenleri büyük bir iştah ve heyecanla yeniden paylaşmaya başladım okurlarımla. Elbette romancılık da keyifli bir uğraş, ama gazetecilik daima favorim olarak kalacak. Habertürk'te gazeteciliğe daha fazla zaman ayıracağım. Bu arada, son romanımı da tamamladım. Sanırım bir aya kadar piyasaya çıkacak.
- Televizyonda haber sunuculuğu için bu arayışı bir noktaya dek haklı buluyorum. Ama bunun ötesinde dediğiniz gibi bir durum var. Mesela, üç beş kişinin oturup siyasi bir konuyu tartıştığı açık oturum programlarında hiç kadın oturum yöneticisi göremiyoruz. Sanırım, oralara hem güzel hem de kafası çalışan kadın bulmak zor (Gülüyor). Oysa, izlediğimiz o "deneyimli erkek sohbetleri"nde hiç de yakışıklı adamlar olmuyor, çoğunun saçları dökülmüş ve göbekliler. Demek ki orada mankenlik yapmak gerekli değil, biz insanların bilgisinden istifade ediyoruz, yoksa o adamları evimize almak için izlemiyoruz. Pekiyi, o halde böyle programların yöneticileri de kadın olamaz mı? Olursa illa da güzel mi olmak zorundalar?
Yazılı basının tepesindeki bütün yöneticiler ise zaten erkek. Orada kızlar sadece "göz rahatlatıcı birer unsur" olarak ortalıkta dolaşıyorlar. Tabii ki, kızlar, kadınlar her zaman haklıdır diye birşey yok. Dişiliğini ön palana çıkaran kadınlar da çıkıyor her sektörde. Güzelliğini kullanıp, genel müdürün ilgisini çekip gazetede köşe, televizyonda sunuculuk kapan kızlar var elbette. Keşke o kızların kafaları da aynı düzeyde çalışsa da medyada belirli bir noktaya kadar yükselseler. Ama yükselemiyorlar işte, bu yöntemle bir koltuk elde edince düşüşünüz de hızlı oluyor. Çünkü, erkekler bir süre sonra sıkılıyorlar sizden. Hem güzel hem de akıllı kadın yok mu, var ama az. Onlar da mesleklerini doğru düzgün yapmaya çalışıyorlar.
- Türk erkeği kadına aç kardeşim, aç! Bunu erkeklerimizi kınamak adına söylemiyorum. Ama maalesef durum böyle. Geleneklerin kıskacındaki bu toplumun erkekleri böyle bir sıkıntı yaşıyor. Kadının yetenekleri falan fasa fiso. Önemli olan akşamları ekranda güzel kadın görsün. Batılı erkekler ise kadına olan açlıklarını aşalı yıllar olmuş. Artık kariyer sahibi, yaşı kaç olursa olsun işini iyi yapan kadın sunucuya, kadın programcıya ekranlarını açıyorlar. Oralarda sokaklar güzel kızlarla dolu ve kimsenin dönüp baktığı yok. Ekranda güzel kız var diye hiç kimse "Ah ulan ah" diye iç çekmiyor. Bizim medya sektöründe ve iş dünyasında ise koskoca bir genel müdürün bile hala gözü kadınlara aç. Arka sayfa güzelleri, televizyonlarda kırıtan konuşma özürlü vj'ler, herşey ama herşey erkeklerin göz zevki için. Bazı kafası az gelişmiş kızlar da bu tezgaha bilerek alet oluyorlar.
- Evet, çok aldım. Ama bunlar imzasız mektuplar şeklindeydi. Pek de ciddiye almadım. Ben bundan böyle yazılarımda artık o eski tatsız günlere dönmek istemiyorum. Çünkü, Türkiye'de 3 Kasım seçimlerinden sonra hoş bir hava yakalandı, toplumsal bir uzlaşmayı nihayet gerçekleştiriyoruz gibi. Bu bakımdan geçmişi kaşımanın bir anlamı yok.
- Çok ilginç gözlemler yaptım. Bunları bugünlerde yazıyorum da. Öncelikle Sayın Bülent Arınç ile tanıştım. Çok bilgili, karizmatik bir kişi. Beni Meclis'te görünce "Aman, ben sizden korkarım Duygu Hanım" diyerek bir de espri patlattı. Ben de ona dedim ki, "Bir 15 dakika konuşalım, korkunuz geçer". Görüşmemizde kendisinden çok etkilendim, hoş bir adam.
