Balkanlar Savaşı''nın 100. yıldönümünde Halide Alptekin, Ağlama Tuna adlı bir kitap kaleme aldı. Eser, Osmanlı''nın Balkanlar''dan çekilme hikayesini anlatıyor. Alptekin iki aileden yola çıkarak Balkanlar''da etnik kimlik kavgasını gözler önüne seriyor.
İnsan toprakla var oluyor, yok oluyor yine toprakla. Toprağa değer veren de insan onu beter hâle getiren de. İnsan hırsı her neye bulaştıysa kendi rengine beledi dünyayı. Sonunda dünya bambaşka bir renge büründü. Kapandı gökyüzü. Yere devrildi koca çınar, çatırtısının yankıları hâlâ kaybolmadı. İşte böyle bir hikâye, böyle bir yazgı aslında bizimkisi. Dört kıtada at koşturan ecdadın torunlarına bizim dedelerimize nasipmiş bu koca çınarın yere devrilişini görmek. Kökleri tüm olumsuzluklara rağmen hâlâ ümit verse de Osmanlı'nın ve parçalanış sırasında kaybettiklerimizin hatırası yangın gibi kalbimizde. Her başlangıcın bir sonu vardır ve bu sonu anlatmak da acısını yaşayana nasip olur çoğu kez. Böyle dilden dile anlatılarak yerleşti hafızalarımıza Dimetoka, Şipka, Galiçya, Kafkasya... Bunca anlatıldı Osmanlı çınarının yıkılırken kırılan dalları; anlatanlar öldü yeni nesil bir bir unuttu bu hatıraları. Şipka geçidi nedir? Medine müdafii Fahreddin Paşa'dan ne haber var? Osman Paşa'nın hatırası karargâhını kurduğu hangi ağaçlıkta tüllenmektedir?.. Unuttuk git gide.
Türk tarihi yazılmaktan yana öksüz bir destandı düne kadar. Gün geçti devran döndü, atalarının çokça anlatıp da bir türlü kağıda nakşedemedikleri tarihe dair hatıraları gün yüzüne çıkarmak, anlatmak, bir kurgu ile bütünlemek yeni nesle nasip oldu. Dedelerinin izini sürüp; sadece zaferlerini değil yıkılışlarını, kaybedişlerini ve tarihin bahtsız köşelerinde kayboluşlarını anlatanlardan biri de Halide Alptekin. Daha önce tarihin tozlu raflarından kalbimizin tam orta yerine koymuştu Sarıkamış'ı. Bu kez bu vefalı yazarın kalemi Balkan topraklarındaki asırlık acıya temas ediyor ve Evlâd-ı Fatihan'ın çaresiz savruluşunu anlatıyor.
Ağlama Tuna ile Osmanlı'nın Balkanlar'dan çekilişini anlatıyor Halide Alptekin. Yüzyıl önce barış içinde yaşayan ideal bir toplumun bağrına hançer gibi saplanan fitne tohumlarının nasıl da filizlenip palazlanarak barış memleketini kana buladığını mercek altına alıyor. Bunu yaparken de ön plana iki ailenin hikâyesini alarak toplumsal bir trajedinin bireysel kodlardan yola çıkarak nasıl da çarpıcı bir hâle bürünebileceğini bir kez daha gösteriyor.
