'da yaşanan son bunalım küresel ekonomi-politik dengeler, bölgesel iç dinamikler ve Endonezya'm iç hassas yapısı ile ilgili temelde üç boyutlu ve çok faktörlü bir nitelik arzediyor. Ordu-siyaset ve din-siyaset ilişkileri, etnik farklılaşma, sosyo-ekonomik kutuplaşma konularında son derece önemli bir örnek oluşturan Endonezya tecrübesinin daha geniş ölçekte bir tahlile ihtiyacı vardır. Ancak bu yazımızda Endonezya tecrübesinin öğrettiği ve Türkiye'de süregelen tartışmalar konusunda da ışık tutacak bazı noktaları vurgulamakla yetineceğiz:
1. Endonezya tecrübesiniden alınacak ilk ders gerçek bir siyasi meşruiyet zemini ile formel hukukilik arasındaki farkın önemidir. Resmi ideolojik çerçevenin öngerdiği formel tanımlamalar sosyo-kültürel zemine sahip bir meşruiyet oluşumu için yeterli değildir. Tek tanrıya iman, hümanizm, milliyetçilik, demokrasi ve sosyal adalet olarak tanımlanan, Endonezya'daki bütün siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, meslek kuruluşları ve vatandaşlar tarafından mutlak anlamda kabul edilmesi zorunlu görülen ve devletin olmazsa olmaz ruhu kabul edilen Beş Temel İlke (Pança Sıla) bir meşruiyet zemini oluşturmak bir yana, diktatoryal bir yapının dayatmaları olarak görülmüş ve karşı tepkileri beraberinde getirmiştir. Müslüman ve Hıristiyanlar için meşruiyet bağı oluşturmayı hedef edinen tek tanrıya iman prensibi din-siyaset ilişkisini, "temsilcilerin karar vermesinde oy birliğini sağlayan iç erdemle yönlendirilen demokrasi" diyerek tanımlanan demokrasi ilkesi ordu-siyaset ve halk-siyaset ilişkilerini tanımlamakta yetersiz kalırken, Endonezya'nın bütünlüğünü vurgulayan milliyetçilik prensibi Çinli azınlığın sosyoekonomik rant grubu oluşturmasına tepki gösteren milliyetçi kesimleri, altmışlı yılların yükselen sosyalizm taleplerini dengelemek üzere sisteme oturtulan sosyal adalet ilkesi fakir halk kesimlerini sisteme entegre etme hususunda başarısız olmuştur. Merkezdeki siyasi elit tarafından belirlenen temel ilkelerin oluşturduğu formel çerçeve yaşanan sosyo-kültürel, sosyo-politik ve sosyo-ekonomik çelişkiler karşısında aciz kalmaktadır. Türkiye'yi de tekrar kırklı yılların Altı Ok prensibi benzeri formel ilkelere yönlendirerek siyasi sistemin halk nezdindeki meşruiyet problemini aşmaya çalışanlar için Endonezya tam anlamıyla bir ibret örneği oluşturmaktadır. Gerçek siyasi meşruiyyet, merkezi tanımlamalarla ve denetim mekanizmaları ile değil, halkın sosyo-kültürel altyapısı ile kurulan ve yaşanan ekonomi-politik dinamizmi uyum gösteren bir bilgi-değer boyutunun eseri olabilir.
