İstanbul'un farklı semtlerinde -birbirleriyle herhangi bir iletişimleri olmaksızın- yaşayıp giden, her biri diğerinden farklı sorunlar ve hayat standartlarına sahip üç kardeş (“Nesrin”, Derya Alabora / “Güzin”, Övül Avkıran / “Mehmet”, Osman Sonant), doğup büyüdükleri Batı Karadeniz dağlarındaki köylerinden gelen bir telefon nedeniyle zorunlu olarak bir araya gelirler. Yaşlı anneleri Nusret Hanım (Tsilla Chelton) kaybolmuştur. Annelerini aramak için buluşan üç kardeşin köylerine yaptıkları tatsız tuzsuz yolculuk, aile içinde yıllardır örtbas edilmiş pek çok sorunun yanısıra, hayatlarındaki ve ilişkilerindeki çarpıklıkların da mitolojideki “Pandora'nın Kutusu” öyküsünde olduğu gibi ortaya saçılmasına neden olacaktır.
Annelerini bulup İstanbul'a getirdikten bir süre sonra onun Alzheimer hastası olduğunu öğrenen kardeşler, yaşlı kadının da aralarına katılmasıyla hayatlarının çarpıklığına ilişkin bir dizi acı gerçekle yüzleşecek; bu sıkıntılı süreçte Nusret Hanım'ı anlayacak tek kişi ise büyük abla Nesrin'in kaçak oğlu Murat (Onur Ünsal) olacaktır. Hayatının son günlerini dağıyla başbaşa geçirmek isteyen Nusret Hanım ve torunu Murat'ın İstanbul'da kesişen yolları, aynı zamanda Karadeniz'e yapılacak ikinci bir yolculuğun da başlangıcıdır. Nihayetinde Nusret Hanım'ı çok sevdiği dağına kavuşturan bu yolculuk, Murat'ın içine düştüğü boşluğa bir anlam katabilecek midir ?
Metropolde hayat mücadelesi veren insanların (çoğu kez hiç istemeden) içine düştükleri duygusuzluk sarmalını son derece duru bir sinema diliyle anlatan bu yapıtın hiç kuşkusuz ki en büyük kozu, başrolündeki Fransız kadın oyuncu Tsilla Chelton'un tamı tamına 90 yaşında sergilediği muhteşem performans…
1990 yılında rol aldığı “Danielle Teyze” adlı ünlü filmiyle o yıl Fransız sinemasının prestijli ödülü “César”da “en iyi kadın oyuncu” heykelciğine aday gösterilen Chelton, neredeyse yarım yüzyıllık kariyerinin ilk ödülünü ise geçen yılki San Sebastian Film Festivali'nde “Pandora'nın Kutusu”yla kazandı. Bu film için Türkçe öğrenen sanatçı, her ne kadar bazı sahnelerde aksanı biraz sırıtsa da ortaya koyduğu müthiş oyunculukla, “yaş yetmiş, iş bitmiş” sözünün simgelediği bezgin ve teslimiyetçi hayat felsefesini benimsemiş olan bütün sinemaseverlere esaslı bir “hayata tutunma dersi” veriyor. Filmdeki diğer bütün oyuncular da bu unutulmaz gösteriyi tamamlayan usta işi birer performans sergilemekteler…
“Pandoranın Kutusu, bir yabancılaşma ve yalnızlaşma hikâyesi... Herkesin kendini bir şekilde içinde bulabileceği, gelişmiş ya da gelişmekte olan, kapitalizm ve modernizmden nasibini almış bütün toplumlardaki bireylerin sıkışılmışlığı anlatılıyor. İnsanlık hâllerinin kimi zaman ironik, kimi zaman da hüzünlü bir dille aktarıldığı, orta sınıf ahlâkı üstüne kurulu dokunaklı bir hikâye bu. Yitirilen idealler ve sinsice yerini alan konformizm, gerçeklikten kopmalar, önyargılar, böylece her an çatırdamaya hazır bir iki yüzlü aile anlayışı ve bunun yarattığı bunalımlar, kaçışlar, nihilizm, sınıfsal farklılıklar, iğreti ilişkiler, iletişimsizlik, suçluluk, korkular, yapayalnızlık; kısaca insana dair her şey Pandora'nın Kutusu'nda saklı…”
Yeşim Ustaoğlu filmografisinin bizce şu ana kadarki en yetkin ürünü olan “Pandora'nın Kutusu”, her türlü biçimsel şatafatın uzağındaki sakin ve ağırbaşlı sinematografisi; yanısıra, modernitenin dayattığı -bireyciliği yücelten- yeni hayat tarzının kofluğunu deşifre eden alabildiğine gerçek ve o oranda da yürek burucu senaryosuyla, başından sonuna dek kendinden emin bir biçimde akıp giden gerçek bir başyapıt. “Saf sinema”ya tutkun her gerçek sinemasever tarafından mutlaka izlenmeli…