- Maalesef, kendisiyle yüzyüze uzun uzadıya görüşemedim. Bir kere ayaküstü uçakta sohbet etmiştik. Ama şu ana kadarki izlenimlerim çok olumlu. Pozitif elektrik saçan, kibar biri.
- O olayda, hiç kimsenin değinme gereğini duymadığı bir husus beni çok rahatsız etti. Bayan Arınç'ın gururunu kırdılar o tartışmada. Yok yanında götürdü götürmedi, yok Hindistan'a götürecek götürmeyecek. Yahu, kadını ne denli rencide ettiğinizin farkında mısınız? O özgür bir insan, Arınç'ın eşi ve hayat arkadaşı, isterse gider istemezse gitmez. Nedir bu "götürürüm-götüremezsin" lafları! İşin bu yönünü hiç kimse önemsemiyor, herkes kafayı kadının başörtüsüne takmış. Yaşını başını almış olgun bir insanı adeta bavul gibi bir o tarafa bir bu tarafa çekiştirdiler. Keşke hiç gitmeseydi o törene de.
- O protokol de yanlış yazılmış o zaman! Kadın gitmek istemiyorsa gitmemeli! Ne demek şuraya gider buraya gitmez, başörtülü olursa şuraya girer buraya giremez. Böyle bir şeye inanmıyorum ben! Kadınları erkeklerin tuzluğu gibi kullanıyorlar. Tabii bunu Duygu Asena söyleyince marjinal bir şey oluyor. Hiç de marjinal falan değil, o olayda bir kadının en temel insan haklarına saygısızlık yapıldı. Bunu kimsenin umursadığı yok. Bakın, Sayın Arınç öylesine yıldı ki eşini Hindistan'a götüremedi. Fena mı olurdu, kadın eşiyle gidip Hindistan'ı da görseydi, bilgi dağarcağınıa yeni bilgiler ekleseydi. Başı örtülü milyonlarca kadın ve erkeğin olduğu bir ülkeydi orası sonuçta. Yok, ama bu sistem kadının kendini geliştirmesine asla izin vermez.
- Aslında genel fikirlerimde bir değişiklik yok. Ama zaman içinde ben de üslup olarak değiştim galiba. Mesela daha bir hoşgörülü ve anlayışlıyım şimdi. Bundan onbeş yıl önce Anadolu'da dört kadınla evli, kırk çocuğu olan bir adamı görünce "Vay acımasız herif" deyip bütün öfkemi o kişiye kanalize ediyordum. Şimdi ise kesinlikle nefret etmiyorum. Çünkü, gittim o adamları gördüm, onların sofralarına konuk oldum. Yaptıklarına hak mı veriyorum, hayır! Ama o adamların nasıl o noktaya geldiklerini, getirildiklerini anladım. Ve o adamların bunu kötülük olsun diye yapmadığını farkettim. Şimdi nefret ettiklerim artık o adamlar değil, o adamları ve o kadınları bu durumlara düşüren ekonomik sistem, buna çanak tutan medya ve siyasal erk. Oradaki insanlarımızı böylesine cahil, yoksul ve yalnız bırakan bu düzenden nefret ediyorum.
- (Kahkaha atıyor) Şimdilik ufukta böyle bir ihtimal gözükmüyor. Belki biliyorsunuzdur, ben geçmişte bir evlilik geçirdim. Yedi yıl kadar sürdü. Yürümedi ve ayrıldık. Şimdi de evliliğe karşı biri değilim aslında. Evlenmeyi elbette ki isterim, ama benim bazı özel kurallarım var. Mesela, çiftlerin birbirlerinin özel hayatına hiç müdahale etmeyecekleri, mutlak özgürlükçü bir evlilik istiyorum ben. Soyadı birliği, çoluk çocuğa karışmak, ev işleri yapmak bütün bunlar iyi hoş da, benim dişimle tırnağımla kurduğum bir hayatım var. Bu hayatın da korunmasını, ona saygı duyulmasını isterim. Bu yüzden mümkünse ayrı ayrı evlerde oturmayı talep ediyorum. Eh, bunu kabul eden hiç bir erkek de çıkmıyor. Kiminle evleneyim o zaman?
----------------- imza------------------
----------------- imza------------------