2. Siyasi istikrar her zaman olumlu bir değer yargısı içermediği gibi, bu yöndeki yapısal çözüm arayışları da bunalımı aşmaya yeterli olmayabilir. 32 yıldır aynı Başkan'ın idarede bulunduğu bir başkanlık sistemi ile idare edilen Endonezya'da, bizatihî bu sistem, kısa sürede toplumun her katmanına yayılan bir siyasi bunalımın sebebi olabilmiştir. Siyasi istikrar ancak ve ancak ahlaki bir boyuta ve toplumca belli aralıklarla objektif bir şekilde test edilen meşruiyet zeminine dayalı olduğu zaman bir erdem olarak görülebilir. Yoksa hesap sorulabilirliğin (accountability) olmadığı, meşruiyet testinin kaçınılmaz araçları olan fikir hürriyeti ve şiddete başvurmadıkça sınırlanmayan en kapsamlı bir muhalefet etme hakkının olmadığı bir siyasi istikrar, şahsîleşen ve şahsîleştikçe diktatörleşen bir iktidar anlayışını kaçınılmaz bir şekilde gündeme getirir. Hesap sorulabilirliğin vazgeçilmez şartı yargı bağımsızlığı, meşruiyet testinin yegane aracı da mutlak fikir hürriyeti ve serbest seçimler yoluyla kullanılan siyasi katılım hakkıdır.
3. Dolayısıyla yargı ve yasama bağımsızlığı ve güçler ayrılığı prensibi ile dengelenmeyen bir başkanlık sistemi, devleti korumak adına şahsi iktidarını pekiştirmek isteyenlerin halka rağmen güç elde etmelerine zemin de teşkil edebilir. Türkiye'deki başkanlık sistemi tartışmalarında siyasi tıkanıklığın yapısal özellikleri kadar siyasi kültür boyutları da göz önünde bulundurulmalıdır. Siyasi süreci halkın devre dışında tutulduğu ve güçlerin belli ellerde yoğunlaştığı bir merkezi düzenleme aygıtı olarak gören bir yaklaşım, bunalımın, daha ileri bir dönemde çok daha keskinleşerek, yoğunlaşmasına yol açabilir.
4. Siyasi güç eliti ile ekonomik rant eliti arasında yoğunlaşan ilişkiler ağı ekonomik bunalım dönemlerinde büyük sosyal patlamalara yol açmaktadır. Ekonomik pastanın büyüdüğü dönemlerde gerek Suharto'nun servetini, gerekse merkezdeki bürokratik-biyasi elit ile Çinli rant azınlığı arasındaki ilişkileri tolere edebilen fakir geniş halk kitleleri, artan ekonomik bunalımda, bir taraftan Suharto'nun oluşturduğu siyasi elite, diğer taraftan Hollanda sömürgeciliğinden beri ayrıcalıklı bir rant eliti oluşturan Çinli azınlığa birlikte tepki göstermektedirler. Çinli azınlığa yönelik yağma hareketleri ile Suharto karşıtı gösterilerin kesişmesi bu ilişki biçimine biriken halk tepkisinin bir sonucudur. Bu açıdan ülkemizde de siyasi-bürokratik elit ile ekonomik rant grupları arasında artan iletişimden kaynaklanan yolsuzluk iddiaları (mesela Meclis inşaatı ile ilgili) halkın siyasi sisteme ve sürece olan güvenini sarsarken, dikkatlerin formel ideolojik çerçevelere ve yapısal çözüm arayışlarına yönlendirilmeye çalışılması ciddi bir çelişki oluşturmaktadır.
5. Endonezya örneğinden çıkarılması gereken en temel ders ise bunalımı derinleştiricek ve iç çelişkileri artıracak köşeli çözüm arayışları yerine soğukkanlı, basiretli ve ufuk sahibi değerlendirmelere ağırlık verilmesidir. Bunun için de her şeyden önce vehimlerden sıyrılarak gerçek bir fikir özgürlüğü atmosferinin sağlanması gerekmektedir. Devlet, bir şahsın, bir siyasi elitin, ve bir siyasi anlayışın malı olarak değil, toplumun bütün kesimleri ile eşit meşruiyet iletişimine sahip ortak bir idari aygıt olarak görülmedikçe diktatoryal yapıların önüne geçebilmek mümkün değildir. Toplumu dışlayarak güç temerküzüne yönelenler, uzun iktidar dönemleri yaşasalar bile, sonunda toplumun gücü karşısında aciz konumda kalırlar.