Bu bir sığınmanın röportajı. Medyanın karşısında tek başına ve yalnız kalmış bir kadının, Yeni Şafak'a sığınmasının... Yeni Şafak'ın 14. yıla özel hazırladığı ekinde gazetemizin İmtiyaz Sahibi Ahmet Albayrak'ın “Yeni Şafak zor günlerde sığınılacak bir limandır” şeklindeki sözlerini okuyan ve bize sığınan bir kadının röportajı. O kadın İlkim Karaca. Cem Karaca'nın beşinci ve son eşi. Baltalimanı'nda, annesi ve kızıyla birlikte yaşadığı babaevinde görüşünceye kadar benim de “Cem Karaca'yı mezarında rahat bırakmayan insan” olduğunu düşündüğüm bir kadın. İlkim Karaca, 'Şu anki aklım olsa' diye başladığı cümleleriyle, pişmanlıklarını bolca dillendirdiği sohbetimizde, beni 'bu ülkeye malolan dikili ceviz ağacımızı' ebedi istirahatgahında rahatsız etmediğine ikna etti. Hem gösterdiği düzinelerce belgeyle, hem samimiyetiyle... Takdir yüce makamın!
Cem'den önce müzik öğretmeniydim. Cem Radyo'da program yapıyordum. Ve konversatuvardan hocam Erol Sayın'ın Türk müziği konserlerini sunuyordum.
1997 yılında Cem Vakfı'nın yemeğinde tanıştık. Ben kızımın babası olan Hakan Balamir'den sonra Halepli biriyle evlenmiş ayrılmıştım. Bir daha evlenmeyi düşünmüyordum ama Cem beni o kadar güzel sarmaladı ki... Dosta düşmana karşı acele ettiği için nikahımız karlı bir kış günü kıyıldı. Bana hiç bir kadına nasip olmayan güzel şeyler yaşattı.
Önce müzik öğretmenliğinden istifa ettim. Çünkü Cem'e zaman ayırmam gerekiyordu. Radyoyu bırakmak zorunda kaldım. Sabahları erken kalkma alışkanlığım olduğu için Cem'in telefonlarına ben bakıyordum. Konser teklifleri geliyordu, ben de bana söylenilen rakam neyse Cem'e olduğu gibi iletiyordum. Konser organizasyonlarını benim yapmamı istedi. Çünkü “Hayatımda ilk defa bana kazık atmayan birisi var yanımda” diyordu.
Çalışmıyorum. Sadece birkaç yerde yazı yazıyorum. Onlardan para almıyorum. Emekliliğim var, bir de Cem'den bağlanan bir emekli aylığı var. Kızımla, ailemin desteğiyle, anne babamın evinde yaşıyorum. Benim yuvam yok şu anda. Nihayetinde burası annemin evi ve ev ev üstünde asla olmaz.
Hayır yok. Düşünün ki, ölüm şoku yaşayan bir insana, o sabah üçüncü evliliğinden olan oğlu annesiyle birlikte saldırıda bulunuyor ve ikinci bir şoku yaşatıyor.
Yazdı. Halit Kakınç doğrusunu yazdı. İlk başta o da 'İlkim'i tanıyamıyorum' dedi. Ben de ona bir mektup yazdım. Medyanın beni bu hale getirdiğini söyledim. 'Ben senin tanıdığın İlkim'im. Ben de anlayamıyorum, ben de kendimi tanıyamıyorum medyada' dedim.
İddia etmiyorum. Ben sadece Cem'in bana ne anlattığını, ne söylediğini, benim bir iftiram olmadığını anlatmaya çalıştım.
O zaman ölüm şoku yaşamış bir insan var ortada. Emrah, neden anneme haber vermedin diye üzerime saldırdığı için o psikolojimle, başka saldırıları önlemek adına demişim ki, 'Onlara açılan DNA testi davası var.' Çünkü ben Cem'in avukatı Atilla Büyükmurat'ın Cem adına DNA davası açtığını biliyordum. O dönem verdiğim röportajımda bunu söylüyorum. Ondan sonra basın yanlış yansıtıyor. İnanın şu an ki aklım olsa ve DNA davasının açılmadığını bilseydim, Cem'in çocuğu olmadığını hiç dillendirmezdim. Bence burada suç avukatın yalan söylemesi. Çok ayıp, çok çirkin bir şey. Bana diyebilirdi ki “Ben Cem Bey'e DNA davasını açtım' dedim ama açmamıştım aslında.”
