“Şimdi Seni Konuşuyorduk'ta benimle birebir özdeşlik var. Bu kadar anlaşılmak şaşırtıcı ve ürpertici bir şey. Hakkımda yazılanları okurken ağladığım oldu, duyduğum övgülerden de utandım.”
Beyoğlu'nun dar, soğuk ve eski taş binalarından birinin içine sızarken, nasıl bir Selim İleri'yle karşılaşacağımı merak ediyordum. Şimdi Seni Konuşuyorduk'ta anlatılan kadar kibar, zarif ve mütevazı mıydı acaba yoksa okuduklarım, 60 yazarın, İleri hakkında sıraladığı methiyeler miydi? Onunla konuştukça yazılanların Selim İleri'yi tanımak için yetersiz olduğunu gördüm. Selim İleri, 60 yıllık ömrüne pek çok acı, hüzün, keder sığdırmışsa da gözleri hala gülen bir çocuktu. Bu gülümseyiş, yaşamı anlamamış olmanın verdiği rahatlık değildi. Aksine, hiçbir ayrıntısını unutmadığı ömründe iyi ve kötü olan herşeyi özümsemiş ve bunun getirdiği dinginlik gözlerine yansımıştı. Hayatta biriktirdiği tüm ayrıntıları, kendi üslubunca kaleme döken bu yazarla uzunca bir sohbetten sonra, ben ona sorularımı bıraktım, o bana 40 yıllık yazarlığını, 60 yıllık anılarını
Biraz çatallı bir ses onunkisi. Konuşurken eksik etmediği mütevâzılığı sanki kırk yıldır yazıyor olmaktan mahçupmuş gibi. Hakkında söylenmiş herşeye “Onların yüksek gönüllüğü” deyiveriyor. Yeşil kazak, kadife pantolan ve bir ahşap sandalye ile konpozisyon oluşturuyor oturuşuyla. Sonra o yazı yazan ellere bakıyorsunuz. Kırk yıldır sevincini, üzüntüsünü, ilk kitabı olan “Cumartesi Yalnızlığı”nı bu ince kemikli küçük eller yazmış. O eller yaktığı sigarayı yarısına bile gelmeden kül tablasında öldürüyor. Söyleşi boyunca aynı hareketle kül tablası içilmemiş sigaralarla doluyor, boşalıyor. Masada küllüğün yanında kırmızı-turucu kapaklı bir kitap duruyor. Bu, Sevinç Çokum'un kitabı. Öylece yarıda okunmuş bekliyor. Yazarlar hangi yazarların kitabını okur? sorusuna cevap verir gibi. Bu kadar konuşmanın sonunda gördükki onun adına 60'a yakın kişinin yazdığı 'Şimdi Seni konuşuyorduk'daki Selim İler'iyle gördüğümüz Selim İleri arasında bir fark yok.
Okuma yazmayı öğrenemiyişim zor öğrenen biri olmamdan kaynaklanıyor. Başarısız bir öğrenciydim. Yazmayı öğrenmem evde sevinçle karşılanmıştı, ama okumayı sonra çok sevdim. Yazı muhakkak yaradılışla ilgili ama bendeki başlangıcının mutlak suretle okumayla olduğuna inanıyorum.
Valla aslında ben sevilmiş ve anlaşılmış olmayı “Şimdi Seni Konuşuyorduk” ta öğrendim. Henüz bu fikre alışamadım... 1970'lerde yazdıklarım çok yanlış anlaşıldı. Bugünkü gibi sevgiyle yaklaşılmış yazılar değildi onlar. Gerek sağdan gerek soldan çok eleştirilmiştim.
Kalmadım. Kendi başıma, kendi bildiğim yolda gitmeyi tercih ettim. Okuru kaybetmeyi de göze almıştım. Ama bu kitapta o döneme ait en küçük olumsuz bir gönderme yok. 40 yıllık çabamı büyük bir sevgiyle kucakladılar.
Bu yazarına göre değişir. Kimi yazarlar sırda kalmayı tercih edebilir. Okurla sizin aranızdaki bir sır olabilir bu ayrı bir şey ama hiç de anlaşılmamanın iyi bir şey olduğunu sanmıyorum. Benim böyle olmama olanak yoktu. Çünkü hayatımı edebiyat yazarlığıyla kazandım, okuru yormak istemedim.
İstemedim, tarzımı değiştirmedim. Çok zor şartlarda yaşadığım yıllar oldu. Paraya endeksli düşünseydim para kazanılacak yazarlık yolları açıktı. Ama ben Donkişotça davrandım. Gerçek yazarlık hangi şartlar altında olursa olsun başka bir meslekle bağdaşamaz.
