Bir köşe yazarının griple imtihanı

00:005/01/2000, Çarşamba
G: 10/09/2019, Salı
Gökhan Özcan

Şimdi diş macunu ile vazife aşkının ne ilgisi var diyeceksiniz? Sanırım hiçbir ilgisi yok ve bu benim hiç umurumda değil!Yorulduk beklemekten. Yorulduk gözlerimizi ucu görünmeyen yollara dikmekten. Değişmedi ritimler. Değişmedi avuçlarımızdaki uzun kırık çizgiler. Hâlâ bir arpa boyu yol, gittiğimiz. Kumsallara dağılmış deniz kabukları kadar az hâlâ sayımız. Hâlâ duruyor bir kömür karasının yüzlerimize dokuduğu kir. Tütünün gecelerimize eklediği zifir... Yorulduk beklemekten. Yorulduk rüzgârın yorduğu

Şimdi diş macunu ile vazife aşkının ne ilgisi var diyeceksiniz? Sanırım hiçbir ilgisi yok ve bu benim hiç umurumda değil!

Yorulduk beklemekten. Yorulduk gözlerimizi ucu görünmeyen yollara dikmekten. Değişmedi ritimler. Değişmedi avuçlarımızdaki uzun kırık çizgiler. Hâlâ bir arpa boyu yol, gittiğimiz. Kumsallara dağılmış deniz kabukları kadar az hâlâ sayımız. Hâlâ duruyor bir kömür karasının yüzlerimize dokuduğu kir. Tütünün gecelerimize eklediği zifir... Yorulduk beklemekten. Yorulduk rüzgârın yorduğu fırıldaklarda çılgınca dönmekten. Gelmedi haberini beklediğimiz ulak. Yürümedi anlamın can suyu dallarımıza. Açılmadı çiçekleri bahçelerimizin. Çıkmaz sokaklar gibi kaldık her birimiz. Yıkık köprüler gibi kaldık. Dünyanın dışına düşüyor attığımız bütün taşlar. Tellere takılıyor uçurduğumuz bütün hayaller. Bütün hayaller... Bütün görünmez kuşları içimizdeki ormanın... Dışımızdaki ormanın... Yorulduk beklemekten. Yorulduk bilinmezliğe açılan tıkırtılara kulak vermekten. Dinmedi sözlere sinen o uğursuz uğultusu kötülüğün. Sonu gelmedi canımıza kasteden o tatsız hikâyenin. Kesilmedi çınlaması geçmişin. Kesilmedi kulaklarımızdaki çınlaması geçmişin... Parmaklarımızdaki çınlaması geçmişin... Sözlerimizdeki çınlaması geçmişin... Çınlaması çınlaması çınlaması geçmişin... Yorulduk beklemekten. Yorulduk bulduğumuz yuvarlak taşları derelerde düşürüp kaybetmekten. Durmadı hiçbir şey yerli yerinde. Durmadı hiçbir şey tarifinin içinde. Gezegen döndükçe döndü herşey. Gezegen durdukça durdu herşey. Yıldızlar söndükçe söndü herşey. Yıldızlar yandıkça yandı herşey. Yandı herşey. Söndü herşey. Yorulduk beklemekten. Yorulduk günleri eski eşyalar gibi üst üste denklemekten. Çözülemedi nefretin kör düğümleri. Açılamadı zihinlerin paslı kilitleri. Bulunamadı insanlığın yitik hazineleri. Toplanamadı unufak olmuş parçaları gerçeğin. Silinemedi toprağın belleğine işleyen şiddet. Unutulmadı vahşet. Kan ve et... Yorulduk beklemekten. Yorulduk sıkıntının nikotin kılıklı hançerini içimize çekmekten. Demli çay bardaklarının dibinde boğulup gitmekten. Ayaklarımıza dolanıyor geride kalan günler. Önümüze çıkıyor ardımızda kalan saatler. Rüyalarımıza giriyor hayatlarımızdan çıkan merhamet. O ak sakallı ihtiyar... O nurlu rivayet... O onurlu seğirme... O kayıp vadi... Yorulduk beklemekten. Yorulduk gecenin karanlığında sönüp sönüp gitmekten. Hiç tam varolamadan silinip eksilmekten. Bulunamadı derinimize gizlenen o dikenli sır. Bilinemedi zamanımızı çalan o asır. O uzun, o çok uzun, o bitmek bilmez asır... O kısa, o çok kısa, o yetmek bilmez asır... Konamadı teşhisi yalnızlığımızın. Herşeye bir parça benzeyen yalnızlığımızın. Hiçbir şeye benzemeyen yalnızlığımızın. Benzerliğimizin ve benzemezliğimizin... Yorulduk beklemekten. Yorulduk hayatı uzaktan izlemekten. Hayatı eğlencesiz bir film gibi izlemekten... Hayatı eğlenceli bir şölen gibi izlemekten... Bir gün dönümü gibi, bir yaprak dökümü gibi, bir canlının ölümü gibi sessizce izlemekten... İlan edilmemiş bir ölüm gibi gizlice izlemekten... Hayatı öylece izlemekten... Bir yerde duramamaktan... Bir yere dönememekten... İleri gidememekten... Geri gelememekten... Vardıkça vardıkça varamamaktan... Aradıkça aradıkça bulamamaktan... Yorulduk beklemekten. Yorulduk umudun ipini çılgınca atlamaktan. Umudu ortadan ikiye katlamaktan. Dörde ve sekize katlamaktan. Umudun pimini çekip birlikte patlamaktan. Parça parça parçalanmaktan... Lime lime dağılmaktan... Her bir tarafa savrulmaktan... Ve yine bir bütünmüş gibi davranmaktan... Aradan sadece bir dakika daha geçmiş gibi davranmaktan... Kadrandan bir dakika daha kaçmış gibi davranmaktan... Yorulduk beklemekten. Yorulduk göğsümüze saplanan merminin kalbimize ulaşmasını beklemekten. Varlığa önemsiz yokluğumuzu eklemekten... Yokluğa bir başka yokluğu eklemekten... Sürdüredururken âniden teklemekten... Sadece beklemekten... Beklemekten... Yorulduk beklemekten.

