Kariyerindeki ilk ciddi çıkışı 2000 tarihli “Snatch-Kapışma”da canlandırdığı “Türk” adlı karakterle yapan İngiliz oyuncu Jason Statham, yönetmen Olivier Megaton'un beyazperdeye aktardığı üçüncü “Taşıyıcı” öyküsünde, artık üzerine iyice yapışmış gözüken “Frank Martin” kimliğiyle sadık hayranlarına aksiyon türündeki hünerlerini bir kez daha gösterip ortalığın tozunu atıyor.
Yeraltı dünyasında “yüksek riskli kargoların cesur taşıyıcısı” olarak nam salan Frank Martin'i, beyazperdedeki üçüncü serüveninde bu kez de Marsilya'daki Ukrayna Çevre Koruma Ajansı Başkanı Leonid Vasilev'in kaçırılan kızı Valentina'yı Ukrayna'daki bir adrese götürme görevini üstlenmiş olarak buluruz. Kahramanımız, bu çılgın kızı şantajcılardan teslim alıp, Stuttgart ve Budapeşte üzerinden Karadeniz kıyısındaki Odessa kentine sağ salim ulaştırmakla yükümlüdür.
Yolculuk sırasında Müfettiş Tarconi'den de yardım gören Frank'i yeni görevinde sayısız tehlikeler beklemektedir. Bir yandan bu işi alması için kendisine baskı yapan insanlarla uğraşırken, öte yandan da öfkeli baba Vasilev'in, kızını geri almak için gönderdiği acımasız ajanlarla başa çıkmak zorundadır. Bir takım karanlık güçlerin aralarındaki hesaplaşmada en önemli koza dönüşen Valentina'nın olaylar karşısında sürekli alaycı tavırlar sergilemesi ve işbirliği yapmaktan uzak yaklaşımı da genç adamın işini iyice zorlaştırır. Hayatlarını tehdit eden bir çok saldırıdan kılpayı kurtularak Odessa yolunda ilerleyen bu iki insan, bir süre sonra birbirlerine kaçınılmaz biçimde âşık olacaklardır.
Kendi adıma, Jason Statham adlı bu sert arkadaşa ne çevik bir aksiyon filmleri yıldızı, ne de gelecek için umut vaad eden bir karakter oyuncusu olarak, beyazperdede ilk gördüğüm andan beri kanım her nedense hiç ısınamadı. Ancak, benim gibi -aksiyon sinemasında daha ziyade eski moda bir beğeniyi temsil eden- birinin Statham'ı sevmemesi, onun dünyanın dört bir köşesinde iflah olmaz hayranlar kazanmasına engel oluşturmuyor elbette. Nitekim, 1972-Londra doğumlu bu soğuk bakışlı, ifadesiz yüzlü genç adam, yalnızca bir kaç yıl içinde söz konusu alanda öylesine baş döndürücü bir yükseliş sergiledi ki onu sevenler kameranın önüne geçip yalnızca sigara yaksa bile kendisini iltifata boğup yakalarını bağırlarını parçalıyorlar.
Henüz gerekçelerini net olarak çözümleyemediğim bu yeni beğeni tarzının kökenlerinde, 2000'lerde sinemaya dair her şey gibi “aksiyon sineması”na ilişkin beklentilerin de bütünüyle değişmiş olması yatıyor aslında. Genç kuşak izleyici, perdede artık öyle çok da karmaşık, sofistike, hele de ahlâkî boyutları ön plana çıkan bir olay örgüsü görmek istemiyor. Quentin Tarantino'nun yeni bir sinema dili ve bunu içeren öyküleriyle sektörde belirmesinden itibaren film kahramanlarının dâvâlarında “haklı” ya da “haksız” olmasının hiç bir önemi kalmadı; yeter ki (“Ucuz Roman” ve türevlerinde olduğu gibi) fiziksel güce dayalı etkileyici gösteriler yapsınlar, bir-iki tane de göze ve kulağa hoş gelen, gündelik hayatta pek alışılmadık türden marjinal tavır sergilesinler, bütün bunlar sinema salonlarını nicedir ayakta tutan beğeninin nazarında birer “ikon”a dönüşebilmeleri için yeterli geliyor. Üstelik, altını endişeyle çizerek vurgulamak gerekir ki izleyicinin kalbinde kendilerine açtıkları o gösterişli yer, eski zamanların serüven sinemasındaki gibi bir tür “anti-kahramanlık makamı”da değil, doğrudan doğruya “kahramanlığın ta kendisi”…
Dijital teknolojinin iyice mümkün ve kolay kıldığı çetrefilli kareografilerle bezeli dövüş sekansları, klip estetiğine yakın dinamik bir kurgu ve tekno tabanlı müzikler, bütün bunların üzerinde de genç kalpleri kolayca çalabilecek alımlı bir bayan kahraman, şimdilerde herhangi bir serüven filmini “gözü kapalı izlenir” kılmaya yetiyor da artıyor bile...