Memnuniyetle birlikte utanç da hissediyorsunuz. Ben iddalı olan bir insan değilim. Yaptıklarımı hep içe atarak, çekingenlikle yaptım Bütün söylenmiş terimler, övgüler, bunlar için ödenmez şeyler diye düşünüyorum.
Elbet deki sorumluluk getiriyor. Bu güne kadar yazdıklarınızı insanlar önemsemiş ve okumuşlarsa bundan sonra yazacaklarınızın da onun altında kalmaması gerekiyor. Okurla buluştuğunuz andan itibaren yaşadığınız dünyayı daha iyi algılamak ve zarar vermemek duygusu gelişiyor.
Bu sansür gibi bir şey değil. İnsana insanca yaklaşmak onu bütünüyle kabul etmek ve onu kırmamak aslında. İnsana ait olan hiçbir şeye yabancılık çeken birisi değilim. İnsanda var olan her şey anlatılabilir ama bunlar yapılırken belli bir yaklaşımı tutturmak gerekir.
İfade etmek tuhaf bir şey bazen ifade edeceğinizi düşünerek bir romana başlarsınız ama ifade edemezsiniz. Metafizik bir şey. Bazen de birden bire ortaya çıkar ve kendinizi en iyi ifade edebildiğiniz bir metin belirir. O insanın kendi elinde olan bir şey değil. Bu bir romanda da çıkabilir hikâyede de.
Zaman zaman bunu yarı sevgiyle yarı sitemle karşılayanlar var. “Sizi okuduk daha da yalnız kaldık” diyen okuyucularım oldu. “İçimizdeki son umut kırpıntıları da yazdıklarınızla gitti” diyenler oldu. Bunda sevgi de vardı yalnızlığı paylaşmak da vardı.
Bunu bilemiyorum. Bir yazar kendisini özgürce yazıya adadıktan sonra bunu çok fazla düşünmüyorsunuz.
Yalnızlığı seviyorum. İlk zamanlarda yakınma gibi başlayan o yalnızlık sonra kendisini sevdirmeye başladı. Çalışma imkanımın çoğu yalnızlıktan geçiyor. Çokta kötü birşey değil. Zaten insan bağımlısı biri de değilim.
Başka birinin yanında yazı yazamam. Evde mutlak bir yalnızlık olması gerekir. Bildiğim mekanda yazı yazmak isterim. Aynı masa, aynı ev, aynı daktilo, aynı ışık bunların çok etkisi var. Çoğu yazılarımı gece yazarım.
Bunu çok bilmiyorum. Ama farklı farklı yalnızlık algısı var. Kimi okuyucularım hoşgörülü olduğumu bazıları ise isyankâr olduğumu söylüyor. Bana ait yaklaşımlarda farklılık görüyorum. Tabiî ki bu çok doğal.
Zaten kitapta beni en çok etkileyen o oldu. Birebir özdeşlik var. Bu kadar anlaşılabilmek şaşırtıcı ve ürpertici birşey. İçlerinden bağzıları iki üç yazı sonra bir noktama birebir değindi ve beni ağlattı. İnsanların sevgisi beni çok mutlu etti. Şu değişen dünyada birbirimize sevgilerimizi bonkörce dağıtmazken böyle bir incelikle karşılaşmak güzeldi.
O tabi işin öteki cephesi. Bu büyük bir sorumluluk. “Onlar için ne yaptım ki” sorusuyla yüzyüze getiriyor. Utanç da orada devreye giriyor.
Hayatımda geçip giden insanları kitaplarımın köşelerine serpiştirmişimdir. Bu kişileri roman veya hikaye kitaplarımda yer verdim. Ama tabi ki bir insanı sonuna kadar anlamak ve öyle düşünmek çok zor.
Tarihte bir çok sanatçı ve yazarda intihar olayı rastlanır. Keşke olmasa ama var. Zaman zaman intihar etmeyi düşünmüşümdür. Dünyanın yükünü taşırmış gibi hissetmek, bazen bundan bir şekilde kurtulmak istiyorsunuz. Yazar ve sanatçılar çevreye karşı fazla duyarlı insanlar olabiliyorlar.
Yaptığım şeylerin sanatkarca olması için uğraşırım. Yazdığım bir metni defalarca üstünden geçerek düzeltirim. 40 yıldır emek vererek yazıyorum.
