Yapım çalışmaları medya tarafından uzun süredir merakla takip edilen “Dünyayı Kurtaran Adam'ın Oğlu” geçen cuma günü olağanüstü bir tanıtım kampanyası eşliğinde gösterime girdi ve beklendiği üzere gişelerin önünde uzun kuyruklar oluşturmaya başladı. Ancak, ilk bölümünün şöhreti zamanla Türkiye sınırlarını aşıp dünya çapında bir fenomene dönüşen bu kült filmin devamıyla da benzer türden bir başarı yakalamayı hedefleyenler, perde arkasında öylesine büyük bir ayıba imza attılar ki sinemaseverler bunu asla unutmayacak.
“Dünyayı Kurtaran Adam'ın Oğlu”nun 12 Aralık Salı akşamı İstanbul-Kanyon Alışveriş Merkezi'ndeki tantanalı galasından yalnızca 24 saat sonra bir taksiye atladık ve Anadolu yakasının yolunu tuttuk. Neredeyse başka bir kente geçercesine uzun süren bu yolculuğun sonunda da Cevizli'deki özel bir hastanede, Kanal 7 için çekilen bir televizyon filminin setinde bulduk Aytekin Akkaya'yı. 22 Aralık'ta ekrana gelecek olan bu filmde başrolü üstlenmişti. Setteki herkesle büyük bir uyum içinde, alabildiğine titizlenerek ve gıpta uyandıran bir alçakgönüllülükle yapıyordu işini. Öyle ki onu uzaktan görenler, Türk sinemasına 42 yıldır emek veren, 80'e yakın yerli-yabancı filmde çok önemli roller oynamış biriyle değil, sinemayı boş zamanlarında bir hobi olarak sürdüren olgunluk çağındaki bir figüranla karşılaştıklarını bile sanabilirlerdi. Ancak, sürpriz ziyaretçileri olarak bizler Aytekin Akkaya'nın kim olduğunu ve bu ülkenin sinemasına neler kazandırdığını gayet iyi biliyorduk elbette…
Kendimizi tanıtınca hemen mola veren ve bizi hastanenin kantin bölümüne buyur eden emektar sanatçıya ilk sorumuz biraz can sıkıcı oldu. “Ağabey” dedik, “Belki biliyorsunuz, belki de bilmiyorsunuz. Dün akşam Dünyayı Kurtaran Adam'ın Oğlu” filminin galası yapıldı. Artık efsaneleşen ilk filmin iki başrol oyuncusundan biri olarak, bu yeni filmin yapımcıları sizi de galaya davet ettiler mi?”
Bu soru karşısında başını kısa bir süre için önüne eğdi, yüzünü düşünceli bir ifade kapladı ve mahzun bir üslûpla cevapladı:
“Hayır, etmediler. Dün akşam da yine bu filmin çekimlerinde çalıştım.”
Gerçi soruyu sorarken bunun böyle olduğunu zaten biliyorduk, çünkü galada kendisini görememiştik. Ancak yine de bir davet gelip de onun mu icabet etmediği kuşkusunu aşmak için bu soruyu sormak kaçınılmazdı.
Ardından, ikinci can sıkıcı sorumuzu yönelttik kendisine: “Pekiyi, bu filmin hazırlık sürecinde sizi hiç arayıp soran oldu mu? Sonuçta ne de olsa bütün öykü sizin Cüneyt Arkın ile beraber dünya çapında üne kavuşturduğunuz 1982 tarihli ilk filmin üzerinden gelişiyor.”
Sinemada, yüzündeki sert ve keskin çizgilerle ünlenen Aytekin Akkaya, bu ikinci sorumuz üzerine biraz daha düşünceli bir görünüm aldı; söyleyeceklerini söylemeden önce iyice tartarak, sözcükleri âdeta birilerini üzmemek istercesine özenle seçerek konuşmaya başladı. Ama bütün bu özenine karşın, yine de belli ki oldukça “yaralı”ydı.
