
Tuvaline peygamber kıssalarını taşıyan Hülya Yazıcı, diğer ressamlardan çok farklı. 'Miraç' ve 'Hicret' başta olmak üzere çeşitli peygamber mucizelerini resmeden Yazıcı, sanatı hakkında yapılan kimi eleştirilere "Bu imgesel bir anlatım, ben peygamberimizin fiziksel özelliklerini vurgulayarak resim çizmiyorum elbette" yanıtını veriyor.
Hülya Yazıcı, sanat için olduğu kadar sanatçı sorumluluğu için de özen gösteren sıra dışı bir ressam. Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü'nden mezun olan Yazıcı, 15 yıldan bu yana resim çalışmalarını Küçükyalı'daki mütevazi atölyesinde sürdürüyor. Resimlerinde daha çok soyut simgeci üslup kullanan ressam, aynı zamanda Bağımsız Sanat Derneğinin de başkanlığını yürütüyor. Hülya Yazıcı'nın en dikkat çeken özelliği ise 'Miraç', 'Hicret' başta olmak üzere çeşitli peygamber kıssalarını tuvaline taşıyarak resmetmiş olması.
Cumhuriyetin ilanından itibaren Türkiye'de modernleşme hareketlerinin doğrultusunda yeni bir sanat anlayışı da başladı. Güzel sanatlar alanında da batıdan adapte bir sanat anlayışı benimsendi. O esnada bu toprakların sahip olduğu değerler ve sanatsal üretimleri fazla önemsenmedi. Bunlar büyük ölçüde yok sayılarak yeni bir sayfa açılmak istendi. Ancak sanatta yerellik, kimlik, yaşanılan coğrafya, kültürel birikim önemli şeylerdir. Köklerine bağlı olmak ve buradan yola çıkarak yeni şeyler üretmek ve bu ürettiklerinizi evrensel sanat algısı ve sürekliliği ile bütünlük oluşturması esastır. Bu yapılmadığı için de biz bu algı içerisinde uzun süre var olamadık.Sanatla hemhal olmak insanlığın ortak değerlerinden hareketle üretmektir.Toplumun büyük kesimini elit sınıfsal bir ayrımcılıkla bir sanatsal algı oluşturarak ve bu algı içerisinde kendisi gibi düşünmeyenleri ötekileştiren bir anlayışa her zaman karşı oldum. Bunun sanatçının özgürlük alanını daralttığına inanıyorum.
Dünyada kavramsal sanata doğru bir gidiş var, buna güncel sanat da diyebiliriz. Temanın, kavramın, düşüncenin ön planda olduğu bir sanat tarzı bu. Günle, zamanla, anla da ilişkili bir sanat. Ben de böyle bir yola girme gereği duydum. Sanatımla duruşumu ortaya koymak istediğim olaylar özellikle 28 Şubat sürecinde artan bir ivme kaydediyordu. Kadın sanatçı arkadaşlarımızdan oluşan bir grup kurduk. O dönemde yoğun olarak hissettiğimiz başörtüsü yasağı meselesi, otoritenin sorgulanması, insan hakları sorunları, şehrin değişen sosyolojik yapısı gibi konularda çalışmaya başladık. Grup, kavramsal sanatla ilgili farklı alanlardan; resim, fotoğraf, illüstrasyon, performans sanatı gibi farklı disiplinleri bir araya getirerek çalışmalar yapıyordu.
Bu grupla birlikte I.Uluslararası İstanbul Trienali'ni gerçekleştirdik. Benim oradaki çalışmam şehre bir koza örmekle, ipek böceğiyle ilgili bir çalışmaydı. Yedi sekiz parçadan oluşan bir bütünlüktü. 2. Trienal ise yol kavramını işlediğimiz '7 Vadi; 60 Kanat Gölgesi' ismini taşıyordu. 12'si yabancı 34 sanatçı katılmıştı. Ferîdüddîn-i Attâr'ın Mantıku't-Tayr'ından yola çıkmıştık ve katılımcılar bu kitabı okuyup içselleştirdikten sonra kendi yorumlarıyla destek verdiler. Özellikle yabancı sanatçılar kitaptan çok etkilenmişlerdi. İki trienalin de küratörlüğünü ben üstlenmiştim. Farklı coğrafyalardan bu kadar ismin büyük bir galeride bir araya gelip kendilerine ayrılan odada ana tema çevresinde kendi yorumlarını gerçekleştirdiklerini görmek beni çok mutlu etmişti.
Bu konuyu irdeleyen bir sanatçı olarak ilk değilim elbette, belki Müslüman bir kadın sanatçı olmanın, denenmemişi denemenin, bir yandan da kadın, Müslüman bir kadın olmanın getirdiği sıkıntıların tümünü bir arada yaşadım. Kemikleşmiş düşüncelerin, yargıların olduğu bir sanat camiasından bahsediyoruz.. Ama ben her gayretin mutlaka bir karşılığı olduğunu, Allah'ın doğru yolda sebat edene kapılar açtığını düşünüyorum. Ama hiç kolay değil tabi. Diğer yandan kemikleşmiş sanat anlayışına sahip olan kesimde daha çok tanınıyorum aslında. Ama İslami camiada hala çeşitli ön yargılarla karşılaşmak benim için daha acı oluyor.
