Ali, Tahran'ın varoşlarındaki bir caminin çay ocağında boğaz tokluğuna çalışan babası, bel fıtığından muzdarip hasta annesi ve kız kardeşi Zehra ile birlikte ayakta kalma mücadelesi veren küçük bir çocuktur. Henüz 9 yaşındaki bu güzel huylu ufaklık, tıpkı kendisinden bir-iki yaş küçük kardeşi gibi, çepeçevre kuşatıldığı yoksulluk içinde çocukluğunu doyasıya yaşayamadan, ister istemez erkenden büyüyüp olgunlaşmıştır. Kahramanımız, okulunda son derece başarılı bir öğrenci olmasına karşılık, bu başarısını daha da ileriye taşıyacak maddî koşullardan bütünüyle yoksundur. Okul dışı zamanlarda ailesinin çeşitli ihtiyaçları için koşturup durmakta ve hayatın yükünü tek başına sırtlayan babasına gücü yettiğince yardımcı olmaya çalışmaktadır.
Günün birinde, kız kardeşinin sahip olduğu, pembe renkli ve üzeri gül desenli yegâne ayakkabının yırtığını tamir ettirmek üzere evden çıktığında, pazar yerindeki şanssız bir rastlantı sonucu ayakkabıların içinde bulunduğu naylon poşeti kaybeder. İki kardeş, varlıklı insanların karikatürize bir vak'a olarak dahi hayâl edemeyecekleri son derece acıklı bir duruma düşmüşler ve küçük Zehra o andan itibaren ayakkabısız kalmıştır. Babasının bu durumu öğrenmesi ise Ali'nin sıkı bir dayakla cezalandırılması anlamına gelmektedir. Bunun üzerine, okulunda sabahçı olan küçük kız ile öğlenci olan ağabeyi, Ali'ye ait eski püskü spor ayakkabıyı gün içinde bunaltıcı bir koşuşturma yaşayarak ortaklaşa giymeye başlarlar. Giderek işkenceden farksız bir deneyime dönüşen bu ortak kullanım, Ali'nin okul duvarına asılan sürpriz bir duyuruyu okumasına kadar da sürüp gidecektir. Yitirdiği pembe ayakkabılarını çok özleyen, onları düşündükçe için için ağlayıp duran Zehra'yı mutlu etmek için büyük bir fırsat doğmuştur.
Oysa, İran'daki sinema endüstrisi son çeyrek yüzyıldır bu tür duygusal beklentilerden bütünüyle farklı bir mecrâda ilerliyor ve sinema dünyasına (tıpkı Türkiye'de ya da diğer pek çok ülkede olduğu gibi) orada da genel olarak “sol” bir bakış açısı egemen durumda… İran sinemasındaki “solcu” ve dahası (son dönemde kadın yönetmenler eliyle yükselen) “feminist” dalganın temsilcilerinin bu yöndeki ideolojik agresiflikleri her ne kadar devrim yasalarıyla belli ölçüde törpüleniyor olsa da Farsî yönetmenlerin “sola meyyal sanatçılar” ya da “İslâmî duyarlılıkları yüksek sanatçılar” şeklindeki bölünmüşlüğü, bu ülkenin şahlık öncesi ve sonrasındaki zengin sinema serüvenini yakından izlemiş olanlar açısından gayet iyi bilinen bir gerçek. Sözgelimi, uzunca bir süre “İranlıdır ve o hâlde bizdendir” denilerek baş tacı edilen Abbas Kiarüstemi'nin aslında ne denli kararlı bir sosyalist olduğu Türkiyeli dindar takipçileri tarafından epeyce gecikmeli bir biçimde fark edilebildi. Aynı şekilde, bünyelerinden bir dizi önemli sinemacı çıkartan Mahmalbaf Ailesi'nin beyazperdedeki öncelikli meselelerinin İslâmî değerlerle bezeli bir düzen tasavvuruna hizmet eden yapıtlar olmadığı da ancak uzun yıllar içinde anlaşılacaktı. Bu gibi değişik meşreplerin farkına varılmasının ardından da İran'dan gelen bütün filmleri “İslâmî düşüncenin sinema yoluyla dışavurumunun çağımızdaki en rafine örnekleri” kimliğinde, homojen bir sanatsal hareket olarak görme dönemi de artık yavaş yavaş kapanmaya başladı.
