İstanbul'a gönül vermiş gerçek bir 'İstanbul beyefendisi' olan sanat tarihçisi Semavi Eyice, bu şehri araştırma merakının taa ortaokul yıllarına uzandığını söylüyor. Babasının isteği ile Fransız okuluna giden Eyice İstanbul'u ilk önce Fransızca yazdığını dile getiriyor.
Semavi Eyice ömrünü İstanbul'a adamış önemli bir ilim adamı. Ortaokul yıllarından itibaren İstanbul üzerine araştırmalar yapan Eyice, bugünkü İstanbul'un içinde eski İstanbul'un kaybolup gitmesine hüzünleniyor. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan 'Semavi Eyice İle İstanbul'a Dair' kitabından yola çıkarak Semavi Eyice'yle hem dünden bugüne İstanbul'u hem de kendi hikayesini konuştuk.
Evet. Dedem Amasra'nın içinden Osmanlı'ya kadar uzanan Eyiceler adlı geniş bir sülalenin ferdi. Dedemin dedesi Eyice dayı Sultan II. Mahmud'un reformlarına karşı çıkmış ve başı derde girmiş biridir. Hatta Eyice dayının Bolu'da zindana atıldığı ve orada öldüğü rivayeti vardır.çok geniş bir aileydik. Hatta Bartın'da Çakır Beyler adında bir sülale varmış onlarda bizim ailemizdenmiş.
Benim bildiğim kadarıyla ailemin kökleri de Amasra'dan geliyor. Ankara Dil Tarih Bölümünde Türk dili hocalığı yapmış emekli Zeynep Korkmaz Amasra'daki dil tarihini araştırıp makale yazmıştı. Orada konuşulan dilin Çagatay Türçesi olduğunu tespit etmiş. Türklerin en eski lehçelerinden biri.
Evet.
Ben İstanbul'da büyüdüm. Babam deniz subaylığından emekli olduğu için durumumuz kısıtlıydı. 1922 yılının Temmuz ayında babamın döşediği ev Haydarpaşa'da çıkan yangından dolayı temeline kadar yanmış. Annem bana beş aylık hamileymiş.
Babam ekmeğini denizden çıkarmaya devam etti. Liman idaresinde görev yaptı. 1926 yılında Van Gemi Bakım Atölyesi'ne müdür olarak gitti. Ardından iki yıl Mısır Hidivi Ahmet Hilmi Paşa'nın yatında baş kaptanlık yaptı.
Mektuplaşıyorduk. Iki yıl boyunca hiç görüşmedik. 1930'da İstanbul'a döndü. O zamanlar kaptanlar ve makinistler alaylı yetişiyordu. Kaptan yetiştirmek için okul açılmasına karar verildi ve oraya emekli deniz subayları alıyorlardı. Babamda okulda öğretmen olarak çalışmaya başladı. 19 yıl orada kaptan yetiştirdi.
Kozmopolit bir yerdi. Sokağımızda Rum, Ermeni, Kürt ve Yahudi aileler yaşardı. En yakın arkadaşlarım Yahudiydi. Sokağın başındaki mahallenin bakkalı Rumdu. Alışverişlerimizin çoğunu oradan yapardık. Çocukluğumuzda ayakkabılarımız burnu ve ökçesine demir çaktırırdık. Ermeni usta ayakkabılarımıza demir çakardı. Aynı sokağın başında şişman bir Yahudi vardı. Ondan da müsfette defterleri, kalem ve uçurtma malzemesi alırdık.
Fazla bir eğlencemiz yoktu. Bazı abiler yaramazlık yapardı ben de onları izlerdim. Haydarpaşa çayırında yere çukur açar, harpit denilen bir nesne var onu koyup üzerine konserve kutusu kapatır ve ateşlerlerdi. Bomba gibi patlardı. Bende onları seyrederdim.
Babam 'Bu memlekette bir şey olmak istiyorsan dil öğreneceksin' derdi. Önce abimle beni sokağımızın başındaki Fransız ilkokuluna gönderdi. Orada Fransızca'yı öğrendik. Cumhuriyet rejiminden sonra yabancı okulları kapatma kararı aldılar. Üç yıl okuduktan sonra okulum kapandı ve 4. Yılımda saint Joseph okuluna gittim. Daha sonra Galatasaray Lisesi sınavlarına girdim ve oraya başladım. Bir yıl kadar yatılı olarak okudum.
İsmet İnönü'nün damadı sınıf arkadaşınızmış. O dönemden başka kimlerle arkadaşlık kurdunuz?
Valla pek öyle sivrilen bir kimse olmadı. Altı şubesi olan sınıflarımız vardı. Bazılarıyla hiç bir tanışıklığım yoktu.
Elbette. İstanbul hakkında yazdığım ilk kitap Fransızcadır.
Hevesim vardı. Babam 'Ben denizciliğin hayrını görmedim subay olmanı değil, siyasal bilimi okuyup hariciyeci olmanı istiyorum' dedi. 'Ben önümü ilikleyip kimseye hizmet edemem' dedim ve istemedim.
Çünkü evimiz Kadıköydeydi. Bende bu yakaya alışkın olduğum için ayrılamadım. Her ne kadar Avrupa yakasında oturmasam da oraları çok iyi araştırdım.
