Hayat Balık demek İstanbul demek

Balık demek İstanbul demek

Balık kültürü üzerine uzun zamandan bu yana çalışan akademisyen ve yazar Ruhİ Güler, “Osmanlı İstanbul’unu anlamak için lüferi bilmek gerekir” diyor.Güler, o yıllarda yaşanan lüfer heyecanının bugün hiçbir mevsimde yaşanmadığına dikkat çekiyor.

Merve Akbaş Yeni Şafak
İstanbul
İstanbul

İstanbul’un eskileri için sonbaharın başlangıcı, özellikle de teşrin ayları lüfer demekti. Bu heyecan 27 Ağustos’ta Silivri Panayırı’yla başlıyordu. Ancak bu sadece yemek kültürüyle de ilgili değildi, lüfer İstanbul’a İstanbul da lüfere benziyordu. Bu ilginç balık, zamanı gelince kentte beklenmeye başlar, sonbahar ve kış aylarında da yaşam kültürünün parçası olamayı başarırdı. Ancak maalesef bugün artık lüferi ve İstanbul’daki yerini neredeyse unuttuk. Uzun zamandır balıkçılık kültürü, tarihi ve özel olarak da lüfer üzerine çalışan akademisyen ve yazar Ruhi Güler, bir süre önce Lüfer: Boğaziçi Şehrayini isimli bir kitap çıkardı. Güler’le sonbaharda Boğaz’a inen, dünyanın en leziz lüferlerinin İstanbul’un yaşam kültüründeki yerini konuştuk. Güler, Ahmed Rasim’in konuyla ilgili “Lüfer sözünü duyup da bir parça olsun dönüp bakmayacak İstanbullu farz edemem” sözünü hatırlatarak bugün artık o heyecanı unuttuğumuzu söylüyor.

Ruhi Güler

Yaz sonunda eski İstanbul ve Boğaziçi halkını sarmalayan genel bir lüfer heyecanı, bir bekleyiş mi oluyordu?

Bugünün İstanbullusu hiçbir mevsimde bahsedeceğim haliyle bir heyecan yaşamıyor. Oysa, Osmanlı İstanbul’unu anlamak için lüferi bilmek gerektiğini ifade eden Ahmed Midhat Efendi, sonbaharın gelişini “tatlı bir telaş” olarak niteler. Heyecanın, telaşın ilk işaretleri daha ağustosun ilk günlerinde başlardı. “Herhangi bir yerden haber var mı?” sorusunu duyan Boğaziçi ahalisi lüferden bahsedildiğini hemen anlar ve “Tek tük çinakop zuhur ediyor imiş” diye cevap verirdi. Ağustosun sonuna doğru da telaş ve heyecan vapurlara, köy kahvelerine, gazinolara, kıraathanelere kadar yayılır... “Çıkıyormuş, çekiyorlarmış” sözleri ağızdan ağıza dolaşmaya başlardı.

Galiba Silivri Panayırı’nın başlangıç tarihinden itibaren bir bakıma sezon başlıyormuş...

Evet, bu panayırın tarihini o dönemde sık sık zikrediyorlar. “Şu panayırdan önce şu balık yenmez” gibi ifadeler çokça kullanılır. Silivri Panayırı dedikleri bugün kullandığımız takvimle 27 Ağustos’a denk geliyor

TUTABİLENLERİN GURURU

Eylül’de ne oluyor peki?

Bu soruya doğrudan Ahmed Midhat Efendi’nin şu paragrafıyla cevap verelim: “Nihayet eylül hulûl ederek hele bir fırtınadan sonraki balığın Karadeniz’den kesretle vürudu itikad olunur veyahut bir yağmurdan sonraki sular bulanarak lüfer kolay tutulur diye zannedilir. Artık mahâfil-i sayyâdânda havadis dahi çoğaldıkça çoğalır. O zaman suallerin de tarzı değişir. Mesela “Balıkçılık nasıl?” denilir ki bu balıkçılıktan maksat dahi mahza lüfercilik demektir. Bu yoldaki suallere mesela Kanlıca Körfezi’nde dün akşam balıkçılığın pek alâ olduğu ve falan beyin şu kadar ve filan efendinin bu kadar tuttuğu veyahut filancanın şu kadar yem kaybettiği veya zoka kestirdiği haber verilir. Tutamayanların, tutanlara gıptası! Zoka kestirenlerin hiddeti! Tutabilenlerin gururu! Artık her taraftan bir kahkaha, bir neşe ki değme gitsin!”

ÖZEL DAVETLER VERİLİYOR

Hemen herkesin ortak muhabbet konusu oluyor, o zaman lüfer.

