"Muhacir" olduğumu çocukluğumun çok erken safhalarında öğrendim. Yaşadığımız köyde Bulgaristan'dan göç etmiş "Pomak"lar vardı ve bize kelimeyi bozarak "maacır" derlerdi. Bir delikanlının "Pomaklardan" bir kızı sevmesi muhakkak dedikodu vesilesiydi. Aynı şeyin Pomaklar cenahında da yaşandığına şüphe yoktu. Biz kurtuluş savaşından sonra Yunanistan'dan gelmiştik ve "maacır"dık.” böyle diyor Rumeli'ye Veda kitabının yazarı Gökhan Gökçe yazdığı kitabın çıkış noktasını anlatırken. Çocukluğunun henüz erken yıllarında üstüne yapışan bu muhacirlik tanımından önceleri rahatsız olduğunu da ekliyor. Mübadele yılları ise O'nun çocukluğu boyunca dinlediği önemli bir mevzu olmuş: “Mevzu, uzun kış gecelerinde birkaç aile bir araya geldiğinde yada Yunanistan'la Türkiye arasında diplomatik sıkıntı yaşandığında kendiliğinden açılıyordu. Anlatılanların kaynağı genellikle mübadeleyi ilk gençlik yıllarında yaşamış olan ancak çoktan Darı Bekaya göçmüş olan büyük nine ve dedelerimin anlattıklarıydı. İlginç bir şekilde dede ve ninelerim "mübadele" ile ilgili çok az şey hatırlıyordu. O yıllarda büyük aile henüz "çekirdek" tabir edilen aile düzenine evrilmemiş olduğundan mübadeleyi yaşayan ilk kuşak bu feci yolculuğa ait canlı hatıraları torunlarına, yani anne ve babalarımıza bütün teferruatıyla aktarmıştı. Anlatılanlar arasında mübadele yolculuğu sadece bir faslı oluşturuyordu.”
Hatıraların başlangıcı 93 harbinden, o bütün dengeleri değiştiren korkunç savaştan başlıyor, 1886 Türk-Yunan Harbi ve Balkan Harbinde yaşananlar önemli bir yekun teşkil ediyor, mübadele ise hatıraların hitamını oluşturuyormuş. Ama yazara ilginç gelen Rumeli'den sürekli "memleket" olarak bahsedilmesi olmuş. Yani "Rumeli" hatıralarda bile olsa hala "memleket", ve onlar burada "muhacir" olmuşlar hep. Ve bu hakiki dram onun gibi mübadelenin üçüncü kuşağını derinden etkilemiş. Tarihi gerçeklere vakıf oldukça yaşananların ne kadar azının belgelendiğini ya da daha doğru bir ifade ile ne kadar azının yazıya geçirildiğini fark eden yazar, daha lise yıllarında "şifahi kültüre ait" bu hatıraların muhakkak yazıya geçirilmesi gerektiği hususunda derin bir arzu duymuş. Ama bir konuda ikilemde kalmış. yazar bunu şu iki soruyla özetliyor: “Akademik bir çalışma kaç kişinin ilgisini çekerdi? Roman "kurgu" ile olan mecburi bağı sebebiyle yaşananların içini boşaltır mıydı?”
Bu gelgitleri yaşarken okuduğu "Gazap Üzümleri" son kararımı vermesinde etkili olmuş. John Steinbeck Oklahomalı çiftçilerin göçünü anlattığı bu ünlü romanı ile çok az kişinin ilgisini çekecek bu dramı bütün dünyaya tanıtmış ve Nobel edebiyat ödülü kazanmıştı. "Mübadele" kesinlikle roman formatında yazılmalıydı! Buna karar verilince gerisi çorap söküğü gibi gelmiş:
“Kendime "yazar" payesi vermeden amatör bir ruhla ilk cümleleri yazmaya başladığımda yedi yıl önceydi. Yaşanan dram ortadaydı, hatıraların ikinci kuşak şahitleri hayattaydı ve kahramanımı bulmuştum. Bazan bir oturuşta sekiz on sayfa yazdım, bazan birkaç cümleden sonra tıkanıp kaldım, kah hıçkıra hıçkıra ağladım, kah öfkeyle dokundum klavyenin tuşlarına. Yazma sürecinde yayınlanan benzer konuda romanların, mübadele yolculuğunun içeriğine çok az dokunmaları şevkimi kamçılayan başka bir unsur oldu. Ve son cümleyi bitirdiğimde vicdani bir rahatlama hissettim. Bu dramı yazmalıydım, sekiz yüz- bin metre irtifadan indirilip Çukurova'nın, Ilgın'ın bataklıklarında sıtmadan ölenlerin torunları, artık unutulmakta olan dramla tekrar yüzleşmeliydi. Yazarken bir insanın en değerli sermayesi olan "zamanını" gasp etmekten her zaman korktum. Belki bu yüzden bazı noktalar sathi kalmış olabilir. Yazdıklarımın tamamının -kurgu mecburiyetiyle kullanılanlar dışında- gerçek hayat hikayeleri olması ise iftihar ettiğim bir husustur.”






