Lübnanlı bayan sinema oyuncusu Nadine Labaki, hem başrolünü üstlenip hem de ilk kez yönetmenliği denediği bu “devlet destekli” filminde, Beyrut'tan kartpostal güzelliğindeki görüntüler eşliğinde ülkesindeki toplumsal yaşamın kadınlar cephesinden ilginç kesitler sunuyor.
Lübnan'ın başkenti Beyrut'un orta hâlli mahallelerinden birindeki şık bir güzellik salonu ve onu hem işleten, hem de “gündelik dedikodularının merkez üssü” olarak kullanan farklı yaşlardaki beş kadının öyküsünün anlatıldığı “Caramel”, 34 yaşındaki Lübnanlı bayan oyuncu ve yönetmen Nadine Labaki'nin ilk yönetmenlik denemesi... Ve filme adını veren “Caramel” sözcüğü de -ilk anda izleyicide yaptığı çağrışımın aksine- öykü içinde şu ya da bu biçimde yer alan bir tatlı çeşidini kastetmiyor. “Caramel”, ya da filmin özgün Arapça adı “Sukkar Banat”, kadınların bundan 15-20 yıl öncesine kadar, hazır ağdalar yaygınlaşmadan önce bir tavaya bolca su, limon ve şeker dökerek hazırladıkları çiklet kıvamındaki ev yapımı ağdaları tanımlayan bir sözcük...
Öykünün ana mekânı Beyrut'taki bir kuaför dükkanı olduğundan dolayı, yerel bir udînin tınılarıyla başlayan jenerikten finale kadar da -pürüzsüz bir tenin simgesi konumundaki- bu kıvamlı ağda daima başrolde ve kadrajın orasında burasında sürekli karşımıza çıkıyor. Çünkü, anlaşılan o ki Lübnanlı bayanlar iş ağda yapmaya ya da yaptırmaya gelince, bu maddenin fabrikasyon olanına hâlâ çok fazla yüz vermemekteler...
2007 yılının ilk yarısında, Lübnan Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın maddî ve manevî himayesinde çekilen “Caramel”, daha ilk dakikalarından itibaren en önemli meselesinin izleyiciye “ülkenin çağdaş ve aydınlık yüzü”nü sergilemek olduğunu hissettiren propagandist kimlikli bir yapım... Film, bu hedefine kolayca ulaşabilmek için de bazı duygusal tuzaklara ve görsel/işitsel klişelere başvurmaktan zerrece çekinmiyor. Lübnan asıllı Fransız görüntü yönetmeni Yves Sahnoui'nin mahir ellerinden (ya da gözlerinden mi demeli?) çıkma, bir tek karesinde bile ışık dengesi ve netliği bozulmayan, çoğunlukla akşam üzeri güneşinin egemen olduğu zımba gibi iç ve dış mekân resimleri, izleyicinin hemencecik empati kurup yanlarında olmayı isteyeceği türden sıcakkanlı bir toplum, en doğudan en batıya dek herkesi kısa süre içinde kafalayabilen kıpır kıpır Arap ezgileri ve elbette ki kendilerine özgü bir çekicilik içinde ortalıkta dolanıp duran Lübnanlı Arap hatunlar...
Üstüste gelen savaşlar, saldırılar, işgaller ve yönetim kademelerindeki otorite boşluğundan bunalmış durumdaki bu küçük Ortadoğu ülkesi, belli ki sinemanın evrensel etki gücünden istifade ederek “Lübnan, yalnızca caddelere düşen roketler, kan, gözyaşı ya da işgal demek değildir; bu ülkede de tıpkı sizin ülkenizde olduğu gibi cıvıl cıvıl bir günlük hayat sürüp gidiyor” mesajını vermek istemiş dünyanın dört bir köşesindeki sinemaseverlere. Söz konusu amaca hizmet edecek türden eli yüzü düzgün bir prodüksiyon için de kesenin ağzını sonuna dek açmaktan kaçınmamış. Filmin tamamına egemen olan huzur ve sükûnet duygusu, polislerdeki dikkat çekici hoşgörü, kişilerarası ilişkilerdeki kibarlık ve güçlü dayanışma ruhu, ülke hakkında yabancılara topyekün olumlu mesajlar verme çabasının irili ufaklı birer uzantısı gibi duruyor. Tabiî, bütün bu pozitif atmosfer içinde, Hıristiyan bir sanatçı olan Labaki'nin, nüfusunun yarısından fazlası Müslüman bir ülkeyi anlatırken -filmdeki bayan karakterlerden birinin geleneğe bağlı dindar annesi dışında- öykü boyunca İslâmî simgeleri özenle izole etmiş olması da dikkatlerimizden kaçmıyor değil. Öyle görünüyor ki, Lübnan hükûmeti, ülkenin yarısını fiilen yöneten Hizbullah örgütü karşısındaki derin tırsıklığına rağmen, sıra uluslararası alandaki imaj pazarlamasına gelince görsel çerçevenin içine rasgele bile olsa bir “ezan sesi” ya da “minare” sıkıştırmaya pek hevesli değil. Bu filmdeki insanlar da Fransızcadan fırsat buldukları anlarda Arapça konuşmasalar, bazı sahnelerde kendimizi neredeyse 1960'ların Paris'inde sanmamız işten bile olmayacak. Hiç kuşkusuz ki bu da tesadüfî bir durumdan ziyade, oldukça dikkatle tasarlanmış bir “çağdaş Lübnan” fotoğrafı...