Anne babasından kalan iki dairesi vardı Bakırköy'de. Bu dairelerin bir tanesinde biz oturuyorduk. Diğerinde de üçüncü eşi ve oğlu oturuyordu. Ve albümlerinin telif hakları. Bu kadar.
Mirası, 16 Şubat 2004'de, Cem'in vefatından bir hafta sonra Emrah Karaca'nın açtığı veraset davası üzerine paylaşıldı.
Hayır. Çünkü DNA testi yapılması, üçüncü eşi ve nüfusundaki oğlu tarafından 2006 yılında, yani Cem'in vefatından iki yıl sonra istendi.
Mahkeme mirasın dörtte birini bana, dörtte üçünü oğluna verdi. Benim bu dörtte birlik kısımda bile gözüm yoktu. Ben, Cem Karaca'nın son oturduğu dairenin mahkemenin bana verdiği yarı hissesini devlete bağışlayayım. Oğlu da devlete bağışlasın. Evim hiç bozulmadan, müze ev olarak korunsun istiyordum. Çünkü Cem'in babası Mehmet ve annesi Toto Karaca tiyatrocuydu. Cem Karaca bu ülkeye mal olmuş bir sanatçıydı. Cem, o evde yaşarken, annesinin yaptırdığı duvar kağıtlarını bile sildirmezdi, doğal rengi gider diye. 'Burada bizim içtiğimiz sigaraların sinmişliği var, duvarlarda konuşmalarımız var” derdi. Bu yüzden o evin korunmasını istiyordum.
Bir daha gitmedim. Ne zaman gittim, evin satışının yapıldığı zaman. Avukatlar ve Emrah da vardı. Dediler ki evdeki her şeyin dörtte biri sizin. Ben o şekilde bir paylaşım yapamayacağımı söyledim ve sadece benim için manevi değeri olan kimi eşyaları istedim. Ama hiç birini vermediler bana.
İki tane tekli koltuk vardı. Cem ile benim oturduğum koltuk. Kitaplarımı istedim. Bana Cem 42 tane gül almıştı doğum günümde. O güllerin kurumuş hali bir tabak içindeydi. Onları istemiştim. Bir de bana bu bahçemden, bana gelirken kopardığı ortanca vardı.. Onu istedim… (Gözleri doluyor ve susuyor)
Hayır… Hayır.. İki kez telefon açtım, telefonlarım açılmayınca bir daha da aramadım. Hiçbir şey almadım.
İki daireden bana 65 milyar gibi bir rakam düştü. Bakırköy Tapu Dairesi'nde teslim edildi, aldım. Onu da dört sene boyunca mahkeme masrafları gibi borçlar yapmıştım onlara verdim.
Eğer ölüm şoku yaşarken, bana yapılan saldırı olmasaydı, zaten hiçbir problem olmazdı. Bana insan gibi gelip, mirastan şunları almak istiyorum deselerdi bunların hiçbiri yaşanmazdı. Şu an ki aklım olsa, hiçbir şekilde medyaya hiçbir şey konuşmazdım. Onların bunu kullanmasına fırsat vermezdim. Kadın programlarına değil, ana haberlere bile çıkmazdım.
Medya! Medyadan dürüstlük bekliyorum. Gerçeklerin doğru yazılmasını istiyorum. Sanki benim ev kavgam varmış, miras kavgam varmış gibi haberler yapıldı. Ben Cem'in mezarından çıkarılmasını talep etmedim. Bunlar beni çok yaraladı. Gazete manşetleri Cem Karaca'nın vefatından sonra TBMM'de onunla ilgili konuşma yapan ilk kişi olan Süleyman Gündüz gibi bize destek olan bir çok kişinin bizden uzaklaşmasına neden oldu. Kadir Topbaş manşetlere inanarak Cem Karaca Kültür Merkezi'nde yapılan Cem'i anma gecesine davet etmedi. Şarkı sözü, şiir yazdığım için Cem'in beni üye yaptığı Bakırköylü Sanatçılar Derneği, beni üyelikten çıkardı. Savaş Ay kocamın sağlığında ve ölümünden sonra benden ne istedi? Mehmet Ali Birand, benim meseleyi kan davasına dönüştürdüğümü yazdı. Basın Konseyi'ne belgelerle şikayette bulundum ama sonuç alamadım. Doğruları yazıp, yanlışları düzeltmenizi istiyorum. Bunlar benim ruhuma çok ağır gelen şeyler. Mega bir plan olduğuna inanıyorum art?k. Bu yüzden son bir şans gördüğüm için Ahmet Albayrak'ı aradım. Cem'in mezarını ben açtırmadım, bunun bilinmesini istiyorum.
