Doğru Hukuk

00:0028/09/2006, Perşembe
G: 27/08/2019, Salı
Hüseyin Hatemi

Doğru Hukuk; Tabiî Hukuk demek olsa gerektir. “Olan Hukuk” karşısında bir de “Olması Gereken Hukuk”a ihtiyaç vardır. “Yazılı Hukuk”, ne olursa olsun, herhalde “Töre Hukuku”na üstün olsa idi, “Hamurabi Devleti”nin, meselâ Yakınçağ İngiliz Hukuku''na göre daha üstün ve Hukuk Devleti''ne daha yakın bir seviyede olduğunun kabul edilmesi gerekirdi.Anayasa kurallarının yazılı oluşu; Hukuk Devleti''nin şeklî güvencesi oluşu bakımından önemlidir ve arzulanan bir şeydir. Niçin? Çünkü, özellikle insan hakları

Doğru Hukuk; Tabiî Hukuk demek olsa gerektir. “Olan Hukuk” karşısında bir de “Olması Gereken Hukuk”a ihtiyaç vardır. “Yazılı Hukuk”, ne olursa olsun, herhalde “Töre Hukuku”na üstün olsa idi, “Hamurabi Devleti”nin, meselâ Yakınçağ İngiliz Hukuku''na göre daha üstün ve Hukuk Devleti''ne daha yakın bir seviyede olduğunun kabul edilmesi gerekirdi.

Anayasa kurallarının yazılı oluşu; Hukuk Devleti''nin şeklî güvencesi oluşu bakımından önemlidir ve arzulanan bir şeydir. Niçin? Çünkü, özellikle insan hakları ve insanlık değeri açısından, alt basamakta duran kanunların ve diğer metinlerin üzerinde olan ve onları yönlendiren Tabiî Hukuk ilkeleri Anayasa metninde yer alırsa, Hukuk Devleti''nin bir şeklî güvencesi sağlanmış demektir. Buna karşılık; şeklî güvenceler başlıbaşına yeterli olamazlar. Anayasa koyucusu bu Anayasa''da yer alan ilke ve kuralları Tabiî Hukuk''a uygun koymuş ise, Hukuk Devleti''nin önemli bir şeklî güvencesi sağlanmış olur. Bu kurallar insanlık değerinde eşitlik ilkesine, dürüstlük ilkesine, adalet ilkesine, somut olay adaleti (hakkaniyet) ilkesine, güvenin korunması ve ihlâl edilmemesi ilkesine aykırı iseler, Yazılı Hukuk, Hukuk Devleti''nin güvencesi olmaktan çıkmış, adaletsizliğin, zulmün mesnedi haline gelmiş demektir.

İnsan haklarından yararlanma alanında mutlak bir eşitlik hüküm sürmelidir. Kullanılan terimin belirsizliğine rağmen, doğru anlaşılan bir lâiklik ilkesi de Hukuk Devleti''nin şeklî güvence kurallarından olabilir, şu şartla ki yine Doğru Hukuk ilkelerine uygun olarak düzenlenmiş olsun. (Devlet, eşit insanlık değeri ve hakkaniyet ilkesi ile, Hukuk Devleti''nin bu ilkelere bağlı evrensel ilkelerinden; hiçbir dinî, felsefî veya bilimsel görüşe ödün vermez)

Maalesef, daha eskilere gitmesek dahî, 12 Eylül ve 28 Şubat “darbe”lerinin izlerini taşıyan Pozitif Hukukumuz''dan bu rahneleri gidermeyi hukukçular başaramıyorlar. Bazılarımızda gerekli bilinç ve bilgi yok, bazılarımızda da gerekli “medenî cesaret” eksik. “Parlak hukukçu” diye tanınan birçok kimse de, çıkarcılığı, “zemin ve zamana göre davranma” adı altında “kimin arabasına bindiyse onun düdüğünü çalmayı”, Hakk''ın değil kaba gücün fetvâcısı olmayı, parlak hukukçuluğun icabı sayıyor.

