
Sadece kendisini düşünen insan en başta Rabbine karşı bencillik sergiler. Ona karşı olan sorumluluklarını eda etmekten kaçınır. Keyfini ve rahatını bozmak istemez. Sanki dünya sadece onun için yaratılmıştır. Nefsinin buyruklarına boyun eğer, arzularını Rabbinin önüne alır.
Yüce dinimiz İslam müminlerden hayatlarını fedakârlık üzerine kurmalarını ister. Başkalarını da düşünmelerini, yaşamlarında onlara da yer açmalarını talep eder. Bunu beklemekle kalmaz, hayra sevk eden yolları da hazırlar. Örneğin cemaatle namazı teşvik eder. Çünkü mümin diğer kardeşleriyle birlikte namazı eda ettiğinde, onlarla bir araya gelip kaynaştığında, beraber yaşamayı, sevmeyi, paylaşmayı, dertleşmeyi, gönlü açmayı ve fedakârlık yapmayı öğrenir.
Son din, namazın dışında da müminlerin bir arada olmalarını, dayanışma içinde yaşamalarını, birbirlerinden kopmamalarını ister. Bunu gerçekleştirenler, emri yerine getirmenin meyvelerini hayatlarındayken toplamaya başlarlar. Nitekim hepimizin göreceği gibi, bir topluluk ve hareket içinde bulunan insanların fedakârlık, başkalarını kendisine tercih etme ve yardımseverlik duyguları diğer müminlere göre çok daha fazladır. Çünkü güzel insanlarla bir arada duran kişi, hem karşısındakini müspet yönde etkiler hem de kendisi o ortamdan etkilenir, paylaşımı öğrenir. Yakınında bulunan insanların sorunlarını bildiğinden dolayı da onlara yardımcı olmak ister. Böylece merhamet duygusu güçlenir. Karşılıklı etkileşimle insanın ahlakı her geçen gün daha iyiye gider. Kötü alışkanlıklarını yavaş yavaş terk eder. İmanından aldığı lezzet her gün artar. Ancak kişi İslam’ı Müslümanlardan kopuk bir şekilde kendi başına yaşamaya gayret ederse, toplumu dönüştüremez. Bilakis toplum yavaş yavaş onu kendisine benzetir. Bir müddet sonra da toplumdan biri olur çıkar. Bu yüzden, adı ne olursa olsun, birlikte hareket etme kardeşliği insanın İslamî değerleri korumasına yardımcı olur.
Sadece kendisini düşünen insan en başta Rabbine karşı bencillik sergiler. Ona karşı olan sorumluluklarını eda etmekten kaçınır. Keyfini ve rahatını bozmak istemez. Sanki dünya sadece onun için yaratılmıştır. Nefsinin buyruklarına boyun eğer, arzularını Rabbinin önüne alır. Hayatının bütün sorunları da zaten bu noktada başlar. Çünkü Allah ona hem yaratıcısına hem de çevresindekilere karşı mesuliyetler yüklemiştir. Kul tüm bu görevlerden kaçınarak Allah’a karşı bir dikleniş sergilemiş olur. Dolayısıyla bencillikte bir kibir ve enaniyet, böbürlenme vardır. Kendisine soracak olsak, böyle bir düşüncesi olmadığını söyleyebilir ancak yaşantısı sözlerini yalanlamaktadır.