Bir defa İstanbul'un peyzajı bozuldu. Sokak düzenini ortadan kaldırdık. Engebeli bir şehir olduğu için bazı sokaklar merdivenlidir. Eskiden İstanbullu küçük bir evim ve bahçem olsun derdi. Şimdi kışla gibi 60 katlı apartmanlar yapılıyor. Ruhu yok. Haşmetli mimarisi olduğunu kabul ettiğimiz tarihi eserlerin orantılarını düşürdük. Hasköy sırtlarından İstanbul sülietine baktığınızda Süleymaniye salonun ortasında bir biblo gibi kaldığını görürsünüz. İstanbul'u temsil eden tarihi çınarlar ve çeşmeler yok edildi.
İstanbul'u yaşatan İstanbulluydu. İstanbullu yok ki İstanbul olsun. Anadolu'dan göç eden İstanbullulaşır ondan sonra İstanbullu olurdu. Şimdi o yok.
Terbiyesi ve şivesi vardı. İstanbullu. Her dilin en iyi konuşulduğu bir şehir vardır. Mesela İngiltere'de Oxford İngilizcesi en düzgün İngilizce'dir. Türkçe'nin en iyi konuşulduğu şehir ise İstanbul'du. Eskiden İstanbul girişlerinde görevliler bulunurdu. O görevliler içeriye girmek isteyenlere işini, oturacağı yeri ve kefili sormadan almazlardı. Bu sayede herkes elini kolunu sallayarak giremiyordu. Artık Anadolu'dan gelen kişi kültürünü yanında getiyor yani İstanbullulaşmıyor.
7. sınıftayken eski eserlere merakım vardı. İstanbul'u gezmeye başladım. Sonra 'Ben bu işin ilmini göremek istiyorum' dedim ve babama konuyu açtım. Önce istemediler ama sonra kabul ettiler.
Tarih hocamız Cavit Baysu ders anlatırken Fatih Sultan Mehmet'in fethinden bahsediyordu. Yaptırdığı cami ve külliyelerin bazılarının Hristiyanlar'ın yaptığından bahsederken ben Cristo Dolo adında bir Rum olduğunu söyledim. Hoca 'Kim söyledi onu' diye sınıfa seslendi. Yanımda oturan arkadaşım ben sesimi çıkarmayınca 'Semavi söyledi hocam' dedi. Bana 'Sen nerden biliyorsun' diye sordu ben hiç sesimi çıkarmadım. Yine arkadaşım 'Hocam o bütün camilerin notunu tutuyor' dedi. 'Aferin' dedi. Ders bitip kapıdan çıkarken beni yanına çağırdı ve 'sen ileride ne olacaksın' diye sordu. 'Babam hariciyeye girmemi istiyor' dedim. Hoca kızdı ve 'hep böyle yetenekli çocuklar harcanıyor' dedi. Yıllar sonra Profesörlüğüm seçmesinde ortaokuldaki hocam vardı. Cavit Bey benimle ilgili yaptığı konuşmasında 'İçinizde Semavi'yi en eski tanıyan benim. Ortaokulda hocası olan ben onun edebiyat fakültesinde onun profesörlüğü için oy veriyorum' demiş. Benim yeteneğimi ilk farkeden o oldu.
Ortaokulda hem İstanbul'u araştırıyor hem de kitap alıyordum. Fransızca bildiğim için önce yabancı dil kitaplar aldım. Yıllar geçti ve İstanbul, sanat tarihi ve Türkiye hakkında 45 bin ciltlik bir kütüphanem oldu. Evimin yanındaki küçük bir evdeydi hepsini sattım.
Çalışabildiğim müddetçe çalışmaya ve konuşmaya devam edeceğim.
Daha önceden evimi çok severdim. Evim denizin tam dibinde bir yalıydı. Teknem vardı. Canım sıkıldığında tekneme biner denize açılırdım. Artık denizin çok uzağında bir evim var. O yüzden Erdek'ten bir buçuk odalı denize sıfır bir yazlık aldım. Yazın orada kalıyorum.
Bostancı'daki İçerenköy Mezarlığı'na gömülmek isterim. Annem ve babam orada yatıyor. Onların mezarının üzerine gömsünler beni.
Fransızca yazdığım yazılardan dolayı Fransa bana nişan hediye etti. Alman Arkeoloji Enstitüsü beni asli üye yaptı. Aynı dönem Türk Tarih Kurumu beni üyesi olarak seçti. 15 yıl Türk Tarih Kurumu'nun üyesiydim. 1982 yılında 12 Eylül darbesinde Kenan Evren tarih kurumunu başkalarına emanet etti ve bir çok kişiyi çıkardı. Osmanlı Tarihçisi Halil İnalcık'ta çıkarıldı. 4 yıl tarih kurumundan uzak kaldım. Ortalık durulduktan sonra bazı üyeler Halil ile beni tarih kurumuna geri aldılar. Benim çenem durmadı. Evren Paşa'dan mahkeme kararıyla 'beni hangi gerekçeyle attınız' diye sordum. O zamanki tarih kurumunun başkanı olan kişi paşaya soru sorduğum için beni ikinci kez kovdu.