“Dünyayı Kurtaran Adam'ın Oğlu”nun çekimlerine kısa bir süre kala, bu filmin yapım ekibinden bir arkadaş beni aradı, 'Aytekin bey, yeni filmimizde misafir oyuncu olarak sizi de oynatmayı düşünüyoruz' dedi. Baktım, senaryoyu çoktan yazmışlar; orada bizim esamemiz bile okunmuyor. Bir de iş görüşmesi için bana bir kafeteryada randevu vermeye kalktılar. Ortada ne yönetmen ne de yapımcı var, benimle anlaşma yapmak için genç bir bir prodüksiyon görevlisi yeterli görülmüş. Onlara dedim ki, sektörde geçirdiğim 42 yıldan sonra, benim gibi Türk sineması için vücudunda kırılmadık kemik kalmamış bir oyuncuyla bu şekilde kahve köşelerinde görüşmeye kalkmanız biraz yakışıksız olmuyor mu? Sizin bu tür iş görüşmelerini yaptığınız bir ofisiniz yok mudur?
Futbolcu Pascal Nouma'ya gösterdikleri saygıyı dahi çok gördüler şahsıma. Yaklaşım tarzlarından hoşlanmadığım için de görüşme tekliflerini hiç tereddütsüz reddettim. Zaten senaryonun bu görünümü içinde, beni ancak uyduruk bir biçimde çok kısa bir sahneye monte edecek gibi görünüyorlardı.
Sanırım, bu arkadaşlar 'Nasıl olsa Aytekin Akkaya böyle bir teklife balıklama atlar, bu yaşta böyle bir projeden daha iyisini mi bulacak' diye düşündüler. Ama yanlış düşündüler elbette. Ben Erzurumluyum, gerekirse kendimi sinemadan emekliye ayırırım, fakat onurumu kıracak hiç bir işe girmem. Sonuçta, yarım ağızla yaptıkları bu teklifi kabul etmediğim için beni filmin galasına bile davet etmediler. Ne diyelim, canları sağolsun!”
Her yönüyle “adam gibi bir adam” olan, bu niteliğiyle çocukluğumuzun kahramanlarından birine dönüşmesinin hiç de rastlantı olmadığını gördüğümüz sevgili Akkaya'nın yanında yaklaşık bir saat kaldık. Sette yığınla işi olmasına rağmen, yönetmen Nazif Tunç'tan rica ederek çekim ekibini görüşmemizin sonuna dek bekletti. Ondan inanılmayacak kadar güzel sinemasal hatıralar dinledik, Yeşilçam'da sistemin işleyişine dair ibretlik bilgiler aldık. Fakat, bunların bir kısmı bir başka sinema yazısına inşaallah. Bu haberde bizi asıl ilgilendiren, sinemamıza ömrünü vermiş onurlu, çalışkan ve de özverili bir insana, sektörün son dönemdeki batı özentisi yalama PR faaliyetleri içinde sıradan bir “televole mankeni” kadar değer verilmemesi, adına düzenlenmiş özel bir gala davetiyesinin bile çok görülmesi…
Bu işleri büyük bir başarıyla yürüttüğünü sananlar aslında o kadar donanımsız kişiler ki medyada tanıttıkları etkinlikle ilgili haberler yayımlanmasını ölesiye istemelerine karşın şık bir haberin nasıl türetileceğinden dahi habersizler. O gece, Aytekin Akkaya Kanyon Alışveriş Merkezi'nde onur konuğu olsaydı, orayı dolduran haberciler için asıl bomba haber işte buydu. “Ağabeyim” dediği Cüneyt Arkın ile birlikte, tam 24 yıl sonra yanyana. Aralarında da bu öyküdeki çırakları Mehmet Ali Erbil… İşte size gecenin fotoğrafı!
Hem tanıtım, hem de vefâ adına bir daha bu istasyondan geçmeyecek olan bir treni kaçırdınız sevgili Red Sofa Entertainment yetkilileri. Fakat öyle çok da üzülmenize gerek yok doğrusu; çünkü Türk sinemasının emektarları -Akkaya'nın da acı yüklü bir gülümsemeyle ifade ettiği gibi- bu tür vefâsızlık gösterilerine oldukça alışkındır!