Emperyal bir yayılım sonucu yerleştikleri yeni coğrafyalarda kültürel tutunma kabiliyeti açısından Osmanlı'yı her zaman fersah fersah geride bırakmış olan Fransızlar, Türkler'in belki de üç yüzde biri kadar bir süre boyunca hâkimiyet sürdükleri bu ülkede, kabul etmek gerekir ki artık adlarıyla, sanlarıyla, dilleriyle, ahlâk anlayışlarıyla ve kısmen de dinleriyle bayraklarını Lübnan'ın kültür arenasının tam ortasına dikmişler. O yüzdendir ki, aynı topraklardan tek tük çıkan sinema filmlerini emperyal bir refleksle destekleyip kendi kültürel kodlarına göre yeniden biçimlendiren Fransız sinema entelejansiyasının böylesi bir “kartpostal film”de İslâmî imajlara bolca yer vermesini beklemek büyük bir safdillik olurdu.
Ben de bütün film boyunca, boynundaki haçıyla çevresine şuh şuh bakıp evli bir adamı ayartamadığı için dövünüp duran baş kahramanımız Layale (yönetmen Labaki tarafından canlandırılıyor) ile biri alabildiğine hırpani bir gizli lezbiyen, bir diğeri erkenden kaybettiği bekâretini hastane marifetiyle yeniden kazanma derdindeki light Müslüman, sonuncusu da menopoza girdiğine bir türlü inanamayıp, içine düştüğü derin yaşlanma kriziyle her gittiği mekânın tuvaletine “gençliğinin kanıtı” olarak kadınlara özgü hijyen malzemeleri bırakan üç ana kahramanın “günümüz Lübnan kadını”nı ne düzeyde temsil ettiğini hiç tartışmaya açmayacağım bile. Nasrettin Hoca'nın dediği gibi, “parayı veren, düdüğü çalar.” Müslümanlar sinemanın iletişimdeki stratejik önem ve değerini hakkıyla kavrayamadıkları sürece, halkının yüzde 60'ı Müslüman (ve anadili Arapça) olan, üç yüz yılı aşkın bir süre Osmanlı hilafetinin yönetiminde kalmış dibine kadar doğulu bir ülkeden gelen sanatsal iletiler bile sanki o topraklardan İslâm'ın rüzgârı hiç geçmemişçesine bizlere uzak olmaya devam edecektir. Hizbullah'ın uleması ertesi hafta hangi mahallede silahlı egemenlik kuracağını düşünürken, Fransız emperyalizmi ise alttan alta bütün dünyaya “batılı değerlere bağlı ve katolik Hıristiyan Lübnan” imajını pazarlamayı sürdürmekte. O imajın mayası dış piyasalarda iyice tuttuktan sonra, buyrun gidin orada Müslüman kimlikli bir devlet oluşturmaya kalkın bakalım; ondan sonra uluslararası toplum ve örgütler acaba sizi nasıl karşılarlar!
Sonuç itibarıyla, bana, “Bu filmden hafızanda kalan en güzel enstantane neydi” diye soracak olursanız, “Hayatını akıl hastası ablası Lili için fedâ etmiş olan yaşlı terzi Rose'un, finalde ablasının elinden tutarak Beyrut sokaklarında yalpalaya yalpalaya ilerleyiş sahnesi” derim. Filmin de en büyük estetik ve sanatsal erdemi böyle naif sahneler zaten. Erkek yönetmenlerin benzerlerini pek fazla yakalayamayacakları, ancak kadınlara özgü seçici bakış ve incelikli bir gözlem yeteneği sayesinde peliküle aktarılabilecek türden duygusal ayrıntılar...
Bu arada, “Caramel”in çok profesyonelce hazırlanmış bir internet sitesi olduğunu da son bir ayrıntı olarak meraklılarına duyuralım.
Lübnanlı bir bayan yönetmenin gözünden ülkesindeki hemcinslerinin -gerçekte dünyanın hiç bir köşesinde değişmeyen- gündelik yaşamlarına, bu yaşamlara sinmiş özlemler, kaygılar ve mutluluklarına kadınlar arasında düzenlenen “altın günü muhabbeti” tadında bir bakış atan “Caramel”, izleyiciye sunduğu kültürel veriler çok sağlıklı olmasa da üç buçuk asırlık bir kardeşlikten sonra bugün neredeyse Çin kadar uzaklaştığımız bu ülke hakkında yarım-yamalak da olsa bazı taze bilgiler edinmenizi sağlayabilir. Ancak, öyküyü yönetmen Labaki'nin ayartıcı güzelliğine fazlaca kapılıp gitmeden, başından sonuna dek son derece diri ve uyanık gözlerle izlemeniz şartıyla...