Özlem değil. Ölüler özlenmiyor. Bunu yaşadım. Ama unutmak asla mümkün değil. Çünkü bir doğum günü geliyor, aklıma bana son yazdığı doğum günü notu geliyor.
Aynı diğer miras paylarında olduğu gibi, telif haklarının da dörte biri bende. Hâlâ yasal karısı olduğum için o dörtte biri almaya devam ediyorum. Hiç sormadım, ben evlenirsem ne olur diye. Ama bunu da hiç düşünmedim.
Hiç bilemem ki. Ben üç kere evlenmiş bir insanım. Eğer sevip sevilirsem… Çünkü Cem'den sonra yalnız kalmak çok acı bir şey. Sadece yalnızım diye evlenmem. Sevip sevildiğime inanırsam evlenirim. Peki karşımdaki insan llkim Karaca'yı Cem Karaca'yla birlikte kabul eder mi?
Atmıştım. Cem'in vefat ettiğini öğrenince ne kadar renkli kıyafetim varsa, hepsini bir çuvala koydum ve gönderdim, o gece daha. Sadece siyah ve grilerim kalmıştı. Ne zaman renkli giymeye başladım. Eşya tespit davası açıldığı zaman avukatım sadece Cem'in eşyaları kalacak demişti. Kendi eşyalarımı alıp öğrencilere ve vakıflara bağışladım. Ben eşyalarımı alırken Emrah Karaca askerdeymiş, Beni hırsızlıkla suçlamış. Allah'ım bu da mı gelecekti başıma dedim ve o psikolojik yıkıntıdan kurtulmak için renkli giymek istedim.
Evet. Salkım söğüt ağacına kadar, her şeyi… Yazları İstanbul'da olmadığım için gidemiyorum ama ayda bir gidiyorum. Sadece Cem Bey'in değil, Fikret Kızılok'un da, Barış Manço'nun da, kayınvalidemin de mezarlarının bakımını yapıyorum.
1998 senesinde Cem'le yaşamaya başlad?m. 2004 sabah?na kadar yanyanayd?k. Herşeyin boş olduğunu, sadece Allah'ın yar olduğunu söylüyordu. 'Senin de bu dünyadaki yarim olduğuna inanıyorum' diyordu. Bir bardak su getirdiğim zaman bin kere Allah razı olsun diyen bir insandı. İnsanlar sonradan dine döndü' diyor. Ama Cem bana bunları hep anlatırdı. 'Ben hep Allah'a inanan bir insandım. Dini olan bir insandım.' derdi. Annesi Hristiyan olduğu için. Hıristiyanlıkla çok suçlanmış. O böyle yaklaşanlara 'iftira atıyorlar' diyordu. Son günlerinde hep yanındaydım ve sürekli dua ediyordu. Son sözü de üç kere peşpeşe 'Allahü ekber Allahü ekber, Allahü ekber' oldu.
Nebil Özgentürk, Beyoğlu Gazetesi'ne verdiği röportajında söylemiş. Benim kendisine 'Cem Karaca'nın bir vasiyeti var, mezarıma rakı dökün' dediğimi söylemiş. Ben asla böyle bir şey söylemedim. Beni çok şaşırttı. Çünkü Nebil, Cem'e yakın gibi görünen ve bizi anlayacağını zannettiğim biriydi. Cem, 'Allah benim canımı senden önce alırsa, beni asla alkışlatma. Sana kocalık hakkımı asla helal etmem. Biz sahnede alkışımızı da yuhumuzu da aldık. Allah'ın huzuruna giderken ya sessiz sakin gideyim, ya da tekbirle. Asla alkış istemem.” demişti. Ben bunu o anki acımla not olarak yazıp, okuduğu Milliyet Gazetesi'nde bu notla birlikte ilan yayınladım. Ama Nebil Özgentürk, Sabah Gazetesi'ne aynı ilanı da benim adıma ve o kısmını çıkartarak vermiş.