Aytekin Akkaya'nın sinemaya adım atışı, 1964 yılında bir rastlantı sonucu olmuş. Memleketi Erzurum'da çekilen bir filmin başrol oyuncusu yapımcı firmayla anlaşamayıp daha işin başında seti terkedince, yönetmen tarafından keşfedilip ardarda iki filmde önemli roller üstlenmiş. Ancak, araya askerlik girince sinema serüvenine bir kaç yıl zorunlu olarak ara vermiş Akkaya…
Sonrasında ise aktörlüğünü ilerletmek için geldiği İstanbul'da, bütün meslek hayatına damgasını vuracak olan çok önemli bir tecrübe yaşadığını öğreniyoruz ondan. İngiliz yönetmen Peter Collinson'un 1969 yılında büyük bölümünü Türkiye'de çektiği “Paralı Askerler” (You Can't Win 'em All) filminin Şan Tiyatrosu'ndaki yardımcı oyuncu seçmelerine katılmış ve başarılı olmuş. Bunun üzerine de dünyaca ünlü iki yıldız, Charles Bronson ve Tony Curtis'in hemen yanıbaşında, Ürgüp'ten başlayıp İstanbul'da sonlanan yaklaşık dört aylık bir çekim serüveni başlamış.
“Bugün Türk sinemasında atlarla çekilen aksiyon sahnelerinde rakipsiz bir oyuncuyum. Ancak ata binmeyi ilk kez o filmde öğrendim” diyen Akkaya, bu gösterişli Hollywood yapımının setinde öğrendiklerinden oldukça etkilendiğini gizlemiyor. “Ben, Bronson ve Curtis'in fedailerinden biriydim ve rolüm konuşmasız bir roldü. Buna karşılık, setteki görevliler, en büyüğünden en küçüğüne, bütün Türk oyunculara müthiş bir saygıyla yaklaştılar. Biraz ayakta kalsak, yönetmen çekimi keser kesmez altımıza hemen bir sandalye geliyordu. Hattâ, bir gün tehlikeli sahnelerin çekiminde, sette yalnızca bir tek ambulans bulunduruyor diye, Charles Bronson'un Türk prodüksiyon âmirinin gırtlağına sarıldığını dahi hatırlıyorum. O film bana batıda sinema sanatçısına verilen değeri ve gösterilen saygıyı öğretti.”
Sonrasında ise gitgide Türk sinemasının önde gelen aksiyon yıldızlarından birine dönüşüyor Akkaya. Parlak kariyerinde 1983-İtalyan yapımı “Yor” ve “İlahların Hazinesi” adlı iki yabancı film daha var. Bunlarda da bizim yapımlara göre oldukça iyi şartlarda çalışmış. Özellikle “Yor”un bugün bilim-kurgu severler arasında oldukça popüler bir B-filme dönüşmesi ona gurur veriyor. Filmin yönetmeni Anthony M. Dawson'un “Akkaya, gelecek yıla kadar kadar iyi düzeyde İngilizce öğren, söz veriyorum seni Hollywood'un bir numaralı kötü adamı yapacağım” demesine rağmen, başladığı dil kursunu o günlerdeki yoğun çalışma temposundan fırsat bulup da bir türlü bitirememiş. “Dawson, bir yıl sonra, tam söz verdiği gün film şirketimi aradı ve 'Tamam mısın Akkaya' diye sordu” diyor bu ilginç olayı anlatırken. “Tarzanca İngilizcemle telefonda ona 'Maalesef hocam, benim İngilizce kursu başladı, ama bir türlü bitemedi” deyince, 'Sen bana şimdi saçımı başımı yolduracaksın, o kadar zor sahneleri çocuk oyuncağı gibi oynuyorsun, ama bir İngilizce öğrenme işini halledemiyorsun” diye esaslı bir fırça atmıştı. Onu da 2002 yılında kaybettik ve benim Hollywood serüvenim böylelikle başlamadan noktalanmış oldu.”
Geride 80'e yakın filmden oluşan renkli bir filmografi bırakıp altmışlı yaşlara merdiven dayadığı şu günlerde, Akkaya o çok iddialı olduğu aksiyon sinemasına, atlarına ve silahlarına geri döner mi acaba? Bu soruya gülerek “Zımba gibiyim” diye cevap veriyor. “Hayatım boyunca hep düzenli spor yaptım, yirmi yıldır da sigara içmiyorum. Bugün önüme kaliteli bir aksiyon senaryosu gelsin, tıpkı Clint Eastwood gibi yaşıma başıma aldırmadan oynarım. Çünkü aksiyon sineması bir coşku sinemasıdır. O coşku da bende fazlasıyla var.”