Çok değil, aylar önce tarihçi Mehmed Niyazi'nin Plevne'sinde Balkanlar'ı kaybediş hikâyemizi okumuştuk. Uzun bir araştırma sürecinden sonra Niyazi sadece bir roman değil aynı zamanda hatırı sayılır bir arşiv çalışması da bıraktı ardında. Ağlama Tuna da, Halide Alptekin'in meseleye farklı bir pencereden bakışının ürünü. Bu kez yer Plevne değil Üsküp. Kahramanlarımız asker değil, Rumeli yerlisinin tabiriyle 'Urumeli' halkı. Fakat ortak nokta var anlatılanlarda: Fitne ve dağılış. Balkanların çöküş hikâyesi Alptekin'in romanında geçimini esnaflıkla sağlayan ailelere odaklanıyor. Huzur içinde yaşadıkları toprakların ellerinden göre göre kayışını biz de romanın kahramanlarıyla birlikte hissediyoruz, kalbimiz insan oğlunun bu en naçar hâline, muhacirliğe uğrayıp kanıyor. Ama sonunu bile bile okumaya devam ediyoruz. Neden? Çünkü anlatılanlar bir ailenin, bir devletin çöküşü olduğu kadar bir neslin ibret aynasına bakıp hizaya gelişini sağlayacak ders de sayılabilir. Romanın adı Ağlama Tuna. Balkanları anlatmak için Tuna'dan daha uygun bir isim seçilebilir miydi? Pek mümkün değil. Zira Yahya Kemal'in deyişiyle Türk; nehir deyince Tuna'yı hatırlar. Kıyısından geçerken tül tül kubbeler serpen ordunun hatırasını kenarındaki çakıl taşlarında ve derbentlerde gizli gizli fısıldayan Tuna. Bir sevgili ayrılırken yanından, bir öz terk-i vatan etmek zorunda kalırsa ağlamaz mı nehir? Nehir ağlayınca dayanır mı muhacir! Suyunda kalbi var görmesini bilen bilir. Görmüştü Balkan türkü suyun kalbini, onula yazgısını bütünlemişti fakat baht rüzgarı bazen de tersten eserek imtihan eder.
İki aile özelinde anlatılan Ağlama Tuna bizde yukarıdaki duyguları uyandırıyor. Ön planda iki aile olsa da kadrajın gerisinde daha geniş bir toplumsal trajedi gelip yerleşiyor gözümüzün önüne. Olayların akışı Balkan Türk'ünü muhacir olmaya zorluyor, ve boşalıyor Balkan yurdu. Et tırnaktan nasıl ayrılırsa öyle işte. Fakat Ağlama Tuna'yı okurken yol boyunda birbirinden farklı hikâyeler gelip duruyor önümüzde. Düğün adetlerinden çocukların okumaya başladıkları min törenlerine kadar toplumun yaşantısına ait şifreler okura Balkanlardaki eski yaşantı hakkında bilgi veriyor. Böylece roman kuru bir kurgudan çıkıp okurun kalbinde bir atmosfer uyandırma çabasına giriyor. Kimi yerlerde bu bölümler fazlaca alakasız ve uzun olsa da romanın genelinde hedefine ulaşıyor.
Son söze gelecek olursak Ağlama Tuna anlatmak istediği meseleyi duyguların daha ağır bastığı bir kıvamda ele alıyor. Tarihi veriler Abdullah Dede karakteri kullanılarak aktarılmaya çalışılsa da bu durum kimi yerde sırıtmıyor değil. Tüm bunlara rağmen Halide Alptekin'in romandan önce ciddi bir hazırlık safhasını tamamladığı da olaylar arasında verilen bilgilerden ve kültüre hayata dair anlatımlardan anlaşılıyor. Bu da o dönemde yaşayan Balkan Türk'ünün nasıl bir mizaç ve nasıl bir yaşantıya sahip olduğunu ayan beyan gösteriyor. Belki de bu teferruatlar sayesinde hikâye boyunca bu insanlarla empati kurabilmemiz mümkün hale hâle geliyor. Geçen yıllarda çokça izlenen Elveda Rumeli'ni de bu şekilde empati kurarak izlemiştik vaktiyle, işte Ağlama Tuna'da böylesi ince duygularımızı harekete geçiren yönüyle böyle. Peki, bu eser kuru bir tarih romanı gibi görülebilir mi? Bunun cevabını da bu ibretlik kaybediş hikâyesini okurken okurlar cevaplayabilirler. İnsanların kimi ders alır tarihten, kimi günü yaşar ve aynı delikten bir kez daha ısırılır. Ağlama Tuna'nın bu gözle de okunması bir Müslüman için gereklilik arz ediyor dersek abartmış sayılmayız.
Ağlama Tuna
Halide Alptekin
Yitik Hazine Yayınları
2012
360 sayfa






