Hayat Değişmek dönüşmek yaratılışımızda var

Değişmek  dönüşmek yaratılışımızda var

Psikolog Serap Buharalı, “Peygamber Efendimiz Mekke’den Medine’ye giderken neşeli değildi, gözleri yaşlıydı. Şartlar neyi gerektiriyorsa onu yapmıştı Yüce Nebi. Kalmamıştı memleketinde, çıkmıştı oradan. Biz de yapılması gereken neyse ona uyum sağlamalıyız, direnmekte ısrarcı olmamalıyız” diyor.

Abone Ol Google News
Haber Merkezi Yeni Şafak
​Değişmek​ dönüşmek yaratılışımızda var
Serap Buharalı

Bir seneye aşkındır dünyayı saran Kovid-19 virüsüyle mücadele ediyoruz. Fiziki hastalıklar, kayıplar bir yana, psikolojik etkinin sonuçlarıyla henüz yüzleşmedik bile. Evlere kapanmak, temizliğin abartılması, yalnızlaşmak, büyüme çağındaki çocukların çevreyle iletişim eksikliği ve tabi ki annelerin kaygılarının sonuçları yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başladı. Kısa süreli sandık, sabrederiz dedik, ancak bitmek bilmeyen bir sürecin içinde bulduk kendimizi. “Sınırlarımı zorluyorum” kelimesi neredeyse hepimizin ağzından dökülüyor artık. Akışa bırakalım tamam da, pandeminin etkisiyle akışa bırakmakta da zorlanır olduk. Her şeye muktedirdik oysa, küçücük virüse esir düştük. Peki ne yapalım? Uzman Psikolog Serap Buharalı ile yol haritamızı konuştuk. Buharalı, “Başedemiyorsak, kendimizi ve çevremizi enkaza çevirmeye gerek yok” diyor.

Günümüz anneleri yorgun... Çocuklar da öyle. Pandeminin etkisiyle bu daha da artmış gözüküyor. Psikolojik desteğe ihtiyaç duyan çok. Bu tabloyu tetikleyen nedir sizce?

  • Çocukluğumdan bir örnek vereyim; yüzmeye 3-5 yaşlarındayken başladım. Annem babam gözlemci rolündeydi, yüzmeyi öğretip bizi serbest bıraktılar. Biri dinlenirken, diğeri kontrol ediyordu tabii. Büyük dalgalar gelince mücadele ediyor, ettikçe de daha çok hırpalanıyordum. Sonra her büyük dalga geldiğinde onun akışına kapıldım ve bir baktım ki, dalga içinde bir süre tutuyor, nefessiz bırakıyor, korkutuyor, kaygılandırıyor sonra sahile atıyordu. Büyük dalgalar gelince kendimi bırakmayı öğrendim. Denizden artık yorgun çıkmıyordum.
  • İşte akışa bırakmak böyle bir şey. Gelene çok direnirseniz yıpranırsınız. Dalgaya kendinizi bıraktığınızda, vurur ve gider. Muhakkak gider ama. Günümüzde anneler sekiz kollu olma derdinde. Denizi, dalgayı, sahili kısaca her detayı kontrol etmek istiyorlar. Sonuç olarak darmadağın oluyorlar. Aynı düzenin, stilin, konforun içinde kalmakta ısrarcı olmak, yıpranmayı da beraberinde getiriyor.

DEĞİŞMEK YARATILIŞIMIZDA VAR

Akışa bırakalım sözü son yıllarda çok fazla kullanılır oldu. Peki, akış ne ister bizden?

Eskiyi, alışkın olduğumuz düzeni, ilişki kurma biçimini bırakmamızı ister. Hayatta mühim olan şu an muhatap olduklarımızdır. Henüz gelmemişi, yani geleceği muhatap alma hatasına düşüyoruz. “Ben böyle gördüm, buna alıştım” dersek hapsolmuşluk duygusu hâkim olur içimizde, nefessiz kalırız. Değişmek, dönüşmek yaratılışımızda var. Önce bunu kabullenelim. Mayamızdaki tohumun farkına varalım.

Peygamber Efendimiz Mekke’den Medine’ye giderken neşeli değildi, gözleri yaşlıydı. Şartlar neyi gerektiriyorsa onu yapmıştı Yüce Nebi. Kalmamıştı memleketinde, çıkmıştı oradan. Biz de yapılması gereken neyse ona uyum sağlamalıyız, direnmekte ısrarcı olmamalıyız.

HER ŞEYE MUKTEDİRDİK OYSA

Pandeminin etkisiyle akışa bırakmakta daha mı çok zorlandık?