Okulu bitirdikten kısa süre sonra evlendim ve yaşları yakın üç küçük çocuğum vardı. Bir yandan da maddi imkansızlıklar.. Fakat sanatçının içindeki üretme isteği hatta imkansızlıklara inat insanı diri tutan bir şey. Şartlarınız ne olursa olsun siz o üretimi yapmak zorunda hissediyorsunuz. Bu istek sizin uykularınızı böler, hayatınızı şekillendirir ve mutlaka bir yerden ortaya çıkar. O dönemde çocuklarımı uyutup saat 10'dan sonra resim yaptığımı biliyorum. Düşünce soyut bir şeydir ama tuval üzerinde somut bir hal alır. İmgesel olarak bir şeyler anlatırsınız ve oradaki anlatım süreci tamamen sizin hislerinizle şekillenir.
O dönemde Kuran okumalarımı çok arttırmıştım ve en küçük kızıma hamile olduğum bir dönemdi. Sanki yeni bir doğuş yeni bir başlangıç gibiydi Miraç hadisesi. Yeni bir canlının içimde hayat bulmasıyla o hadise dünyamda birleşti ve böyle bir eser çıktı. En az 2 – 3 ay üzerinde düşündüm, hazırlandım, o çalışmayı hayata geçirebilmek için.
Resim ilk sergilediğinde bazı kesimlerden tepkiler aldı, peygamber nasıl resmedilir diye. Bu imgesel bir anlatım, ben peygamberimizin fiziksel özelliklerini vurgulayarak resim çizmiyorum elbette. Sadece onun hayatından kesitleri imgelerle yani resim diliyle anlatmaya çalışıyorum. Sanat bir dildir, imgelerle konuşur.
Başta bahsettiğim Cumhuriyet dönemiyle gelen kopukluktan dolayı sanatçılar özellikle İslami olayları, temaları resim diline dökemediler. Benim amacım görsel bir dille bu önemli İslami hadiseleri anlatabilmekti. İslam sanatları her zaman tevhid inancını anlatmak için kullanıldı. Biz de günümüz sanatıyla bu sürekliliği devam ettiriyoruz. Yaşadığımız çağın sanatı da her sanat dalı gibi İslam'ı anlatabilmeli, aktarabilmeli, neden olmasın ki.. Kavramsal sanat yapmamın nedeni, daha etkin bir dil olduğunu ve daha geniş kitlelerin izlediğini düşünmem. Kavramsal çalışmalarımda artık kendimi tuvalle sınırlamıyorum. Yeni bir fikir yeni bir malzeme bana ilham verebiliyor. Önümüzdeki yıl 3. İstanbul trienalini hazırlamakla uğraşıyoruz. Konumuz yakın coğrafyamızda yaşanan savaşlar “yurt-suz-laş-ma" teması üzerinde çalışıyoruz.
6-7 yıl önce tüm dünyaya yayın yapan ve çokça izlenen bir Alman sanat kanalı gelip benimle röportaj yapmıştı ve eserlere büyük ilgi duydular. Bence çağdaş sanatın elemanlarını kullanıp kendi derdini, meselesini ortaya koyabilen isimlere ihtiyaç var. Bunun da dünyada büyük bir karşılığı var.
Bence kendi davanızı ortaya koyarken bir yandan da bu evrensel dilden, sanatsal estetikten ödün vermeniz gerekmez, gerekmemeli. Fakat düşüncelerimiz her zaman ön plandadır, salt estetik için onları geri plana atmayız. Bilinmesi gereken tek şey, bu çalışmaların İslam'ın emir ve yasaklarıyla, hassasiyetleriyle ters düşecek hiçbir yanı olmadığıdır. Yeter ki insanlar bu konudaki ön yargılarından biraz kurtulsun.
Çalışıyorum ve çalışmaya da devam edeceğim. En son Yusuf peygamberi çalıştım. Son dönemde onun yaşam öyküsü üzerinde çok düşündüm. Onun olduğu çalışmayı kuyu imgesini kullanarak hazırladım ama kuyuyu illa somut bir engel olarak ele almamız gerekmiyor diye düşünüyorum. Hz Musa'yı ve Tur dağını resmettim. Hz İsa'yı çalıştım. Hz. Ebubekir ile Hz. Peygamber'in hicret esnasında Sevr mağarasında beklemesini sembolik olarak resmettim. Açıkçası Kuranda geçen peygamber kıssaları beni çok etkiliyor. Siyer okumayı da çok seviyorum ve ama çıkış noktam Kuranı Kerim oluyor. Bu çizimlere beni okumalarım sevk ediyor. Ve “Ameller niyetlere göredir" düsturuyla dinin makul sınırları aşılmadığı, gerekli hassasiyet gösterildiği sürece bu çalışmaların İslam'la bağdaştığını düşünüyorum. Sanat kabiliyeti ontolojik bir şey. Nasıl arı bal yapacak hikmetle donatılmış ve o kabiliyeti bu iş için kullanıyorsa, size de bir sanat kabiliyeti verildiğinde bu kabiliyeti nasıl Onun yolunda, Onu anlatmak için kullanabilirim diye düşünmeniz gerekiyor..












