Rafet Elçi'nin ikinci romanı 'Ahrar' bir tarihi roman olarak okuyucunun karşısına çıksa da aslında bir tasavvuf romanı. Osmanlı döneminde geçen roman, ustaca yapılmış kurgusu ve anlatımıyla bir solukta okunuyor.
Şair adlı romanıyla adından uzunca bir zaman söz ettiren Rafet Elçi, yeni romanı 'Ahrar' ile bir kez daha okuyucusunun karşısına çıkıyor. Üç seneye yakın bir çalışmanın ürünü olan Ahrar bizi uzun bir tarih, tefekkür, ilim ve irfan yolculuğuna çıkarıyor. 640 sayfa tutan bu yolculuk kimi okurların gözünü korkutabilir fakat yazar çarpıcı hikâyeleri, yumuşak geçişleri ve ustaca kullandığı diliyle bu uzun romanı 'büyük roman' haline dönüştürmesini bilmiş. Bu yüzden başlarda okuyucunun gözünü korkutan 'büyüklük' roman bittikten sonra bir minnettarlık vesilesi oluyor.
Roman Yıldırım Bayezid ve Emir Timur arasındaki o korkunç Ankara Muharebesi ile başlıyor ve okuyucu hangi tarafı tutması gerektiğine karar veremeden kendisini savaşın dehşeti içinde buluyor. Detaylı harp tasvirleri ve çarpışma sahneleri üzerinden beşerin kana susamışlığını iliklerine kadar hissediyor ve başını semaya kaldırıp insaniyeti davet ediyor. Fakat yazar haberin beşerlere değil insanlara indiğini söyleyerek daha romanın başında keskin bir ayrıma gidiyor. Bir tasavvuf büyüğünün hayatını anlatan romanın neden destansı bir harp manzarası ile açıldığını anlamak için de bu ayrıma başvuruyoruz. Anlıyoruz ki yazar Kur'an'ın bize meleklerin dilinden 'kan döken' ve 'fesat çıkaran' olarak işaret ettiği beşeri kan dökme ve fesat çıkarma faaliyeti içinde bütün çıplaklığıyla göstermeye çalışıyor. Doğrusu gösteriyor da. Bazen kılıç seslerine boğulup bazen savaş hakkında söylenmiş çarpıcı sözlere şahit olurken iki büyük sultanın tefekkür dünyasında buluyoruz kendimizi. Timur ve Bayezid'in şahsında iki 'inatçı' hükümdar değil, iki dünya, iki anlayış çarpışıyor ve biz bu iki sultanın büyük tasarılarının 'birbirlerine sırtlarını dönememeleri yüzünden' nasıl heba olduğuna üzülürken genç Uluğ Bey'in gerilemeye yüz tutmuş İslam İlim imparatorluğunu ayağa kaldırma çabasıyla teselli buluyoruz. Çocukluğundan olgun yaşlarına kadar, dehasına, kararlılığına, ıstıraplarına (hatta ergenlik ıstıraplarına) şahit olduğumuz Uluğ Bey tıpkı dedesi gibi çok canlı ve gerçekçi bir şekilde resmedilmiş. Rafet Elçi romandaki diğer büyük şahsiyetler gibi Uluğ Bey'i de 'O da bizden biriydi' basitliğine düşmeden 'yaşayan, nefes alan ama yine de büyük olan' bir adam gibi yazmış.
Halil Sultan büyük fikirlerin peşinden koşan bu ulaşılamaz insanların arasında bize çok daha yakın soylu bir âşık. Romanın ortalarına doğru ilerlerken onun hikâyesi, büyük fikirlerin ve büyük savaşların arasında kalbimize bir serinlik veriyor. Lakin en acı son da bu soylu, şövalye ruhlu aşığı bekliyor. Romanın 'Beşerin Cehennemi' başlığı altında toplayabileceğimiz ilk iki kısmı adeta Schopenhauer'in karamsarlığı ile bakıyor hayata fakat üçüncü ve son bölümde bu karamsarlığın sebebinin beşerin tabiatı olduğunu anlıyoruz. Rafet Elçi her büyük eserin yapması gerektiği gibi kötüyü bütün şiddeti ve çıplaklığıyla ortaya serdikten sonra, iyi olanın ne olduğunu da ortaya koyarak bir umut ışığı yakıyor. Elbette Ubeydullah Ahrar'dan bahsediyoruz. Ahrar'ın romana girişi uzun ve sancılı bir süreçten sonra gerçekleşiyor. Dedesi 'Şiddetli bir batılın ardından şiddetli bir hakikat zuhur edecek' derken aslında bize biraz sabırlı olmamız gerektiğini başından haber vermiştir. Ahrar'ın romanda görünmesi adeta 'insan'a dair hiçbir umudumuzun kalmadığını bir anda gerçekleşiyor. Yazar Ubeydullah Ahrar'ın nasıl büyük bir sufi olduğunu anlatırken kolay yolu değil zor olanı tercih ediyor ve Ahrar'ın içindeki fırtınaya sokuyor bizi. İşte o zaman bunun neden 'büyük cihad' olduğu daha iyi anlaşılıyor. Çünkü bu fırtına romanın başındaki harp fırtınasından çok daha şiddetli esiyor. Rafet Elçi romanın ön sözünde 'Pek çok yerde romanın sınırlarını aştım' derken galiba bu bölümlere atıfta bulunuyor. Bu bölümlerde kullandığı dil, yoğun semboller ve baş döndürücü sahneler, tasavvufun derinliği konusunda okuyucuyu bir kez daha düşünmeye ve mutasavvıflar hakkında daha saygılı bir üslup takınmaya davet ediyor.
Bir romanda bir romancının vecd haliyle kendinden geçip tasvirler yapmasının nasıl bir şey olduğunu görmek istiyorsanız bu romanı mutlaka okuyun çünkü bu türden şeyler kitapçı raflarında kolay bulunur şeyler değildir.
Ahrar
Rafet Elçi
Litera Yayıncılık
2013
640 sayfa