Eh, durum böyle olunca, bizim gibi “yol kovalamacası” denilince içeriği bin tane siyasal, toplumsal ve ahlâkî göndermeyle bezeli o unutulmaz Sam Peckinpah yapıtlarını belleğine kazımış olan bir kuşağın beğenileri de bütün bu görsel karmaşa içinde tek kelimeyle “çağdışı” kalıyor. Beğeni sınırlarını ne kadar zorlasa da böyle bir sinemaya uyum sağlayamayan biri olarak, ben de kendimi Coen Kardeşler'in 2007 tarihli “İhtiyarlara Yer Yok”unda, emektar Tommy Lee Jones'un canlandırdığı Şerif Ed Tom Bell karakteri gibi görmeye başladım artık. Tasavvur edilebilecek en yoğun şiddet gösterisinin bile (sözgelimi namus ya da yurtseverlik kavramlarından beslenen erkeksi bir yiğitliğin tezahüründeki gibi) ciddi bir arka plan ahlâkı olması gerektiğine peşinen inanmış, tanık olduğu olaylarda böyle bir gerekçeyi bulamayınca da çağın nedensiz ve ölçüsüz vahşet gösterilerini kavramakta güçlük çeken o Teksaslı yorgun şerif gibi aval aval bakıyorum günümüzün ahlâk fukarası “sinemasal şiddet”ine…
Sonraki yıllarda, aralarında John Carpenter, James Wong ve Michael Mann gibi önemli sinemacılarla çalışma fırsatı bulan oyuncunun yolu 2005 yapım tarihli “Tabanca”da (Revolver) bir kez daha ilk göz ağrısı Ritchie ile kesişecekti. 2006 tarihli “Tetikçi”den (Crank) itibaren de Statham'ın adı bayağı bayağı aksiyon sinemasının -Jet Lee gibi görece daha kıdemli- yıldızlarıyla aynı hizaya yazılır oldu.
Şu sıralarda “Tetikçi”nin ikinci bölümünü çekmekle meşgûl olan yıldız, “Taşıyıcı”daki Frank Martin karakterine ise ilk kez 2002 yılında büründü. Fransız sinemasının, artık o güzelim yönetmenlik gösterilerini bırakıp kendisini iyiden iyiye yapımcılığa (daha doğrusu para kazanmaya!) vermişe benzeyen büyük yeteneği Luc Besson'un yarattığı bir karakter olan bu gizemli ve cesur adamı, o dillere destan soğukluğu içinde ilk canlandırışında, bireysel yasaları doğrultusunda ilerleyen “cool” kahramanlara meftun genç kuşak izleyici de bu yeni şahsiyeti baş tacı yapmakta gecikmedi. Sonuç itibarıyla, Hong Konglu Corey Yuen'in yönetiminde ortaya çıkan ilk “Taşıyıcı”, düşük bütçesine karşılık gişede hiç beklemediği bir başarıyla karşılanacak ve bu durum da filmin devam bölümlerinin kapısını ister istemez aralayacaktı.
2005 yılında çekilen ikinci “Taşıyıcı”nın senaryosu yine Besson tarafından yazılmakla birlikte, yönetmen koltuğunda bu kez Fransız sinemacı Louis Leterrier oturuyordu. Bu beylik devam filmi de “Perdeden Jason Statham'ın gölgesi geçse izlerim” tavrındaki fanatik izleyici kitlesini fazlasıyla tatmin etmeye yetti.
Ve böylelikle, üç yıllık bir aradan sonra, daha bir kaç bölüm süreceğe benzeyen bu pehlivan tefrikasının yeni bölümü de salonlarda arz-ı endam etmiş durumda. Senaryosu yine Besson tarafından kaleme alınan bu üçüncü serüvende ise yönetmenliği, bir kaç yıl öncesine kadar graffiti (duvar yazısı) ressamlığı yapan Fransız sinemacı Olivier Megaton üstleniyor. Sözü açılmışken, yönetmene ilişkin olarak ilginç bir ayrıntı da verelim. Megaton, 6 Ağustos 1965 doğumlu bir sanatçı ve aslen “Fontana” olan soyadını, doğum tarihinin Hiroşima'ya atom bombasının atılışıyla aynı tarih olması (6 Ağustos 1945) nedeniyle, sonradan bu uçuk soyadıyla değiştirmiş.
O yüzden, biz de bu sayfada böyle bir sinemacılık çarkına ilişkin geleneksel şerhlerimizi yine peşinen koymuş olalım. Tutumumuzu ve buna bağlı niyetimizi balık bilmese de hâlik bilsin, yeter.
“Taşıyıcı-3”, yalnızca estetize dövüş sahnelerine ve Jason Statham soğukluğuna tutkun olanlara uygun bir gösteri. Her ikisini de seviyorsanız bir sorun yok; keyifli bir 100 dakika geçirmeniz garanti. Ancak, hafta sonunda biraz daha “insana dair” öyküler izlemek isterseniz yabancılardan “Avustralya” ve yerlilerden de “Yağmurdan Sonra”; çocuklarınızı eğitici bir öykü eşliğinde eğlendirmek istiyorsanız da klas bir animasyon olan “Bolt”, farklı türde alternatifler olarak salonlarda sizleri bekliyor.









