
(...) En çok konuşan Necip Fazıl''dı... Yorum üstüne yorum yapıyor, öneri üstüne öneri getiriyordu. Üstelik biz bu konuşmalarını dikkatle ve bazen sabırla dinlediğimiz halde, o bizim konuşmalarımızın arasına giriyor, bizim fikirlerimizi tartışıyordu. Hepimiz, Necip Fazıl''ın bu davranışlarından sıkılmıştık. Fakat ben [İsmet Bozdağ] dargın olduğum için, Mümtaz [Faik] yakınlığı olmadığı için, [Burhan] Belge de ev sahibi olduğu için kendisine birşey demiyorduk. Burhan Belge (...) anlatıyordu ki Necip Fazıl yeniden araya girdi:
-"Bir Bakan küçük bir mukavelet karşısında hemen ufalanıvermişse, başbakan Yardımcısı Fuat Köprülü''nün hemen müdahale ve Grup''u tatmin etmesi gerekirdi. Oysa istifade eden Bakanları teşvik ettiğini gazeteler yazdılar. Menderes, bir ihanet karşısındadır!..." yollu bir konuşmaya girince, Burhan Belge artık dayanamadı: "Bana bak Necip!" dedi: "Sen hem sinemayı duvardan biletsiz seyrediyorsun; hem de "film koptu" diye en büyük patırtıyı sen çıkarıyorsun! Biraz dur canım."
Burhan Belge''nin zekâsına yakışır biçimde yapılan bu uyarıyı ben de, Mümtaz Faik de içimizden alkışladık... Bu güzel söze ne karşılık verebilirdi?!! Necip Fazıl''a baktım, rahat ve duraksamadan konuştu: "Rüyet hakkımı kullanıyorum azizim!" (İsmet Bozdağ, Beyaz Arılar, sh. 54-55, İstanbul, 1998)
İnsanın doğrudan müdahil ol(a)madığı ve bu nedenle bedelini ödemek durumunda kalmadığı/kalmayacağı hâdiseler hakkında uluorta kanaatler serdetmesi, oldum olası beni irkiltmiştir. Bu bakımdan bedelini ödemeyi göze almaksızın konuşup yazan zevâtı ciddiye almayı bir türlü beceremedim; söylediklerinin kendilerine zarar vermesinin bahis mevzû bile olmadığı meselelerde ahkâm kesenlere itibar etmeyi aklımın ucundan bile geçirmedim. Sözgelimi, siyasetçilerin onca zam yaptıktan sonra kalkıp "Türk halkının cesaretinden, fedakârlığından, dayanıklığından dem vurmaları" ve üstelik bu zamlardan etkilenmeyecek konumda bulunmalarının keyfini çıkarırcasına başkalarının cebinden yapılan harcamalara küstahça övgüler düzmeleri karşısında günaha girmemek için hep dilimi tutmayı yeğledim.
Yazarların, gazetecilerin, hatiblerin, vs. hergün yapageldikleri siyasî ve fikrî değerlendirmeleri, onların kişisel hayatlarına ne gibi tesirleri olabileceğini dikkate almaksızın izlemek, yazdıklarını okumak veya yazıp çizdiklerine onların ahvâl-i şahsiyelerinden bağımsız bir sûrette bir değer atfetmek de hiç içimden gelmedi doğrusu. Belki de tarafsızlığa (objektiflik masalına) inanmadığımdan, hayatım boyunca tarafsız bir mevkiye (!) yerleşmeyi tercih etmediğimden böyle davranıyordum; belki de cehalet ve taassub gözümü köreltmişti, kimbilir?!?
Geçen yılın ilk aylarında üniversitelerde başörtü olayları yine tırmanmıştı. Eylemler hızla tırmanıyordu. Tanıdığımız öğrenciler ısrarla neler yapmaları, nasıl davranmaları gerektiğini soruyorlardı. O kadar bunalmışlar, o kadar sıkılmışlardı, o kadar sıkışmışlardı ki karşı karşıya bulundukları tazyiklere dayanacak güçleri kalmamıştı. Üstelik ben de tam o sıralarda Yeni Şafak''ta köşeyazarlığına başlamıştım.
Olaylara doğrudan müdahil olamamak, herkes gibi olup bitenleri televizyon ekranlarından seyretmek acıydı. Baskılara direnip karşı koyan kızlarımızın çektikleri acıların hiç değilse bir kısmını yüklenememek ise daha da acıydı. Başörtü Risalesi adlı bir kitapçık yazmış olsam da onların kişisel tercihleri hakkında büyük laflar etmek, bedelini onların ödeyecekleri bir konuda –hak olduğuna inansam bile– uluorta kanaat serdetmekle yetinmek nefsime çok ağır geliyordu. Bu bakımdan ben de ne yapmaları gerektiğine değil, ne yapmamaları gerektiğine işaret etmekle yetindim. Cesaret vermeye çalıştım, üzülmemelerini, direnmelerini, izzet-i nefislerini korumalarını, kendilerine sâdık kalmalarını tavsiye ettim. Böyle yapmakla belki ben de –merhûm Necip Fazıl gibi– rüyet hakkımı kullanmış oluyordum. Fakat doğrusunu söylemek gerekirse, –yüzlerimizde bir tebessüme yol açtığını tahmin ettiğim– bu meselin yürümeyi meşrû kıldığı patika üzerinde adım atmak, aslâ kendisiyle müteselli olunabilecek umûrdan değildir. Öyle ya, müdahale hakkını, hâkimiyet hakkını, baskı hakkını kullananlar karşısında, sadece ama sadece rüyet hakkımızı kullanmak durumunda kalmamız acı değil mi?
Artık bu kadarı da fazilet addediliyor; zira bazılarımız hiç değilse rüyet haklarını kullanırlarken, bu mücadelenin bedelini gençlik yıllarını, hatta istikballerini kaybederek ödeyenler de varolma haklarını kullanıyorlar. Bu arada bazılarımız da (!) rüyet haklarını dahî kullanmaktan vazgeçtikleri yetmiyormuş gibi, başkalarının da varolma haklarını kullanmaktan vazgeçmelerini talep ediyorlar.
İşte bu yüzden Mustafa Verkaya''nın, Mehmet Gül''ün, Şefkat Çetin''in ve onlar gibi 12 Eylül öncesinden tanıdığım nice MHP''linin samimiyetle cevabını vermeleri lâzım gelen sûal şu: "18 Nisan''da kendilerine rüyet haklarını dahî kullanamayacakları bir varolma hakkı mı tanındı?"
Eğer böyleyse, siz buna iktidar mı diyorsunuz?!?
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.