Mecidî'nin 1997 yılında, oldukça düşük bir bütçeyle gerçekleştirdiği “Cennetin Çocukları”, içerdiği yüksek samimiyet ve insan sıcaklığıyla, filmlerinde nicedir böylesi ulvî duyguları yakalayamayan batı ülkelerinde tek kelimeyle baş tacı edilmişti. 1999 yılında İran tarafından “En İyi Yabancı Dilde Film Oscar'ı”na aday gösterilen yapıt, her ne kadar o yılki törende söz konusu ödülü alamadıysa da ABD'de gösterime girebilen ve dahası (Amerikan göz zevkine ters düşen dinginliğine karşılık) bu ülkenin sinemaseverlerinin yine de büyük bir beğeniyle karşıladıkları az sayıda İran filminden biri oldu. Avrupa'da da yaygın gösterime çıkan “Cennetin Çocukları”, Oscar adaylığının yanı sıra daha 12 ulusal ve uluslararası yarışmada daha önemli ödüllere aday gösterilecek, bunlardan 10 tanesini kazanarak sonradan 1990'ların en popüler İran filmlerinden birine dönüşecekti.
“Samimiyet”, bizce Mecid Mecidî'nin insanî kimliği ve sinema anlayışını tanımlarken kullanılabilecek en isabetli sözcük… Hemen her projesinde son derece minimalist koşullarda çalışan, bu yönüyle yapımcıların pek sevdiği bir isim olan Mecidî, perdedeki gücünü hayatın içinden kopup gelen öykülerinden olduğu kadar, çoğunu amatör heveskârlar arasından seçtiği oyuncularının katıksız masumiyetinden de alan bir sanatçı. Nitekim, “Cennetin Çocukları”nda da başrolleri bütünüyle sinema sektörünün dışından özenle bulup çıkardığı iki “gerçek” çocuğa teslim etmiş olmanın dramatik avantajlarını sonuna kadar kullanıyor yönetmen. Ali rolündeki küçük aktör Âmir Ferruh Haşimiyan, başarılı bir oyuncu yönetimi eşliğinde bizlere son derece inandırıcı bir ana karakter sunarken, kızkardeşi Zehra'yı canlandıran minik oyuncu Bahare Sıddıkî de -partneri kadar aşkın düzeyde olmasa bile- bu dokunaklı öykünün diğer cephesinde vasat üstü bir performans ortaya koymakta… Tabiî, böylesine alçakgönüllü bir kast içinde, Ali'nin babası olarak karşımıza çıkan Muhammed Âmir Naci'nin neredeyse belgesel sinema gerçekliğine yaklaşan çarpıcı oyunculuğunu da övgüden ırak tutmamak gerekiyor.
Ancak, Mecidî, ayakkabı yokluğu üzerinden yürüyen trajik öyküsünü filmin sonuna kadar sağ salim sürükleyebilmek adına “okul müdürü”, “öğretmen” ve “manav” gibi -aslında merhamet ve sorumluluk duyguları baskın çıkması gereken- kimi yan karakterleri gerçek hayatta olabileceğinden çok daha pasif kılma yoluna gitmiş ki bu da bize göre filmin gerçekçilik duygusunu belli ölçüde zedeleyen bir tercih. Ali'nin ailesi tarafından gönderilen bir tas çorbaya yatağın altında sakladıkları leblebilerle karşılık veren yoksul ve yaşlı çiftin cömertlik gösterisini ise öyküdeki -yönetmen tarafından da fark edilen- bu insanî yaklaşım eksikliğini kapatma çabasının bir yansıması olarak görmek gerekiyor. Hoş zaten, iki çocuğun, sahip oldukları tek ayakkabıyı gün içinde sırayla giyebilmek için kentin kenar mahallelerinde giriştikleri soluk soluğa yarış, özellikle de Zehra'nın ayağına büyük gelen ayakkabıları su kanalına kaçırdığı sahnede yakalanan sinematografik başarı filmin senaryosundaki bu tür zaafları da kısa sürede unutturmakta…
“Cennetin Çocukları”, öyküsündeki bazı irili ufaklı aksamalara karşılık, gerek başarılı oyuncu yönetimi, gerekse özenli sinematografisi ve kurgusuyla, hem Mecidî sinemasının hem de İran'ın son 10-15 yıl içinde ürettiği en güzel gençlik filmlerinden biri… Üstelik, ülkemizde düzenli dağıtıma giremeyen İran filmlerinin DVD ve VCD'si piyasaya çıkmış az sayıdaki örneğinden biri olması da Türkiyeli sinemaseverler adına gerçek bir şans…
İran sinemasının bilge yönetmeni Mecid Mecidî ve onun yapıcı mesajlarla donattığı sanat anlayışını yakından tanımak isteyenler için ideal bir örnek oluşturan bu güzel filmi, özellikle “var olanla yetinme sorunu yaşayan” huysuz küçüklere izletmekte yarar var.