  • Maalesef öyle oldu. Belki de akış hakkında yani diğer kadim tabir ile zuhurata tabi olmak ile ilgili önceki nesillerden kalan bu erdem, bilgi, edinim bizlerde eksikti. Ve bu yüzden daha çok bocaladık , çünkü yeni çağ modern çağdı ve biz her şeye muktedirdik. Bilim, tıp, teknoloji… İnovasyon çağında bir virüse yenilmek de neyin nesiydi? Mars’ta koloni kurmayı düşünen çağın insanı, gözle görülmeyecek bir virüsün esiri oldu.
  • Bunun insanlara etkisi yoğun stres olarak görüldü. Bu stres bazılarımızda anksiyete, depresyon, panikatak, obsesyon fobik davranışlara sebep oldu. Bazılarımızın ise hali hazırda bıraktığı bağımlılıklara geri dönmesine veya gönderdiğini zannettiği öfke, hüsran, hayalkırıklığı gibi işlenmemiş, sadece bastırılmış duygularını tekrar hortlattı. Yapabileceğimiz şu; üstesinden gelemiyorsak kendimizi ve çevremizi enkaz haline getirmeye gerek yok. Gerekirse destek alarak geçici ve sorunlu bu özel durumdan minimum hasarla çıkmak için elimizden geleni yapalım.

ŞÜKRÜ EDÂ ETME VAKTİ

Bir yandan da geleceğe dâir kaygılar, kurgular var. Belki de ebeveynleri en çok bunlar tüketiyor, öyle değil mi?

Evet tüketiyor. Şunu hatırımıza getirelim: Yarının dünyası güneşli bir vaha da olabilir, karlı bir orman yolu da. Kesin bilgi yok elimizde. Yalnızca kendimizi, çocuklarımızı, yakın çevremizi sevmekle sorumlu değiliz biz. Bence bizler, bütün bir kâinatı düşünmeliyiz.

Ebeveynler küçük bakmamalı hayata. Çocuklar dünyanın her tarafında. Onları da duamıza katmadıkça, sadece kendi evlâdımızın iyiliğini düşündükçe, bencilliğe pencere açıyormuşuz gibi geliyor. Akşamları iftar sofrasında bir araya gelebiliyorsak, sıcaksa yemeğimiz, şükrü edâ etme vakti çoktan gelmiştir. Ailelerin hayatlarında yer vermesi gereken en önemli şey, şükran duygusudur. Olağanüstü günlerden geçiyoruz. Salgının hüküm sürdüğü dünyamızda sakin kalmakta zorlanmamızın bir sebebi de bu.

İçimizdeki çocuk mızmız mı?

İçimizde bir çocuk var, bir başka çocuk daha var dünyaya getirdiğimiz. Bizi doğuran da evvelinde çocuktu. Hayatımızın ortasında üç çocuk ve onlarla kurduğumuz bağlantılar… Peki “içimdeki çocuk” dediğimizde ne anlamalıyız?

  • Çocukluk insanın anavatanıdır, denir. Ben orada öyle çok vakit geçirdim ki… Yüzlerce farklı tanıma şahit oldum. İçimdeki çocuk tabiri de bunlardan biriydi. Çocuk nedir aslında? İstekleri, arzuları, hayalleri olan, kendini riyâsız şekilde ifade edendir. Şeffaflık, dürüstlük şiarıdır. Canı bir şey yapmak istemiyorsa istemiyorum der, çıkar işin içinden. Oyun oynamak ister, yeri gelir öfkelenir, kaşları çatılır. Sosyal rollerden uzaktır. Zırhmış, örtüymüş, maskeymiş, girmez hiçbirinin altına.

O kadar çok maskemiz var ki… Toplumsal, mahrem rollere girip çıkmakta ustalaşmışız. İçimizdeki çocuk dediğimiz şey aslında riyasız şekilde, filtresiz akseden iç sesimizdir. O ses, nefretlerimizi, hayal kırıklıklarımızı, sevinçlerimizi sansürsüz taşır bize. Bazen sustururuz sesi, bazen konuşmasına müsaade ederiz. Bazen de ağzına bir tane çarpıveririz. İçimizdeki çocuk mızmız mı, şımarık mı, küskün mü, sessiz mi, coşkulu mu, onu en iyi biz biliriz.

İçimizdeki çocuğu duyduk diyelim, sonra...

Amacımız, içimizdeki çocuğu değiştirmek, onu eğitmek olmamalı. O zaten bizim en saf hâlimiz. Biz asıl, ebeveyn yanımızı sağlığına kavuşturmalıyız. İçimizdeki çocuğa seslenecek başka biri yok hayatımızda. Biz varız sadece. Bizim tam olabilmemiz için ebeveyn yanımızın sağlıklı olması mühim.

Ayağı yere basan hedefler önemli

Bazen ebeveyn ne yapması gerektiğini bilir, ancak yapamaz. İç sesine doğru kulak verse de sonuç değişmez. Yine bildiğini okur. Neden böyle?

  • Tabularımız, sınırlarımız, kendimize ördüğümüz kaleler… Öylesine kuvvetli bir duvara yapışmışız ki, manzarası ferah başka bir alana geçmekte zorlanıyoruz. Yapamıyorum cümlesi antrenmansızlığın sonucu. Hiç çalışmamış bir sporcu sahada top sürebilir mi? Bir yerden başlamak lâzım. Minik hedefler koyup ilerlemek lâzım. Dünya durdukça hiç kimse gelip de yapmamız gerekeni bizim yerimize yapmayacak. Bana şimdi deseler ki 100 mekik çek, şu kadar kilometre koş! Yapamam ki, kaçarım. Ama 5 tane deseler, sıcak bakarım, kaçmam. Ayağı yere basan hedefler bu sebeple önemli.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.