Mütekebbir, nefsi azmış insanı sahip oldukları gururlandırır ve kendi kendine yeteceğini düşünür. Herkese yukarıdan bakar. Oysa bugün sahip olduklarının yarın elinden uçuvermeyeceğinin garantisi yoktur. Çok zengin olabilir ancak birden fakir duruma düşebilir veya sağlığı son derece yerinde olmasına rağmen bir inme ile felç olabilir. Nitekim hepimizin etrafında, iç organlarından birinin iflas ettiği anlaşılan ve çok fazla yaşamayan nice kişi vardır. Bu durumda, insanın sahip olduğu için gururlandıklarının devamlı olarak elinde kalacağının garantisi olmadığı anlaşılmaktadır. Her şey bir saniyede tersine dönebilir. Buna rağmen, sahip olduklarının kendisine yeteceğini düşünen çok insan görürüz etrafımızda. Müthiş gururlu ve kibirlidirler. Lakin ellerindeki o imkân veya sağlık nimeti gidince, birden öyle bir çökerler ki, önceki hallerinden eser kalmaz. İlk kez görüyor olsanız, ne kadar mütavazı bir insan diyeceğiniz kadar alçakgönüllü oluverirler. Rabbimizin de beyan ettiği üzere “gerçekten insan bencil ve huysuz yaratılmıştır.” (Meâric, 19)
Sadece nefsini düşünen insanın Allah’a olan güveni sorunludur. Rabbinin yapmasını veya kaçınmasını istediği buyrukları yerine getirmekte zorlanır. Halbuki gereğini yaptığında, sonucu kâr olarak yine ona dönecektir. Ancak inancında problem olduğundan emri yerine getirmekte zorlanır. Örneğin, durumu iyi olmasına rağmen zekâtını vermez veya verirken çok zorlanır hatta malının en kötüsünden verir. Zekât vermesini emreden Allah’ın esasında onun kötülüğünü istemediğini, verdiği zekâtın faydasının başta kendisi olmak üzere yine topluma döneceğini düşünmez.
İnsan kendi nefsini, isteklerini ve menfaatlerini her şeyin önüne koyduğu zaman, geride ne Allah rızasını gözetmek kalır, ne de kul hakkına riayet etmek. Böyle olunca da sağa sola fazla dikkat etmeden hep şahsî isteklerini her şeyin önünde tutar. Kendince açıkgözlük yaparak başkalarının hakkını yemekten kaçınmaz. İnsanların beklediği bir sıraya bir yerinden kaynak yaparak işini bir an önce halletmeye çalışır. Su ve elektrik giderlerini ödememek için kendince yöntemler geliştirir. Toplu ulaşım araçlarında ücreti ödememeye çabalar. Ama düşünmez ki, bunu yaptığında seksen küsûr milyonluk bir insan kitlesinin hakkına tecavüz etmektedir. Ahirette insanın karşısında milyonlarca insanın hasım olarak çıkması kadar kötü ne olabilir? Sadece kendisini düşünen bu insan, kul hakkı hususunda da iman zafiyeti yaşamaktadır. Bencilliğin zirvesindedir. Böyle olmasa bu yollara tevessül edebilir miydi? Demek ki, Allah’tan korkmamaktadır.
Sadece kendini düşünme hastalığı hayatımızın öyle alanlarına sirayet etmiştir ki, ibadetlerimizde bile bunu görürüz. Öyle ki insanlar, en önemli ibadetlerden ve aynı zamanda en büyük imtihanlardan biri olan hacdan, pek çok kul hakkını yüklenmiş olarak dönerler. Oysa Hz. Peygamber’in de beyan ettiği üzere, hac ibadeti, insanları annelerinden doğdukları gün gibi tertemiz yapan bir ibadettir. Ancak hacıların ellerini Hacer-i Esved’e sürebilmek uğruna birbirlerini nasıl ittiklerini, tam yaklaştım derken gelen iri yapılı kalabalık bir gurubun iteklemesiyle kendilerini nasıl çok uzakta bulduğunu, hac ve umre ibadetine gidenler çok iyi bilirler. Trafikte hak hukuk tanımadan açıkgözlük yapmaya çalışmak neyse bunların da bir farkı yoktur.
Sorumluluğumuzun bilincinde olması gereken bizler, etrafımızda olup biten her olumsuzlukta, bir nebze de olsa payımız olmasından korkmalıyız. Bu nedenle, bencilleşen toplum karşısında, etrafımızdakilere karşı bir görevimiz olduğunu düşünmeliyiz.
Bu nedenle, önce kendi kalbimizde başkalarına yer açalım, nefsimize rağmen diğer müminleri gözetelim, “Rabbenâ, hep bana” demeyelim. Komşularımıza bir tabak yemek göndermeyi önemsiz görmeyelim. Sorunlarıyla ilgilenmeyi gereksiz yük saymayalım. Sonra da çocuklarımıza, arkadaşlarına ikram etmeyi, ellerindekini bölüşmeyi, cömert olmayı, yardımseverliği öğretelim. Evladımız arkadaşlarına kendince bir şeyler ısmarladığında onu takdir edip teşvik edelim. “Paranı başkalarına niçin yediriyorsun” diye kızmayalım. Paylaşmayı hayatımızın bir parçası yapalım ve kul hakkından kaçınalım.







