Ne yiğidi öldür, ne de hakkını ye!

04:007/07/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Aydın Ünal

İsrail'le varılan mutabakata yönelik insaf sınırlarını zorlayan yorum ve eleştiriler bana 2009 yılında yaşadığımız mayınlı arazilerin temizlenmesi tartışmasını hatırlattı.



2009 yılının Ocak ayında, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Davos'ta One Minute çıkışını yapmış; İsrail'e yönelik bu cesur tepkisi nedeniyle dünya Müslümanları üzerinde silinmeyecek bir iz bırakmıştı. İçerde ise Erdoğan, İsrail'le ilişkileri bozmaktan, Türkiye'yi yalnızlaştırmaktan dolayı kıyasıya eleştiriliyordu.



One Minute çıkışından 4 ay sonra, Mayıs ayında TBMM Genel Kurulu'nda bir yasa tasarısı görüşülmeye başlandı.



İmzaladığı uluslararası bir sözleşme uyarınca Türkiye'nin en kısa sürede topraklarındaki mayınları temizlemesi gerekiyordu. Suriye 1992 yılında Türkiye sınırındaki mayınları temizlemeye başlamış ve bitirmişti. Türkiye'nin Suriye sınırındaki mayınlı arazi çok genişti ve mayın temizliği ciddi bedel gerektiriyordu.



Meclis'teki yasa tasarısı, mayınların temizlenmesi için 3 aşamalı bir ihale sürecini düzenliyordu. Eğer ilk 2 seçenek gerçekleşmezse, 3. seçenek olarak, mayınlı ve son derece verimli arazinin 44 yıllığına temizleyenlerin işletmesi için kiralanması öngörülüyordu.



İşte bu 3. seçenek ihtimali, tam anlamıyla bir bardak suda fırtına kopardı. Mayınlı arazilerin temizlik işinin İsrail'e verileceği, topraklara İsrail'in gelip yerleşeceği dedikodusu çıkarıldı. Dedikodu hızla yayıldı. Davos'ta İsrail'le ilişkileri gerginleştirmekle itham edilen Erdoğan, 4 ay sonra, Türkiye topraklarını İsrail'e peşkeş çekmekle, Filistin davasını satmakla suçlanmaya başlandı.



Muhalefetin bir dedikodu üzerinden Erdoğan'a ve AK Parti Hükümeti'ne yüklenmesinin çok da kıymeti harbiyesi yoktu; lakin, bir süre sonra, “dost” görünen köşe yazarları da dedikodunun peşine düştüler. İhalenin İsrail'e verileceğine, İsrail'in gelip bu topraklara yerleşeceğine ciddi ciddi inanarak, Erdoğan'a son derece haksız, haddi ve hududu aşan hakaretler yöneltmeye başladılar.



O kadar ki, bu yazarların yazıları AK Parti grubunu da etkilemiş, itibar ettikleri yazarların yorumlarına bakarak AK Partili milletvekilleri dahi “ne oluyor? İhale İsrail'e mi gidecek?” diye sormaya başlamışlardı.



“Dost yazarların” arkadan hançerlemesi karşısında Erdoğan, 2 Haziran 2009'daki grup toplantısı konuşmasını tamamen bu konuya ayırdı ve çok sert, aynı zamanda duygusal bir konuşma yaptı. İhalenin İsrail'e verileceği iddialarını tamamen reddederken, kendilerinden şüphe eden “dostlara” da şunları söyledi:



Bu kampanyanın nereden kaynaklandığını ve ne amaca hizmet ettiğini tarih mutlaka gösterecektir; ancak tarih, bu kampanyaya alet olanları, bu kampanyaya su taşıyanları da asla unutmayacaktır.
Şimdi, AK Parti'nin Genel Başkanı ve Başbakan, bu hükümetin Bakanları, bu yüce Meclis çatısı altındaki milletvekilleri, bu devletin kurumları ülkenin menfaatini düşünmeyecekler, ülkenin çıkarlarını düşünmeyecekler, ülkeye ihanet içinde olacaklar öyle mi? Bu ülkenin güvenliği bizi ilgilendirmeyecek, bu ülkenin çıkarları, bu ülkenin menfaatleri, istiklali, istikbali bizi ilgilendirmeyecek öyle mi?


Allah aşkına siz ne hakla ihanet kelimesini, hıyanet kelimesini ağzınıza alabiliyorsunuz, bizim vatan sevgimizi ne hakla sorgulamaya kalkıyorsunuz? Sizin böyle bir yetkiniz var mı?


Bizim vatanseverliğimizi test etmek ya da değerlendirmek sizin haddinize mi?”


Erdoğan'ın bu konuşması tüm tartışmaları, tüm dedikoduları sonlandırdı. Aynı zamanda bu konuşma, Davos'tan daha yeni dönmüş Erdoğan'ın vatanseverliğini ve Filistin davasına bağlılığını sorgulayan “dost” kalemleri de mahcup etti ve itibarlarını tekrar düzelmeyecek şekilde sarstı.



2009'daki mayınlı arazi tartışması, Erdoğan'a yönelik ne ilk, ne de son “dost ateşi”ydi...



Bugün İsrail'le varılan mutabakat sonrasında da aynı “dost ateşi”ne maruz kalıyor Erdoğan.



Mavi Marmara saldırısı sonrası Erdoğan'ın takındığı tavır, bağımsız, güçlü, ufukları olan bir ülkenin Başbakanının, cumhurbaşkanının tavrıdır. O tavır, Türkiye'nin itibarını çoğaltmış, etkisini artırmıştır.



Ancak o tavır, Erdoğan'ın şahsına ve ailesine de çok ağır şekilde fatura edilmiştir.



Mavi Marmara sonrası o dik duruş olmasaydı, belki Gezi olmayacak, belki “Güney'deki sevdikleri ülkenin” uşakları 17/25 Aralık darbesine ve ihanetine girişmeyeceklerdi. Belki de Erdoğan, MİT TIR'ları üzerinden DAİŞ'e yardım ediyor kara propagandasına maruz kalmayacak, Lahey'e gönderilme operasyonunun hedefi olmayacak, son derece haksız biçimde “diktatör, otoriter” yakıştırmaları yapılmayacaktı.



Müzmin muhalifleri, yeminli Erdoğan muhaliflerini anlamak bir nebze olsun mümkün; ama dost görünüp, en küçük imtihanda Erdoğan'a en ağır ithamları yapan itimatları pamuk ipliğine bağlı tuzu kuruları nereye koyacağız?



Türkiye sevgisi bedel ister ve Recep Tayyip Erdoğan bu bedeli fazlasıyla ödedi, ödüyor.



Tam da Erdoğan'ın dediği gibi: Bizim vatan sevgimizi, bizim Türkiye sevdamızı, bizim Filistin davasına olan bağlılığımızı test etmek kimin haddine?



Takdir, teşekkür bir yana da; mertliğin gereğidir: Ne yiğidi öldür, ne de hakkını ye!


#İsrail
#Mavi Marmara saldırısı
#Müzmin muhalifleri