Sinemamızın bu usta aktörünün -aynen kendisinin de vurguladığı gibi- dinç ve sportmen görünümüne baktığımızda, “Ah” demekten kendimizi alamıyoruz, “Ah keşke aksiyon seven bir yönetmen şöyle sıkı bir polisiye çekse de dadaş Aytekin tekrar silahlarına dönse, balyozdan farksız yumruklarıyla kötü adamları bir güzel pataklasa…”
Bütün hayatını sinema literatüründe “trash” (çöp kutusu) olarak da anılan düşük bütçeli Türk korku, gerilim ve bilim-kurgu filmlerini geniş kitlelere tanıtıp sevdirmeye adamış bir isim olan sinema tarihçisi Metin Demirhan, Aytekin Akkaya'ya karşı sergilenen saygısız tavra en fazla içerleyenler arasında yer alıyor. Akkaya ile yıllar önce Türk sinema tarihi üzerine yaptığı araştırmalar sırasında tanıştığını ve o gün bugündür de sıkı dost olduklarını vurgulayan Demirhan, “Ustaya tek kelimeyle ayıp edildi” diyor ve ekliyor:
“Bu film, 1990'ların ortalarına kadar herkesin gırgırını geçtiği talihsiz bir çalışma iken, İngiliz sinema yazarı Pete Tombs'un araştırma yapmak üzere Türkiye'ye gelmesi ve bizim de kendisine arşivimizi açıp Yeşilçam'daki görüşmelerinde aracılık etmemizin ardından, son yıllarda adım adım dünya çapında bir fenomene dönüştü. Tombs, 1998 tarihli ünlü kitabı Mondo Macabro'da Dünyayı Kurtaran Adam'ı 'eşi görülmemiş çılgınlıkta bir fantastik sinema örneği' olarak bütün dünyaya saygıyla takdim edene kadar, ülkemizdeki pek çok entelektüel bu filmi bir tür kum torbası gibi kullanıyordu. Fakat ondan sonra sinema tarihinde böyle yapımların da bir anlamı ve önemi olduğunu kavradı bu kişiler…
Dünyayı Kurtaran Adam, bütün garibanlığına, bütçesizliğine ve ilkelliklerine rağmen, Türk sinemasının acıklı çalışma koşullarına karşı iyi niyetli bir başkaldırının, yurtseverce bir tepkinin yansımasıdır. Ve her kim ne derse desin, sinemamızın ilk gerçek bilim-kurgu filmidir. Türklerin uzaya taşmış bir uygarlıklar savaşında saf tuttukları bu öyküde, adlarıyla sanlarıyla Türk olan kahramanlar, hattâ Türk adları taşıyan uzay gemileri yer alıyordu. Nitekim, yabancılar bu filmin siyasal alt okumasını bizim yeniyetme sinemaseverlerimiz ve entellerimizden çok daha doğru yaptılar. Öyle ki Amerikalı bir sinema yazarı söz konusu film için yazdığı makalede “Osmanlıların dönüşü” ibaresini dahi kullanmıştı.
Vaktiyle 'Dünyayı Kurtaran Adam'ın ilk bölümünde, sette hiç bir güvenlik önlemi olmaksızın, inanılmayacak kadar kötü koşullarda ve son derece düşük bir ücretle başrolü oynamış Aytekin Akkaya gibi cefakâr bir aktörün, efsanenin kaymağını yemekten başka hiç bir derdi olmayan bir takım duygusuz tipler tarafından kendisine yakışan bir biçimde onurlandırılmamasını; bırakın filmde doğru düzgün rol verilmeyi, galaya bile davet edilmemesini resmen utanç verici buluyorum. Emin olun böyle bir gala Londra'da yapılsaydı, Aytekin ağabey salonda partneri Cüneyt Arkın ile birlikte en ön sırada oturtulur, alkışlar arasında sahneye çağırılarak kendisine bir onur ödülü verilirdi. Çünkü ben, öteden beri vahşi bir rekabetin egemen olduğu sinema endüstrisinin, günahlarından ve çirkinliklerinden ancak bu tür jestlerle arınıp güzelleşebileceğine inanmaktayım. Bizimkiler ise hâlâ böyle vefa gösterilerini öğrenemediler. Oysa, hatırlayacağınız gibi, ünlü Amerikalı yönetmen Tim Burton, Amerikan sinemasında benzer tarzdaki düşük bütçeli filmlerin kralı sayılan çılgın yönetmen Ed Wood'un anısına 1994 yılında aynı adlı muhteşem bir film çekmişti.”