Oysa Doğru Hukuk''un şaşmaz ilkeleri vardır. Bunları somut olay (müşahhas hadise) adaletini gerçekleştirecek şekilde uygulamak hukukçunun san''atı olmalıdır, yoksa “somut olay adaletsizliği”ni adalet olarak göstermek için bin türlü perende atmak hukukçuluk değildir.

“İnsanlık onurunda eşitlik ilkesi”nin bilinci olmaksızın, Doğru Hukuk olmaz. İktidar, siyasî güç, egemenlik; bu ilkeye dayanmıyorsa, o ülkede Pozitif Hukuk ile Doğru Hukuk arasında nazarî olarak da hiçbir ilişki yok demektir. Diğer bir deyişle; o ülkede Hukuk Devleti yoktur. (El-adlu esâsul-mülk)

İnsanlık onurunda eşitlik ilkesi; TCK. 301''de, “Türklük” terimi yerine bütün millî mensubiyetlerin yer almasını gerektirir. Ancak; “etnik topluluklar arasında düşmanlık yaratacak” şekilde, bu topluluklardan birisini genel aşağılamalar suç olmalıdır, yoksa meselâ Talat Paşa''yı eleştirmek, Türklüğü aşağılamak demek değildir. Ayrıca, tartışmalı tarihî olayları kabul veya reddetmek de Ceza Hukuku alanına girmemeli, sadece İdare Hukuku açısından, meselâ “Öğretmen, hâkim olamama” gibi sonuçlar doğurmalıdır, o da eğer tartışmasız bir insanlık suçunun işlenmiş olmadığı gibi bir iddia söz konusu ise.

İnsanlık onurunda eşitlik ilkesi; kişi güvenliği ve hürriyeti, düşünce, inanç ve inancına göre yaşama hürriyeti açısından din veya vatandaşlık ayırımcılığı yapılmamasını gerektirir. Oysa görüyoruz ki, Vakıflar Kanunu Tasarısı hayret verici bir şekilde, Müslüman olmayan Türk vatandaşları için inancına göre yaşama hürriyetine aykırı bazı hükümleri muhafaza etmektedir. Cumhuriyet''den önce Müslüman olmayanlara tanınan müktesep statü ve haklar; Lozan Andlaşması''nda teyid edilip Batı Trakya Türkleri''nin de aynı konumda olacağı belirtildiği halde, daha sonra bu hüküm “mütekabiliyet şartı” şeklinde yorumlanmaya çalışılmış ve ayrıca “cemaat vakıfları” için de “zabt etme” (mazbutaya alma) kuralı uygulanarak Doğru Hukuk''a aykırı bir uygulama sürdürülmüştür ve tasarıda da “mazbutaya alma” kuralı devam etmektedir. Oysa cemaatlerden “zabt edilen” özellikle hayrat taşınmazların cemaatlere iadesi Doğru Hukuk''un gereğidir.

Ruhban Okulu''nun da müktesep bir statüsü vardı. Bu statüyü Fatih Sultan Mehmed kaldırmamış ve “gelin Hristiyanlığı size Fatih Medresesi''nde biz öğretelim!” dememişti. Gazi Paşa da demedi. Bu okul; 1970''lere kadar faaliyetini sürdürdü. Ruhban Okulu''nun şimdiye kadar “misyonerlik” yaptığına ilişkin tek bir somut şikâyet olmuş mudur? Diğer ülkelerden de Ortodoksların gelip Türkiye''yi tanımaları ve sevmelerinde, Fatih''in yapmak istediği gibi, İstanbul''da meselâ ISAM ile Ruhban Okulu arasında bilgi alışverişi kurulmasında ne sakınca olabilir? Heyhat! Özel Eğitim Kurumları Kanun Tasarısı da Ruhban Okulu''nun açılmasını değil kanunen kapanmasını sağlayacak, eğer kanunlaşırsa!

Doğru Hukuk''tan, Ahlâk''ın kesin emrinden biz de uzağız, AB de uzak! İnsan olarak vazifemiz, çıkar hesaplarını ve mütekabiliyet şartını bir kenara bırakıp Ahlâk''ın kesin emrine uymaktır.