Umarım siz bu satırları okuduğunuz sırada atlatmış olurum; ama, bu satırları yazdığım sırada ben maalesef sözü edilen o zorlu grip dalgasına kapılmış vaziyetteyim.

İki gündür burnum durmadan akıyor ve ben onun bedenimin geri kalan kısmıyla bu ters orantılı gayretini anlayabilmiş değilim.

Yaklaşık on yıl boyunca aldığım ve içlerinden birini kullanıp diğerlerini paketiyle birlikte evin muhtelif yerlerinde unuttuğum onlarca kağıt mendili tükettiğim halde henüz burnumun akma hızına yetişemedim.

Üstelik duyanların ittifakla çok tuhaf ve komik bulduğu hapşırma halimi de dayanılmaz bir sıklıkla sergilemekteyim.

Yakında birkaç Çinli ve Yeni Zelandalı dışında beni hapşırırken görmeyen pek kimse kalmayacak ve ben bir daha asla saygın dünyalılar arasına alınmayacağım.

Çünkü insanlar benim gibi hapşıran birine isteseler de saygı duyamazlar.

Her neyse!.. Şimdi geleceği düşünecek durumda değilim, önce bu grip denen illetin elinden kurtulmanın bir yolunu bulmalıyım.

Üstelik kütük gibi olmuş kafamı toparlayıp şu anda okumakta olduğunuz bu yazıyı bitirmem gerekiyor.

Bu köşe yazarlığı işinde Çetin Altan kadar eskiseydim; hemen arşivime başvurur ve eski yazılarımdan birini seçerek, "Bakın bugünün mana ve önemine ne kadar uyuyor!" ayaklarına yatabilirdim.

Bu iş için uygun bir yazı yazdığımı da hatırlıyorum; birkaç yıl önceydi ve yazının başlığı da, yanılmıyorsam eğer "Fena halde gribim!" idi.

Ama sizin de gayet iyi bildiğiniz gibi ben Çetin Altan kadar eskiyip kıymetlenmedim henüz, bunu yapamam.

Oturup adam gibi yazımı bitirmeliyim.

Hem neredeyse yarısından fazlasını da yazmış durumdayım.

Vazife aşkımı bitmiş bir diş macunu tüpü gibi sıkar ve çıkan macunla dişimi fırçalar, yazımı bitiririm.

Şimdi diş macunu ile vazife aşkının ne ilgisi var diyeceksiniz?

Sanırım hiçbir ilgisi yok ve bu benim hiç umurumda değil!

Bu halde yazı yazmak bile yeterince zorken; bir de kullandığım kelimeler arasında ilgi ya da yazdığım cümlelerde anlam aramak gibi beyhude işlerle uğraşmayacağınızı umuyorum.

Uğraşmaya niyetlenenler olacaksa; onlara da, Ramazan''ın ayının sonuna geldiğimiz şu günlerde bu fazla enerjilerini daha hayırlı işlerde kullanmalarını öğütlerim.

Bunu yapmakla hem hayırlı bir iş yapmış olur, hem de yukarıdan beri fazlasıyla sarsak bir vaziyette yazageldiğim tuhaf yazıma bir "mesaj" eklemiş olurum.

Böylece yazım idare edecek düzeyde bir köşe yazısı hüviyetine bürünür ve biter.

Kalan birkaç satırlık boşluğu doldurmak için de, önceki akşam çiğnediğim sakızın kağıdında yazılı şu dörtlüğü koyarım:

"Tencerede pişirirler kuskus

Tanımadığının yanında sus

Sakın ha, bildiğini anlatma

Söylediklerini not ediyor bir casus"