Evet! Bu, zamanımızdan bakarak kolayca anlayamayacağımız bir şey... Toplumun bütün kademelerinde ortak bir heyecana ve sohbete konu oluyor; hem avlanması hem avlanma teknikleri hem hangi muhitte ne kadar balık avlandığı hem de pişirilmesi, yenilmesi gibi konular üzerinden sohbetler dönüyor. Özel davetler veriliyor, maharetler sergileniyor.

Bu serencama saray çevresi katılıyor, değil mi? “Ekâbir” diye bir tabir çokça geçiyor.

Eğer kastettiğiniz padişah ise onların “lüfer âlemleri”ne katılmaları sayılıdır. Ancak sultanzadeler, padişah damatları gibi saraya mensup kişilerin lüferle irtibatının fazlaca olduğunu söylemek mümkün. Anlaşıldığı kadarıyla lüfer âlemlerinin en coşkulu zamanları Sultan Abdülaziz’in tahtta olduğu yıllar. Sultan Abdülhamid dönemindeki “lüfer âlemleri”ne bizzat katılan Asaf Muammer, kendi dönemini anlatırken “Acaba bu dönemi size gereği gibi anlatabilecek miyim?” ifadelerini kullanır.

19. YÜZYILDA MERAK GENİŞLEDİ

O dönem İstanbul halkının lüfere karşı tutumunu nasıl değerlendirirsiniz?

Ahmed Rasim’in konuyla ilgili şu sözünü zikretmek meseleyi izaha yeter: “Lüfer sözünü duyup da bir parça olsun dönüp bakmayacak İstanbullu farz edemem.” Bu cümle 1898 tarihlidir. Yukarıda Ağustos ve Eylül aylarında halkın arasında beklentinin şekline dair hususlar geçmişti. Boğaziçi’nde her köyde değişik balıklara düşkün olanlar bulunmakla beraber onlar birer ikişer kişi olup lüfer merakının umumi olduğunu söylemek icap eder. Zira Boğaziçi’nin köylerinde balıkçılıkla iştigal edenlerin büyük kısmı umumiyetle lüferle irtibatlıydı. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ise, iş bu merak, daha geniş bir yelpazeye; yani Boğaziçi’nin kenarlarında yaşayan “kibar”a, üst bürokrasiye, “molla beyler” denilen Meşihat’te çalışan memurlara, sadrazamlara, şeyhülislamlara kadar yayıldı.

Lüfer Kız Kulesi’ne kadardır

  • Meşhur lüfer avı mekanlarına dair ne söyleyeceksiniz?
  • Lüfer balığı
  • Pek çok yerin adı geçer. En meşhur kabul edilen yer Kanlıca Körfezi’dir. Bunun dışında Umuryeri, Büyükdere, İstinye, Tarabya, Paşabahçesi, Bebek gibi başka yerler de zikredilir. Ahmed Rasim’inde de aralarında yer aldığı pek çok kişi de, Kız Kulesi’ni âdeta bir kerteriz olarak düşünür. Ahmed Rasim “Kız Kulesi’ni geçen lüfere lüfer demek caiz değildir” der. Onların indinde lüfer, Kız Kulesi’ne kadardır.
  • Şaheserden mahrum kaldık
  • Bu araştırma sürecinde sizi en çok şaşırtan şey nedir?
  • 1889 tarihli bir yazı. Yazı Ahmed Midhat’a ait. Anadoluhisarlı Alaaddin Efendi’den bahsediyor. Bu şahıs Balıkhane Nazırı. Kendisi balık avına pek ziyade meraklı, İstanbul balıklarına dair bir kitap kaleme almış. Bu kitapta iki yüze yakın balıktan bahsediyor. Bu kadar balığın Boğaz’da bulunması İstanbul’dan başka bir yerde karşılaşılabilecek bir durum değil. Bu kadar balığın isimlerini yazıp, haklarında bilgi verip resimlerini çizmek, hangi mevsimde buraya uğradığını, ne tür olta yahut ağ ile tutulduğunu yazdıktan sonra “kendileri cidden erbâb-ı tabiattan bulundukları cihetle bunlar ne türlü pişirilirler ise daha nefis olacağına varıncaya kadar” genişöe anlatmıştır. Ahmed Midhat Efendi bu kitabın henüz basılmadığını söyler. Biz de bu kitabın günümüze kadar ulaşmadığını ifade edelim. Yakınlarda yayınlanan Lüfer: Boğaziçi Şehrayini kitabıma 53 tane lüfer yazısını da eklemiş olmama rağmen böyle bir şaheserden bugün mahrum olmamıza teessüf etmemek elde değil.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.