'Yalancı Şafak' adlı kitap çok aceleyle yazılmış bir romandı. Eleştirmenler ve okur tarafından beğenilmeyen bir kitabımdı.
Ben ressam, piyanist veya öğretmen olmak isterdim. Ama müziğe karşı yeteneğim yok. Resime yeteneğim biraz var o konuda da cesaretsizim. Öğretmen olmak isterdim ama klasik bir öğretmen değil.. dikte edici olmazdım. Bütün öğrencileri geçirirdim.
Ama sizde iz bırakıyorlar. Bunun hafıza gücü olduğunu sanmıyorum. Organizmanız üzerindeki etkileri de oluyor. Koku bile bize bir şeyleri anımsatabilir. Bende neler iz bırakmışsa onları yazdım otobiyografide. Hafızada iz bırakan derin şeyler vardır.
Biz orta halli bir aileydik ve annemin tek iyi elbisesi vardı ve onu her önemli yerde giyerdi. Ama annemin arkadaşları her defasında başka elbise giyerlerdi. Çocukken beynime kazınmış bişeydi. Hala unutmam.
Yazarlar için yer ve zaman sabit değildir. Kendilerini başka yerde ve zamanda hayal ederler sizde de var böyle birşey
1930'lu yıllar... O Tango devri beni etkiliyor. Ruhsal olarak da demode bir tarafım var çağa ayak uyduramamış bir insanım ben. O dönem ve romantik ortam beni çok etkiler.
Hem okumak hem de yaşam beni çok besledi yazarlığım boyunca. Çünkü okurken yaşarken farkedemediğim, kaçırdığım ve sezemediğim şeyleri bana okuduklarım hatırlattı. Resim, sinema, tiyatro bunlar beni etkiler. Bunlar yeniden dönüp bakmak için birer araç olmuştur.
Ne münevverim ne aydınım keşke olabilsem. Sağolsun Elif Şafak münevver sözünü nezaketinden söylemiştir ama ben kendimi o kadar pişmiş hissetmiyorum. Onun için kibirlerimden kurtulmam gerektiğini düşünüyorum. Bunu olabilmem için daha çok yol almam gerekiyor.
Hiç böyle bir önyargım yok. Okumayayım diye bir düşüncem yok. Bence hiçbir okurun böyle bir ayrımı olmamalı.
Bizde politika yanlış anlaşılıyor. Bu sebeple önyargılar çok fazla. Yaşadığınız toplumu kavramak için her türlü önyargıdan uzak durmalısınız. Eskiye nazaran sağ sol ayrımı okadar çok yok zaten. Ama bunda payım olduğunu da düşünüyorum. Bu geçişkenlikte bu birleştirici olmada. Mesela Necip Fazıl'ın ne kadar önemli bir yazar olduğunu sol görüşlü biri olarak yazan isimlerden biriydim.
O tabi işin öteki cephesi. Bu büyük bir sorumluluk. “Onlar için ne yaptım ki” sorusuyla yüzyüze getiriyor. Utanç da orada devreye giriyor.
Tanımadan sevdiğim bir insan. Yüce gönüllü bir kişi
Çok eski dost. Türk edebiyatını korumuş bir yazar.
Sevinç Çokum?
Sevinç Çokum “Tren Buradan Geçmiyor” son zamanlarda okuduğum en iyi romanlardan bir tanesi. Çok önemli bir yazar.
“ Anlattığı ve özlediği geçmiş aslında özlediği gelecektir” diyor. Çok güzel bir söz bu. Çalıp kullanmak istediğim bir söz.
Tül gibi bir insan.
Şükran duyduğum bir isim
Bütün bu işleri başıma açan kişilerden birisi.
Hiç kırk yıl dolmuş gibi gelmiyor. Bu kitaptan sonra biraz düşündüm. Yapmak isteyip de yapmadığım ne var? Önümde bir kırkyıl varmış gibi de geliyor. İkinci bir kırk yılım yok...
Aslında her kitapta insan kendisini yazar. Ama kendimden yola çıktığım kitap 'Bu Yaz Ayrıldım' oradaki karaktere de kendi ismimi verdim.
Direnmek değil de, dayanmak daha yakın bir algı. Yaşamın acılarına, değiştiremediklerinize, toplum dinamiğindeki bozulmalara karşı dayanmak.
Abdulhak Şinasi Hisar, Virginia Wolf
Dostoyevski'nin “Budala” romanındaki Prens karakterini kendime çok yakın hissediyorum.
Behçet Necatigil
Yedikule
Hepsi Alev
Vesikalı Yarim






